yaşamaya mecbursun diyen insandır.
gömülmüş bir bedenin üstüne atılan toprak sesleri kulağında çınlasa da, ve güneşli günlere inanan mutlu bir yusufçuk beklemekten yorulsa da, nefes aldığı müddetçe hiçbir şeyin değişmeyeceğini bilse de; yine de hayata tutunmaya çalışan insandır.
son bir gece daha çirkin olalım
aynalara değil, birbirimize bakalım
bir hayattı tutunamadık
gel ona bir son yazalım.
başka alternatifi olmayan insandır. öldükten sonra ne olacağı belli değil, ee bu dünya'dan başka bir yerde yok. mecbur seveceksin hayatı. sevmeyen insanlar boşuna kendini yıpratır.
ağzına kadar dolu halk otobüsünde, ağzına kadar düşüncelerle dolu kafamda neden neden neden diye sorguladığım hayatın tam ortasına geçmiş elindeki bastonuyla tık tık yaptı adam, ilerlemek için izin isterken, yaşama sevincini iki cümleye bile sığdırabildiğini hissettirebildi. durumuna aldırış etmiyordu, sahip olup da değerini bilmediğimiz pek çok şeyi gözümüze sokarcasına doluydu hayatla. bütün yol boyunca ayaktaydı, kimse yer vermedi, umurunda değildi belki onun da, yer vermeyen diğerleri gibi... ineceği yere yaklaştı, şoföre pür neşe sesiyle inebilir miyim? dedi, inerken bir şey bıraktı otobüsün içinde ,bir ses... bir renk, hayata dair, fark edemediklerimize dair... hepinize iyi günler efendim dedi ve indi. ona yer vermeyen kalabalığa, onu görmeyen kalabalığa herkesten daha iyi gördüğünü anlatırcasına mutluydu. belli ki güneş hiç batmamıştı onun için, utandım, otobüsten inerken tanımadığım herkese yüksek sesle iyi günler demekten utandığım için... utandım, güneşin doğduğu yerin kendi yüzüm olduğunu fark edemediğim için... ve düşündüm, göremedikleri mi sevdirmişti bu adama bu hayatı?