Saçmalamanın sonu yok, fakat kimisininki Rahşan Ecevit gibi itici oluyor, kimisi de öyle tatlı tatlı, öyle şirin, öyle 'kaliteli' saçmalıyor ki, zırvaları ilgi ve keyifle okunuyor.
Eskişehir belediye reisi solu birleştirecekmiş, birinciye örnek.
Artık sınıflar ortadan kalkmış, sağ sol ayırımı kalmamış, ikinciye örnek.
Vallahi biz 'küreselleşme başladı, komünizm geldi' diyen meslek büyüğümüzü de görmüştük de, 'köşe yazarlığı buysa ben padişahı olurum' diye içimiz rahatlamıştı...
Sevgili ağabeyim Mehmet Barlas'la cumhuriyet yönetiminin eski kadroları nasıl tasfiye ettiğini ya da edemediğini tartışıyorduk ya, Asım Karaömerlioğlu'nun kitabını gördüm: 'Orada Bir Köy Var Uzakta'... iletişim Yayınları, hediyesi on beş papel. Kendisini tanımam, bizim okulda hocaymış galiba, kitabı beleşe almış da değilim, tanıtım yazısı yazmıyorum.
(Gitmesek deeee, görmesek deeee, o köööy, bizim köyümüüüzdüüür... istanbul Radyosu'nun Çocuk Saati programında sesi yeni çatlamış, ergenliğe girdi girecek bir kıza söyletirlerdi... O kız şimdi altmış yaşında torunlu torbalı olmalı.)
Mutlaka okuyun diyeceğim, okumayacaksınız, zarar yok. Ben insanlığımı yapayım da, siz gene Çılgın Türkler'i okuyun.
Dr. Karaömerlioğlu, Ohio State University'ye sunduğu bu tezinde, cumhuriyetimizde köylülüğün niçin ve nasıl yokedilemediğini anlatmış. Azıcık ben de katkıda bulunayım.
Cumhuriyet yönetimi bir 'kültür reformu' yaptı, daha doğrusu, Tanzimat'tan beri kör topal süren Batılılaşma, yani uygarlık çemberi değiştirme girişimlerini yerli yerine oturttu.
Fakat, Atatürk, Andrew Mango'nun da belirttiği gibi bir 'sosyal devrimci' değildi. (Mango'nun Atatürk kitabını okudunuz mu? Okumadınız. Zarar yok, siz gene Nutuk okuyun, sular seller gibi de ezberleyin, belki cumhurbaşkanı yaparlar.)
Cumhuriyet yönetimi 'köylünün yerinden kalkmasından' korkuyordu, 'bir daha oturtamayız' diye.
Bu nedenle de köylüyü 'sanayi ve tarım proletaryasına' dönüştürmeyi hiç düşünmedi, tam tersine köylü kimliğiyle olduğu yerde tutmaya çalıştı.
Gene başka bir sevgili ağabeyim, Osman Ulagay, bunu 'sanayileşmenin bilinçli olarak ertelenmesi ve gelecek kuşaklara bırakılması' olarak niteler. Yeni devleti kuran bürokratlar, önceliği eğitim yoluyla propagandaya, yani 'kültür devrimini tutturmaya' vermişlerdi.
Göstermelik birkaç şeker fabrikasıyla birkaç 'mensucat' fabrikası kurdular. Temel gıda ve ihtiyaç maddelerini de 'tekele' bağladılar, o alan da taş gibi tıkandı kaldı. Yokluk ve darlık üzerine ekonomi kuruldu. Halk da çektirdikleri sıkıntıyı hiçbir zaman bağışlamadı.
Ertelenen gelişimin sancısı da geldi bizim başımızda patladı.
Biz ne yaptık? Tarıma traktörü sokan Menderes'e de küfür ettik, temel enerji yatırımlarını yapan Demirel'e de, uluslararası ticarete açılan Özal'a da.
imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz canım... Bunun için küreselleşmeye falan gerek yoktu, seksen sene önce bizim bürokratlar öyle söylememişler miydi? Sınıf mınıf yok, sınıf neymiş, seni sınıf dediğin olsa olsa Altı Edebiyat B sınıfı... Onlar da perşembe günleri cep telefonuyla indirimli konuşuyorlar, üstelik gece yarısı anan baban yattıktan sonra ararsan bir indirim daha var, yaşasın sivil toplum örgütleri.