"Hoşça kal" demek istiyorum giderken. "Hoşça kal"da kocaman bir umut vardır çünkü.
"Sen hoş kal, ben geleceğim" dir aslında ardına gizlenen......
"Şöyle bir tur atıp geleceğimdir". Gelirken de tüm umutları çuvalla getirmektir.
Hayatın gülücüklerine ufak bir hüzün eklemektir, Dünyanın bir ucunda bile olunsa "Hoşça kal" kısa bir mola, bazen büyük özlemdir....
öyle anlarımız oldu ki seninle
bazen bir sıkımlık hüzün
bazen tıkabasa mutluluk
ve öyle anılarımız oldu ki
bir akşam göğsünü gere gere hatırlayacağın
ölümü bir nefes kadar yakın
hayatı yirmi bin fersah batık
süzülemeyen birkaç damla yaşla
boğazındaki demirden bir katık
zamandı zamansız yaşadık
gecenin aydığınlığında yürüdük,
günün karanlığıda yüzdük
koştuk, kaçtık, direndik
ama durduramadık
biliyorduk ve bekliyorduk
nihayet şarap kadehlerinde içtik sonu
kadeh kaldırarak küçük kelimelerle
hoşçakal diyerek...
sözleriyle bir kez daha şebnem ferah'a tapma nedenimdir.
...
bu garip bir veda olacak çünkü aslında hep içimdesin
ne kadar uzağa gitsem de gittiğim her yerde benimlesin
söylenecek söz yok, gidiyorum ben,hoşçakal!
şarkının ilk dizeleri ve şu yukarıda yazdıklarım, ne kadar yoğun da olsa duygular, hepsinin sonu aynı, sadece bir hoşçakal demeyi gerektiriyor hepsi o kadar işte diye düşündürtüyor bana.ümitsizce yazılmış diziler sanki, son derece depresif derken,şunları haykırıyor minik dev kadın:
biraz su, biraz yeşillik her yer benim evimdir.
taşırım dünyayı sırtımda, her dil benim dilimdir.
az önceki umutsuz dizeler gitmiş yerine,her şeye yeniden başlayabilirim,evet ben aslında güçlüyüm,ayaktayım,senle ya da sensiz de dönüyor,dönecek dünyam,hayat devam edecek vb. klişelerden (klişe belki ama gerçek) oluşan,her şeye rağmen ümit taşıyan insan modeli portresi çizmekte minik dev kadın.
işte şebnem şarkılarını bu yüzden seviyorum. bu kadar hayata dair, gerçek,içten şeyler yazabilmesi,söylerken de hissettirebilmesi muhteşem bir şey.
Bugün damarlarimda kan yerine ayrilik dolasiyor
Bugün ellerime ellerin yerine yalnizlik dokunuyor
Ve ask simdi cok uzakta uyuyan bir cocugun kalbidir
Ve ask simdi cok uzakta uyuyan bir cocugun kalbindedir
Bugün parmaklarima saclarin yerine sessizlik dolaniyor
Bugün bana kollarin yerine karanlik sariliyor
Ve ask simdi cok uzakta uyuyan bir cocugun kalbidir
Ve simdi bir kalbi bir bendenden ayirip gitmenin tam vaktidir
Hoscakal?
Bugün damarlarimda kan yerine ayrilik dolasiyor
Bugün ellerime ellerin yerine yalnizlik dokunuyor
Ve ask simdi cok uzakta uyuyan bir cocugun kalbidir
Ve simdi bir kalbi bir bendenden ayirip gitmenin tam vaktidir
Hoscakal?
(bkz: Cem Adrian) - (bkz: Emir) dinle dinle bıkma sarkısı.
kazım koyuncu'nun ve tüm zamanların en iyi veda şarkısıdır.
hani bazen gitmek zorunda kalır insan. istemeden.. kendisi için değil.. gitmesi gerektiği için.. o'nun iyiliği için.. o istediği için gitmelidir. o'nun için o'ndan vazgeçmelidir. kalbi paramparça olduğu halde, tek bir parçası bile o'nda kalmamalıdır..milyonlarca parçanın hepsini o'na göstermeden toplar, yıllardır biriktirdiği gözyaşlarını zehir gibi acı bir tebessümün arkasına gizler.. vakit, kanırtan bir veda vaktidir artık. işte o anda söylenecek milyonlarca sözcük gelir dilinin ucuna ama hepsini çöpe atar..hoşçakal bile demek gelmez içinden. sadece "bu şarkıyı dinle tamam mı" der ve gider. gider.. ama artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır, paramparça kalbin her bir parçası her gün içine batacak, her gün bir damla gözyaşı kimse görmeden akıp, hatıraların üstüne damlayacaktır. artık hayat daha zor, renkler daha solgun, yürek daha ölgündür.
şebnem ferah'ın ağzından daha da acıtan kelime. itiraf edeyim sözlük, ağlatıyor beni o kadın bu şarkıyı her söylediğinde... nasıl bir yorumdur, nasıl sözlerdir onlar öyle...
"yoksun; kardan adam(k)lar büyütüyordum bir dağ kasabasının serinliğinde, yüzüme tipiyordu ellerinin soğukluğu ve ben ışıklı bir çam ağacı gölgesinde oturmuş lugatıma kattığın yeni kelimeleri ve giderken götürdüğün mecaz anlamları düşünüyordum... noktaları birleştirmemizi ve hatta şaşı bakıp şaşırmamızı "emrediyordu" ilahi adalet, ben inandığım tüm "kutsal", "tutsak" ve "yasak" değerlere inat üşüyordum ve tüm ana haber bültenlerinde "yılın ilk karı" haberi oluyordum sanki... varsayımlardan, "yok canım"lardan başlamıştım yürümeye sanıyorum bir aralık soğuğuydu yine; erimiş buzlar vardı radyomun cızırtısında ve ben sessizliğinden yeni "sen"ler türetmece oynuyordum...
yoksun.. oysa ben ne zaman döksem gözyaşlarımı, sana sığınıyordum.. en sevdiğim şarkının coşkusunda hıçkırıyor apansızca, sana koşuyordum tüm çaresizliğimle, seni sayıklıyordum ulu bir cami dinginliğinde.. sana dolanıyor, sana büyüyor, seninle büyüyordum bir çocuk beyazlığında ve karlar yağıyordu kendi ellerimle ördüğüm şeker pembesi beremin ponponuna.. sen yoktun.. kırmızı bir şarabın çalkantısında, elimde elma şekerim, eski bir fotoğraftan kalma kocaman çocuk gözlerimle bir arkadaşımı seyrediyordum zaman adında ve bir trafik kazası haline geldiğinde gözlerimden akan yaşlar -üstelik arkadan çarptıkları için suçlulardı da-, "adını ağlıyordum" sayısını bilmediğim aylardan sonra hıçkıra hıçkıra..
yoksun.. şehre usul usul kar(bonmonoksit) yağıyordu ve şairin de dediği gibi "kapalı mekanlarda sevişmeyi öneriyordu (ana) haber bültenleri".. sevişirken buğu yaptığım araba camlarına nefesimle ismini yazıyordum kimseler görmeden ve hiç basılmamış karlara basmak gibi seviyordum seni; hiç gidilmemiş bir şehir gibi keşfediyordum yokluğunda "adını ağlamayı".. bir dizi sahnesi oluyordun bazen şehrin bir yakasında; bazen bir şehirden diğerine ağlayıp dönmüş kaça(ma)k bir feribot yolcusu. öylesine başlanmış her satır sana tamamlanıyordu tek bir noktasını dahi koy-a-madan, öylesine diziliyordu artık noktalama işaretleri anlam aramaksızın keyfe keder ve öylesine güzeldin ki içimde; kurmaya korkuyordum sıfat tamlamalarını güzelliğine hakaret olur diye..
yoksun.. yokluğuna şarkılar adamak kolay olandı oysa ben zoru seçmiştim.. yıllar dönüp gelirken bizi bulmaya başka yıllarda aynı günlerde; iki farklı duvarın acıklı saatlerinde, ben bir fon müziği eşliğinde "bu kalpsiz dünyayı sevebilmek için" gözlerinden dışarıyı izliyordum.. dışarıda usul usul kar yağıyordu ve sen kimbilir hangi şehirlerarası otobüsün camına dayamıştın başını da akıp gidiyordu beyaz kesik çizgiler sollamaya teşvik edercesine.. konuşacak gibi oluyordun; "sus!" diyordum içinden bir yerden, tüm kalbimle duymanı diliyordum.. "sus! yoksa düşerim" diyordum, duyuyor muydun bilmiyorum ama ben sana "daha fazla söyleme" diye yalvarıyordum..
yoksun.. istanbuldan nefret ettirdiler yokluğunda; aralarında kısacık mesafeler olan iki oda bir salon aşklarından mahrum ettiler beni üstelik bir yandan da yalnızlığa mahkum ettiler.. bir apartmanın 3. katında ölü bulundu rengi kan kızıla henüz dönmüş saçlarım ben 12. katın camında çayımı içip lapa lapa yağan karı keyifle seyrederken.. cinayet romanlarına, korku filmlerine taş çıkartırcasına oynadılar rollerini, hem yazmaya hem yönetmeye kalkıştılar hikayemi... başrollerimi çaldılar, sustum; oysa kulağına fısıldayacak çok mutsuzluğum vardı daha.. bilirdim anlardın; çünkü yılbaşı alışverişinde aynı eldivene göz dikmiş iki yabancıydık biz; birbirine yabancı iki romantik komediydik tesadüfen çalan şarkılarımızla.. oysa hayat!..
yoksun..
..bu şehre sabah kar düştü..
..gördüğüm her şey adı "ho$çakal" olan bir düştü.."