1988 yılında yayınlanan bu eser, salih mirzabeyoğlu’nun bizzat takdim ettiği gibi “ibda diyalektiğinin devşirdiği hikmetler örgüsüdür.” hakîm bilindiği üzere “hikmet sahibi” demektir ve bunca başıboş “tefekkür heveslisinin” arasında, islam hikemiyat binasının salih mirzabeyoğlu tarafından hangi zirvelere çıktığını anlamak için önce onun eserlerini okumak gerekir.
“hakim bir davayı temsil ettiğime göre, mahkum tavrı takınmayacağım tabiidir!”
salih mirzabeyoğlu / hikemiyat
"Sahte kemâllerin ruhumuza aşıladığı akli ve hesabi kaygılara karşı, çok defa, ânî ve iptidai ruh fışkırışlarının vasıtasızca erdiği idrak imtiyazı işte bu noktada... Halk idrakı ve halk kahramanları hep bu sır noktasına bağlıdır; ve, bu kalb içi noktanın verdiği bedahet hükümleriyle harekete geçen kol, dünyanın en güçlü makinesinden daha kuvvetlidir. Her türlü gerçek soyundan hamle, aksiyon, ihtilâl, inkılâp, taarruz, fetih de, bu kalb noktasına ve bu kola muhtaç; gerektiği yerde gerekeni yapmak... "
- «Kanuni'den beri pörsüyerek gelen ve Cumhuriyet döneminde darmaduman edilen hayat tablomuzu, sahabeler devrinden başka hiçbir devri örnek kabul etmeyici bir aşk ve vecd plânında bütünlemek...
Unsurları uyum içinde birbirine ekleyen bir diyalektikle, herkesin verimini göstermesi gereken bir alan.»
Ben… Hayatımı zindanlarda yeniden doğmuş bir ruh gibi yaşamış bir adam. Her adımımda karanlığı delen bir ışık aradım. Kalemime güç veren, acıların kılıcıydı. Ey okuyucu, şunu bil: Beni anlatmak, yalnızca bir insanın hikâyesini değil, bir davanın dirilişini anlatmaktır.
Küçük bir çocukken, gökyüzüne bakar ve yıldızların arasında bir yolculuğa çıkmayı hayal ederdim. O yıldızların altında bir hakikatin yankısını aradım. ‘Hakikat!’ dedim. Ve işte o kelime, beni bir daha bırakmadı. Hayatımı nehir gibi akıtan, zindana giren bir damlaydı o kelime.
Zindan... O soğuk taş duvarların arasında, acının ne olduğunu anladım. Ama acı, zannettiğiniz gibi bir kurşunun yarası değildi. Acı, haksızlığın karşısında dimdik durmak zorunda kalan bir vicdanın kanamasıdır. Gece oldu, gündüz oldu; ama o taş duvarlar, bana hiç sabahı göstermedi. Fakat o karanlıkta, Rabbimin nurunu gördüm. ‘Allah bize yeter,’ dedim. Ve dedim ki: ‘O ne güzel vekildir!’
Ellerimi bağladılar, dilimi susturmaya çalıştılar. Ama bilmiyorlardı ki; ben sustukça kelimelerim büyüyordu! Zindanlarda ne mi yaptım? Kanımı mürekkep, hücremi kâğıt bildim. Ve orada, işte o karanlık hücrelerde, davanın sancaklarını kelime kelime dokudum.
Bir gece… Bir tokat sesi yankılandı zindanda. Kanayan dudağımla gülümsedim. ‘Bu kadar mı?’ dedim. işkencecim öfkeyle haykırdı: ‘Sen neye güveniyorsun?’ Gözlerine baktım. Beni değil, kendi korkusunu gördü. Çünkü zalim, mazlumun gözlerindeki iman nuruna dayanamaz. Ve ben o gece bir kez daha anladım: Zulmün karşısında sabır, Allah’a yapılan en büyük itiraftır.
Evet, işkenceden geçtim, prangalarla sınandım. Ama hiçbir pranga, kalbime ulaşamadı. Ruhumu Allah’a teslim etmiş bir adamın, ne kaybedecek bedeni vardır, ne korkacak canı. Dediler ki: ‘Sen bittin.’ Ben dedim ki: ‘Ben, Rabbimin kudretiyle yeniden başlıyorum!’
Ey okuyucu, şimdi bu satırları okurken belki gözlerin doluyor. Ama şunu unutma: Bu gözyaşları benim acıma değil, hakikatin kalbine inen bir yağmur gibidir. Çünkü hayatımı yazarken, sadece kendi hikâyemi değil, direnişin destanını yazdım.
Ve şimdi, bu haykırışı bırakıyorum sana: Ne zulme boyun eğ, ne de umutsuzluğa kapıl! Zira her gece bir sabaha gebedir. Her zindan, bir direnişin yuvasıdır. Ve her mazlum, bir gün zaferin şahidi olacaktır.
işte böyle… Benim hayatım, kanla yazılmış bir dua; benim hikâyem, Allah’a yükselen bir yakarıştır. Beni anlamak istiyorsan, gözlerini hakikatin nuruna çevir ve kulak ver: Direniş, ölümden güçlüdür. Ve biz, bu hakikatle varız.
Salih mi daha anguttu; yoksa Hikemiyat mı daha dingil, anlaşılmıyor. Su ve ekmek tüket! Ne yiyorsan bırak artık! iki gramlık beynin pelte olmuş zati, bari iyice suya dönüşüp kulağından burnundan akmasın!
Hikemiyat, hikmetin mânâsını, sırlarını ve derinliğini kavrama cehdi… Hakikat peşinde, akıl ve kalbin birlikte tefekkür ettiği bir ilim sahasıdır. Bu kelime, kök itibarıyla 'hikmet'e dayanır. Hikmet, Hakk’ın işleri ve kâinata koyduğu ölçülerdeki gizli mânâları anlamaktır. Hikemiyat ise bu mânâları sistemli bir şekilde ele alarak, bir anlayış çerçevesi sunar.
Hikemiyat, sadece düşünmek değil, düşünceyi hakikatle mayalamaktır. insanın aklıyla kavrayamadığı yerde kalbî sezgiler devreye girer; çünkü hakikat, yalnızca aklın değil, aynı zamanda imanın meselesidir. Bu yüzden hikemiyat, felsefenin ötesinde bir tefekkür sahasıdır; ilahi mânâlara, Kur’ân ve Sünnet rehberliğinde ulaşma gayretidir.
Bir başka ifadeyle: Hikemiyat, islamî düşüncenin derin meselelerini ele alır; akıl, kalp ve irfan arasında köprü kurar. Bu ilim, insanın hem kendisini hem de içinde bulunduğu âlemi tanımasına vesiledir. Aynı zamanda, kâinat kitabındaki ilahi mesajları okuma sanatıdır.
Sonuç olarak, hikemiyat, hakikate susamış akılların ve Allah’ın rızasını arayan gönüllerin meşguliyetidir. Hikemiyatın yolcusu, hikmetin izini süren bir seyyah, mânânın derinliklerinde Allah’a yaklaşan bir âriftir.
“halbuki samimiyet ve halisiyet, inanılan şey doğru veya yanlış olsun, insanoğluna düşen biricik haysiyettir; onsuz insan ne dindar, ne dinsiz, ne şu, ne bu hiçbir şey olamaz…”