kendini en sonda buldugun andır o sondan sanki çıkmayacakmış gibi hissedersin sonsuzlugun içinde sonu arayamaya başlarsın bir bakarsınki ne ilerleye bilmiş nede gerileyebilmişsindir.hüzün seni alıp götürmüş artık gözünden o yaş akmış geçmiş sen ise o sonu unutamazsın unutursan yeni bir başlangıçın olmaz.
işyerindesinizdir, çalışıyorsunuzdur her zaman aklınızda olan "o" sanki ilk defa gelmiş gibi girer beyninizin içine ordan direk kalbe acayip bir duygu yaşarsınız. işte bunun adı hüzündür...
hangi mevsim olursa olsun,
ister bahar ister yaz,
benim gönlüm sonbahar da yaşar ayaz,
bir gitarın nağmelerinde özlerim sevgilimi,
hüzünü yaşarım gözlerim yaşarır,
hüznüme bir yol ararım,
yarime gitsin diye,
sevgimi duyursun diye...
şimdi garip bir hüzündeyim,
sevdiğimin hayalindeyim,
hüzünlüyüm sonbaharda,
hüzündeyim.
eğer asilse yani gerçekse üzüldüğün şey, sevilene dair değil, hayattan bir enstantaneyse... misal, bu gün çocuklarının mutluluğu için çabalayan bir baba figürü aklına ölmüş babanı getirmiş de " benim babam da böyleydi " dedirtmişte hüzünlenmişsen işte hüzün o zaman hüzündür çünkü gerçektir.
o kadar incinmişim, o kadar üzülmüşüm ki ne kadar toparlansam, ne kadar baştan başlasam da peşimi bırakmıyor. vazgeçmiyor..vazgeç yüreğimden, düşlerimden, yaralıyım en derinden..kaçtıkça sana geri dönüyorum. ne olur artık azad et beni..
belki de sahip olduğumuz en değerli şey. mutluluk değil ki paylaşıldıkça değerlensin, bizi farklı biçimlere soksun. yaşıyorsan kendi başına, kimselere söylemeden yaşayacaksın. seni sen yapanlardan biri de o aslında ama haksızlık ediyorsun her daim. orda burda reklamını yapıp acındırıyorsun belki de farkında olmadan.. ah bi'bilsen onsuz olamayacağını, hüzünlerin yeni sevinçlere gebe olduğunu bi'anlasan.. belki o zaman çözülecek her şey..
ne kadar hüzünlü görünüyor dünya bu ara gözlerinden senin.. böyle bir bulutlu, böyle bir kırmızı, böyle bir gri..
bırak yanaklarında kalsın ellerim diyecek oluyorum alnına dayamışken alnımı.. sonra anlamsızlığını idrak ediyorum kelimelerin. bir şeyler söylemek, bir şeyler yazmak ne kadar güç, ne kadar saçma tam da o an.. sessizliğin bu kadar iyi konuştuğunu daha önce hiç duymamış biri olarak boğazıma bir yumru oturuveriyor..
sonra çıkıp hayata devam ediyoruz..
oysa hiç bir şey dışardan göründüğü gibi değil, değil mi?
(03.02.2008)
selahaddin içli'nin kürdilihicazkâr makâmındaki bestesinin cansın erol'un yazdığı güftesinde de dendiği gibi; "zaman zaman deli dalgalarla gelip, gönlün kıyılarını vuran" his.
nedense en çok hazanda kapınılan duygu.
bir kedinin bakışlarında, arkasından bakılan sevgilinin ayak izlerinde, tren raylarının tıkırtısında... yüzlere bırakılan acı gülümseyiştir.
telefondan gelen mekanik ses artık içten içe canımı yakmaya başlamıştı. iletişim çağında iletişemediğim bir kimse. iletişim! kirpiğini yanağımda hissedemedikten sonra elimden gelen nedir ki? ona muhtaç olduğumu söyledim aldığım cevapsa düşük pikselli bir kameranın noktaları kadar keskindi ve yüreğimi kesmeye yetti. "msn var, telefon var hem hergün görüşüyoruz ne var ki bunda?"
bu kadar basitti.. ne vardi ki mekanik seste ve donuklaşıp duran görüntüde. içimdeki hüzne rağmen mutlulukçuluk oynamaya devam etmiştim yine. ama hüznün tarifini işte tam olarak şimdi anlamıştım. geri gelmeyecek olan aile üyelerimde, kaybettiklerimin arkasından bu tanım ilk defa beynim tarafından idrak edilmişti ve yetmişti de..
anladım ki hüznün tanımı çok ama tarifi tektir. "burukluk"