hepimiz onu bekliyoruz

entry6 galeri0
    1.
  1. Kara kitabın en güzel bölümlerinden biridir.

    hepimiz o'nu bekliyoruz. hepimiz yüzyıllardır o'nu bekliyoruz. bazılarımız, galata köprüsü üzerindeki kalabalıktan bunalıp haliç'in kurşuni mavi sularına kederle bakarken, bazılarımız, surdibi'ndeki iki göz odayı bir türlü ısıtmayan sobaya odun atarken, bazılarımız cihangir'in arka sokağındaki rum apartmanının o hiç bitmeyen merdivenlerini çıkarken, bazılarımız ücra bir anadolu kasabasında, meyhanede arkadaşlarla buluşma saati gelsin diye, istanbul gazetesindeki bulmacayı çözerken, bazılarımız da o gazetede sözü edilen ve resmi basılan uçaklara binmeyi, aydınlık salonlara girmeyi, güzel gövdelere sarılabilmeyi hayal ederken, o'nu bekliyoruz. ellerimizde yüz kere okunmuş gazetelerden katlanmış kese kağıtları, en ucuz plastikle yapıldığı için, içindeki elmaları da sentetik bir kokuyla kokutan torbalar, avuç içlerimizde ve parmaklarımızda morumsu izler bırakan pazar fileleri, çamurlu kaldırımlarda hüzünle yürürken de o'nu bekliyoruz.

    --spoiler--
    Sende beni bekle öyleyse. istanbulun insan dolu caddelerinde, galata kulesinin dibinde, nisan yağmurlarının altında, sahil kenarında oturup denizi seyrederken, saatine bakarak, nerede kaldı bu adam diyerekten beni bekle...
    --spoiler--
    4 ...
  2. 2.
  3. bizi yine şanlı günlere dönderecek olan sultan vahidettin han hazretlerini. evet bekliyoruz.
    0 ...
  4. 3.
  5. 4.
  6. Hepimiz O'nu bekliyoruz.

    Hepimiz yüzyıllardır O'nu bekliyoruz.
    Bazılarımız, Galata köprüsü üzerindeki kalabalıktan bunalıp Haliç'in kurşuni
    mavi sularına kederle bakarken, bazılarımız, Surdibi'ndeki iki göz odayı bir
    türlü ısıtmayan sobaya odun atarken, bazılarımız Cihangir'in arka sokağındaki
    Rum apartmanının o hiç bitmeyen merdivenlerini çıkarken, bazılarımız ücra bir
    Anadolu kasabasında, meyhanede arkadaşlarla buluşma saati gelsin diye,
    istanbul gazetesindeki bulmacayı çözerken, bazılarımız da o gazetede sözü
    edilen ve resmi basılan uçaklara binmeyi, aydınlık salonlara girmeyi, güzel
    gövdelere sarılabilmeyi hayal ederken, O'nu bekliyoruz.
    Ellerimizde yüz kere
    okunmuş gazetelerden katlanmış kese kağıtları, en ucuz plastikle yapıldığı
    için, içindeki elmaları da sentetik bir kokuyla kokutan torbalar, avuç
    içlerimizde ve parmaklarımızda morumsu izler bırakan pazar fileleri, çamurlu
    kaldırımlarda hüzünle yürürken de O'nu bekliyoruz.

    Cumartesi akşamları
    şişeleri ve camları kıran erkeklerle, dünya güzeli kadınların doyum olmaz
    maceralarını seyrettiğimiz sinemalardan yalnızlık duygusunu arttıran
    orospularla yattığımız kerhanelerin sokağından, küçük saplantılarımız var diye
    acımasız arkadaşlarımızın bizimle alay ettiği meyhanelerden ve gürültücü
    çocukları bir türlü uyuyamadığı için radyolarındaki tiyatroyu bile tadını
    çıkararak dinleyemediğimiz komşu evinden dönerken, hepimiz O'nu bekliyoruz.

    Bazılarımız O'nun arsız çocukların sapanlarıyla sokak lambalarını kırdıkları
    arka mahallelerin karanlık köşelerinde ilk görüneceğini söylüyor, bazıları da
    Milli Piyango, Spor Toto, çıplak kadınlı dergi, oyuncak, tütün, prezervatif ve
    her türlü ıvır zıvır satan günahkarların dükkanlarının önünde. Nerede, ama
    nerede ilk görünürse görünsün, ister küçük çocukların günde on iki saat kıyma
    yoğurduğu köfteci dükkanlarında, ister binlerce gözün tek bir isteğin
    bakışıyla yanarak tek bir göze dönüştüğü sinemalarda, ister melek kadar
    günahsız çobanların mezarlıklardaki servilerin büyüsüne kapıldığı yeşil
    tepelerde ilk ortaya çıksın, O'nu ilk gören talihlinin hemen tanıyacağını ve
    sonsuzluk kadar uzun ve bir göz kırpma kadar kısa süren bekleyişin sona erip,
    kurtuluş vaktinin geldiğinin hemen anlaşılacağını söylüyor herkes.

    Kuran bu konuda yalnızca harfleri okumasını bilenler için açık (`El
    isra' Suresinin 97. ayeti, `Ez-Zümer' Suresinin Allah'ın Kuran'ı "birbirine
    benzer ve çift inzal" ettiğini söyleyen 23. ayeti vs.) Kuran'ın inişinden üç
    yüz elli yıl sonra yazan Kudüslü Mutahhar ibn Tahir'in `Başlangıç ve Tarih'
    adlı kitabına göreyse, bu konudaki tek kanıt, Muhammed'in "adı, görünüşü ya
    da işi benimkini tutan birinin yol göstereceği" yolundaki sözleri ya da bu ve
    benzeri hadislere kaynaklık eden öbür tanıklıkların şahitlikleri. Bundan gene
    üç yüz elli yıl sonra, Şiilerin Samarra'daki Hakim-ül Vaki Türbesinin yer
    altındaki mahzeninde, O'nun zuhur etmesinin törenlerle beklendiğini ibn
    Batuta'nın `Seyahatname'sinde kısca değindiğini biliyoruz. Otuz yıl sonra ise,
    Firuz Şah'ın kâtibine yazdırdığına göre, Delhi'nin sarı ve tozlu sokaklarında,
    Onu ifşa edeceği harflerin esrarıyla birlikte bekleyen binlerce mutsuz
    varmış. Yine aynı yıllarda, ibni Haldun'un O'nun ortaya çıkışıyla ilgili
    hadisleri aşırı Şii kaynaklarından ayıklayarak tek tek ele aldığı
    `Mukaddime'sinde, bir başka noktanın yeniden üzerinde durulduğunu biliyoruz:
    O'nunla birlikte Deccal'in, Şeytan'ın ya da frenklerin anlayış ve diliyle
    söylersek Anti-Christ'in görüleceği ve o kıyamet ve kurtuluş gününde O'nun
    Deccal'i öldüreceği.

    Şaşırtıcı olan şey ise, ücra bir Anadolu kasabasındaki evinde
    kurduğu bir hayâli bana yazan değerli okurum Mehmet Yılmaz'dan, ondan yedi yüz
    yıl önce, bu hayâli kurup `Ankayı Mugrib'inde yazan ibn Arabi'ye, bizden bin
    yüz on bir yıl önce, O'nun kurtardıklarını peşine takıp istanbul'u
    Hristiyanlardan feth edeceğini rüyasında gören filozof El Kındi'den, çok
    sonraları gerçekleşen bu rüyanın arka sokağında, Beyoğlu'ndaki bir
    manifaturacı dükkânında makaralar, düğmeler ve naylon çoraplar arasında O'nun
    düşünü kuran tezgâhtar kıza kadar, herlkesin büyük kurtarıcıyı düşlerken ve
    beklerken O'nun yüzünü bir türlü hayâl edememesi.
    Oysa Deccal'i çok iyi hayal edebiliyoruz: Buhari'nin `Enbiya'sına
    göre, Deccal tek gözlü ve kızıl saçlıdır, `Hacc'ına göre, yüzünün üzerinde
    kim olduğu yazılıdır; Tayalisi'ye göre kalın boyunlu olan Deccal, ondan bin
    yıl sonra, istanbul'da hayâl kuran Hoca Nizamettin Efendi'nin `Tevhid'ine göre
    ise kırmızı gözlü ve kemiklidir.
    Benim ilk gazetecilik yıllarımda Anadolu'da
    çok okunan Karagöz gazetesindeyse, bir Türk cengâverinin serüvenlerinin
    anlatıldığı çizgi romanda, Deccal, yılık ve çarpık ağızlı çizilirdi. Henüz
    fethedilmemiş Konstantinopolis'in dilberleriyle sevişen cengâverimizin,
    inanılmaz hileleriyle boğuştuğu (bazılarını ressama ben önerirdim) Deccal,
    geniş alınlı, iri burunlu ve bıyıksızdı. Deccal'in hayâl gücümüzü bu kadar
    hareketlendirmesine karşılık, hepimizin beklediği kurtarıcıyı, O'nu bütün
    renkleriyle canlandırabilen tek yazarımız Doktor Ferit Kemal'in eseri `Le
    Grand Pacha'yı Fransızca yazıp, ancak 1870'de Paris'te yayımlayabilmesini
    bazılarımız edebiyatımız için bir kayıp olarak görüyorlar.
    O'nu bütün gerçekliğiyle tasvir eden bu tek eseri, `Le Grand
    Pacha'yı Fransızca yazıldığı için Türk edebiyatının bir parçası olarak
    görmemek ne kadar yanlışsa, Şadırvan' ya daBüyük Doğu' gibi Doğucu
    dergilerde, bazılarının bir eziklik duygusuyla, Rus romancısı Dostoyevski'nin
    `Karamazov Kardeşler'indeki Büyük Engizitör parçacığının bu küçük risaleden
    yürütüldüğünü ileri sürmeleri de o kadar acıklıdır. Doğu'dan Batı'ya, ya da
    Batı'dan Doğu'ya yürütülmüş eserler efsanesi, bana hep şu düşüncemi
    hatırlatır: Dünya dediğimiz rüyalar âlemi, bir uykudagezerin şaşkınlığı içinde
    kapısından giriverdiğimiz bir evse eğer, edebiyatlar da, alışmak istediğimiz
    bu evin odalarına asılmış duvar saatlerine benzerler. Şimdi:

    1. Bu düşler evinin odalarındaki tıkırtılı saatlerin birinin doğru
    ya da yanlış olduğunu söylemek saçmadır.

    2. Odalardaki saatlerden birinin öbüründen beş saat ileri olduğunu
    söylemek de saçmadır, çünkü aynı saatin yedi saat geri olduğu sonucu da aynı
    mantıkla çıkarılabilir.

    3. Saatlerden biri dokuzu otuz beş geçeyi gösterdikten her hangi bir
    süre sonra, evdeki başka bir saatin dokuzu otuz beş geçeyi göstermesinden,
    ikinci saatin birincisini taklit ettiğini sonucunu çıkarmak da saçmadır.

    Sayısı iki yüzü aşan mutasavvıfane kitap yazan ibn Arabi, ibn
    Rüşd'ün Kurtuba'daki cenazesinde bulunmadan bir yıl önce Fas'taydı ve Kuran'ın
    yukarıda sözünü ettiğim (dizgici şimdi sütunun üstündeysek "yukarıda" değil
    "aşağıda" yaz!) `El isra Suresi'nde anlatılan, Muhammed'in bir gece Kudüs'e
    götürülüp oradan merdivenle (Arapçası Miraç) göğe çıkması, Cenneti, Cehennemi
    iyi bir syretmesi hikâyesinden (rüyasından) ilhamla bir kitap yazıyordu.
    Şimdi, ibn Arabi'nin rehberi eşliğinde göğün yedi katını nasıl dolaştığını,
    oralarda gördüklerini, rastladığı Peygamberlerle neler söyleştiklerini
    anlatışına ya da bu kitabı tam 35 yaşında (1198) yazışına bakıp, Nizam adlı bu
    rüyalardan çıkma kızın doğru, Beatrice'in yanlış; ya da ibn Arabi'ni doğru,
    Dante'nin yanlış; ya da Kitab al isra ile Makam al Asra'nın doğru,Divina
    Commedia'nın yanlış olduğuna hükmetmek, demin sözünü ettiğim birinci cins
    saçmalığa örnektir.
    Endülüslü filozof ibn Tufeyl'in ıssız adaya düşen bir çocuğun
    doğayı, nesneleri kendisine emziren bir geyiği, denizi, ölümü, gökleri ve
    `ilahi gerçekleri' tanıyarak, orada tek başına yıllarca yaşayışını ta on
    birinci yüzyılda kaleme almasına bakıp, Hayy ibn Yakzan'ın Robinson Cruzoe'dan
    altı yüz yıl ileri olduğuna karar vermek; ya da ikincisinin eşyaları ve
    araçları daha ayrıntıyla anlatmasına bakıp ibn Tufeyl'in Daniel De Foe'dan
    altı yüzyıl geri olduğunu söylemek de ikinci cins saçmalığa örnektir.
    Üçüncü Mustafa devri şeyhülislâmlarından Hacı Veliyyüdin Efendi,
    1761 yılı Mart ayında, bir cuma akşamı evine gelip yazı odasındaki muhteşem
    dolabı gören geveze bir dostunun, "Hoca Efendi, dolabın da aklın kadar
    karışıkmış!" yolundaki saygısız ve münasebetsiz sözü üzerine, ani bir ilhama
    kapılıp, hem aklında, hem de ceviz dolabında her şeyin yerli yerinde olduğunu,
    ikisini birbirine benzeterek kanıtlayan uzun bir mesnevi yazmaya başlamış. Bu
    eserde, iki kapaklı, dört gözlü ve on iki çekmeceli Ermeni işi o şahane
    dolapta olduğu gibi, aklımızın içinde de, saatleri, mekânı, sayıları,
    kâğıtları ve bugün nedensellik',varlık', `zorunluluk' dediğimiz nice ıvırı
    zıvırı saklayan on iki göz olduğunu Alman Filozof Kant'ın saf aklın on iki
    kategorisini sıraladığı o ünlü eserini yayımlayışından yirmi yıl önce
    göstermesine bakıp Almanın onu taklit ettiği sonucunu çıkarmak da üçüncü cins
    saçmalığa örnektir.

    Doktor Ferit Kemal, hepimizin beklediği büyük kurtarıcıyı, Onu
    bütün canlılığıyla resmederken, yüz yıl sonra soydaşlarının kendisine bu
    türden saçmalıklarla yaklaşacağını bilseydi şaşmazdı; çünkü bütün hayatı
    kendisini bir rüyanın sessizliğine bırakan bir ilgisizlik ve unutuluş
    halesiyle çevriliydi zaten. Bugün, onun hiçbir fotoğrafta göremediğimiz
    yüzünü, bir rüyadagezerin hayâletimsi yüzü gibi düşleyebiliyorum ancak: Bir
    esrarkeşti. Kendisi gibi, Paris'teki birçok hastasını afyonkeş ettiğini
    Abdurrahman Şeref'in `Yeni Osmanlılar ve Hürriyet' adlı küçültücü
    çalışmasından çıkartıyoruz. 1866'da -evet, Dostoyevski'nin ikinci Avrupa
    yolculuğundan bir yıl önce- belli belirsiz bir isyan ve hürriyet duygusu
    yüzünden Paris'e gitmiş, Avrupa'da yayımlanan Hürriyet ve Muhbir gazetelerinde
    bir iki makalesi çıkmış, ama Jöntürkler sarayla uzlaşıp tek tek istanbul'a
    dönerlerken, o Paris'te kalmış. Başka bir iz yok. Kitabının önsözünde
    Baudelaire'in `Paradis Artificiels'inden sözettiğine göre, benim çok sevdiğim
    De Quincey'den haberliydi belki; belki de, afyonla deneylere de girmişti; ama
    O'nu anlattığı sayfalarda bu deneylerin değil, tam tersi, bugün bizim
    ihtiyacımız olan kuvvetli bir mantığın izleri görülüyor. Bu yazıyı, bu mantığı
    tartışmak, silahlı kuvvetlerimizin yurtsever subaylarına `Le Grand Pacha'daki
    karşı durulmaz düşünceleri tanıtmak için yazıyorum.
    Ama bu mantığı anlamak için, önce kitabın havasına girmek gerekiyor.
    Mavi ciltli, 1861'de Paris'de yayımcı Poulet-Malassis tarafından kalınca bir
    saman kâğıda basılmış bir kitap düşünün. Yalnızca doksan altı sayfa. Bir
    Fransız ressama (De Tennielle) çizdirilmiş, o zamanın istanbul'undan çok,
    bugünün taş binalı, kaldırımlı, parke kaplı istanbul sokaklarına benzeyen, o
    zamanki taş hücrelerden ve ilkel işkence aletlerinden çok, bugünkü beton fare
    deliklerini ve askılı, manyetolu işkence aletlerini hatırlatan çevrelerin,
    eşyaların ve gölgelerin resimlerini düşünün.
    Kitap, bir geceyarısı, istanbul'un arka sokaklarından birini
    tasvirle açılıyor. Bekçilerin kaldırımları döğen bastonlarından ve uzak
    mahallelerde birbirleriyle boğuşan köpek çetelerinin ulumalarından başka
    hiçbir ses yok. Ahşap evlerin kafeslerle kaplı pencerelerinden hiçbir ışık
    sızmıyor. Bir soba borusundan çıkan belli belirsiz bir duman, kubbelerin
    üstüne inmiş inceceik sise karışıyor. Bu derin sessizlik içinde, boş
    kaldırımlarda yürüyen ayak sesleri duyuluyor. Herkes bir müjde gibi duyuyor bu
    tuhaf, yeni, beklenmedik ayak seslerini; hırka üzerine hırka giyip soğuk
    yataklarına girmeye hazırlananlar da, kat kat yorganlar altında rüya görenler
    de.

    Ertesi gün ise, gecenin kasvetinden uzak güneşli bir şenliktir.
    Herkes O'nu tanımış, herkes O'nun O olduğunu anlamış, herkes karamsarlık
    zamanlarında hiç bitmeyeceğini sandığı acılarla yüklü sonsuzluk saatinin
    dolduğunu kavramıştır. Bu bayram havası içinde dönen atlıkarıncalar, barışan
    eski düşmanlar, elma şekeri ve macun yiyen çocuklar, birlikte şakalaşan
    kadınlar ve erkekler, çalıp oynayanlar arasındadır O. Güzel günlere
    götüreceği, zaferden zafere koşturacağı mutsuzlar arasında yürüyen üstün bir
    Kurtarıcı'dan çok, kardeşleri arasında yürüyen bir ağabeydir O. Ama, bir
    kuşkunun gölgesi de vardır yüzünde; bir düşüncenin, bir sezginin. işte o
    zaman, sokaklarda böyle düşünceli düşünceli yürürken O, Grand Pacha'nın
    adamları O'nu yakalayıp şehrin taş kemerli soğuk zindanlarından birine
    tıkarlar. Geceyarısı, elinde bir kandil Grand Pacha O'nu hücresinde ziyarete
    gelir, bütün gece konuşur.
    Kimdi Grand Pacha? Buna yazar gibi, ben de, okuyucunun kendi
    özgürlüğüyle karar vermesini istediğim için, bu çok kendine özgü kişinin adını
    bile büsbütün Türkçeye çeviremiyorum. Paşa olmasına bakıp bir büyük devlet
    adamı, bir büyük asker ya da büyük rütbeli herhangi bir asker olduğunu
    düşünebiliriz. Sözlerindeki mantığın doğruluğuna bakıp, aynı zamanda bir
    filozof ya da bizde çok görülen ve kendinden çok devleti, milleti düşünen
    kişilerde hissettiğimiz bir tür bilgeliğe erişmiş yüce kişi olduğunu da
    düşünebiliriz. Bütün gece o zindan hücresinde Grand Pacha anlatacak, O
    dinleyecektir. işte Grand Pacha'nın O'nu susturan ve ikna eden mantığı ve

    sözleri:
    Herkes gibi ben de hemen senin O olduğunu anladım (diye sözlerine
    başlar Grand Pacha). Bunu anlamam için yüzlerce, binlerce yıldır yapıldığı
    gibi, harflerin, rakkamların sırlarına, gökteki ya da Kuran'daki belirtilere
    başvurmama gerek kalmadı hiç. Kalabalığın yüzündeki sevinci ve zafer
    heyecanını görünce anladım senin O olduğunu. Şimdi, acıları ve kederi
    unutturmanı, kaybettikleri umudu vermeni, onları zaferden zafere koşturmanı
    bekliyorlar senden, ama sen bunları verebilecek misin onlara? Yüzyıllarca önce
    Muhammed mutsuzlara umut verebilmişti, çünkü kılıcıyla zaferden zafere
    koşturmuştu onları. Oysa, bugün imanımız ne olursa olsun, islâmın düşmanların
    silâhları bizimkilerden çok daha güçlü. Hiçbir askeri başarı imkânı yok!
    Kendilerini `O' diye tanıtan düzmece Mehdi'lerin Hindistan'da, Afrika'da
    ingilizlere, Fransızlara bir süre kök söktürmelerinden sonra, ezilip yok
    olmalarından, daha büyük yıkımlara yol açmalarından da belli değil mi bu? (Bu
    sayfalardan, yalnızca islâmın değil, Doğu'nun Batı önünde büyük çaplı bir
    zafer kazanmasının da artık bir hayâl olduğunu gösteren askeri, iktisadi
    karşılaştırmalar var: Grand Pacha, Batı'nın zenginlik düzeyiyle Doğu'nun
    sefaletini gerçekçi bir siyasetçinin yapacağı gibi dürstçe karşılaştırıyor ve
    O, bir şarlatan değil, gerçekten O olduğu için, çizilen bu iç karartıcı resmi
    sessizce ve hüzünle onaylıyor.)2. ama bu içler acısı sefalet, mutsuzlara bir zafer umudu
    verilemeyeceği anlamına gelmez tabii (diye devam ediyor Grand Pacha sözlerine,
    vakit geceyarısını çok geçmişken). Yalnızca `dış' düşmanlarımıza karşı savaş
    açamayız. Ama ya içerdekiler? Bütün sefaletin, acılarımızın kaynağı içimizdeki
    günahkârlar, tefeciler, kan içiciler, zalimler ya da öyle oldukları halde
    sureti haktan gözükenler olmasın sakın? Mutsuz kardeşlerine bir zaferin ve
    mutluluğun umudunu yalnızca içimizdeki düşmana karşı açacağın savaşla
    verebileceğini sen de görüyorsun değil mi? O zaman, bu savaşın kahraman
    askerlerle, gazilerle değil, muhbirle, cellâtlarla, polisle, işkencecilerle
    birlikte verilecek bir savaş olduğunu da görüyorsun demektir. Umutsuzlara
    sefaletin sorumlusu olan bir suçlu göstermeli ki, onun başının ezilmesiyle
    cennetin yeryüzüne ineceğine inanabilsinler. Kardeşlerimize umut verebilmek
    için aralarındaki suçluları gösteriyoruz onlara. Onlar da, ekmek kadar umut da
    istedikleri için inanıyorlar. Suçluların aralarında en zeki ve en dürüst
    olanları, her şeyin bu mantıkla yapıldığını yapıldığını gördükleri için,
    cezaları infaz edilmeden önce, varsa eğer, küçük suçlarını bire on katıp
    anlatıyorlar ki, mutsuz kardeşleri hiç olmazsa biraz daha umutlanabilsinler.
    Bazılarını af bile ediyoruz, aramıza katılıp suçlu avına çıkıyorlar. Kuran
    gibi, umut da, yalnız vicdani hayatımızı değil, bizim dünyevi hayatımızı da
    ayakta tutuyor: Umudu ve özgürlüğü, ekmeği beklediğimiz yerden bekleriz çünkü.

    Senden beklenilen bütün bu güç işleri başarabilecek kadar
    kararlı, kalabalıklar içinden suçluları gözünü kırpmadan çekip çıkarabilecek
    kadar adil ve pek istemeden de olsa, onları işkenceden geçirebilecek kadar,
    bütün bu işlerin üstesinden gelebilecek kadar güçlü olduğunu biliyorum: Çünkü
    O'sun sen. Ama bu umutla ne kadar oyalayabileceksin bu kalabalıkları? Bir süre
    sonra, işlerin düzelmediğini görecekler. Ellerindeki ekmek büyümediği için
    senden aldıkları umut da tükenmeye başlayacak. O zaman, kitaba ve her iki
    dünyaya olan inançlarını kaybetmeye başlayacaklar gene; kendilerini, bir gün
    önce yaşadıkları derin karamsarlığa, ahlâksızlığa, ruhsal sefalete
    kaptıracaklar. En kötüsü, senden şüphelenmeye, senden nefret etmeye
    başlayacaklar; polisler ve gardiyanlar yaptıkları işkencelerin
    anlamsızlığından öyle bir yorulacaklar ki, ne en son yöntemler oyalayacak
    onları, ne de senin onlara vermeye çalıştığın umut; darağaçlarından salkım
    salkım üzümler gibi sallandırılıveren talihsizlerin boşu boşuna kurban
    edildiğine karar verecekler. O kıyamet gününde, artık ne sana, ne senin onlara
    anlattığın hikâyelere inanacaklarını görüyorsundur. Ama daha kötüsünü de
    görüyorsundur: Hep birlikte inanacakları bir hikâye kalmayınca, hepsi tek tek
    kendi hikâyesine inanmaya başlayacak, herkesin kendi hikâyesi olacak, herkes
    kendi hikâyesini anlatmak isteyecek. Kalabalık şehirlerin kirli sokaklarında,
    bir türlü çekidüzen verilemeyen çamurlu meydanlarında, milyonlarca sefil,
    başlarının çevresinde bir mutsuzluk halesi taşır gibi taşıdıkları kendi
    hikâyeleriyle uykudagezerler gibi hüzünle gezinecekler. O zaman onların
    gözünde sen O değil, Deccal olacaksın artık, Deccal de sen! Bu sefer senin
    değil Deccal'in, O'nun hikâyelerine inanmak isteyecekler. Zaferle geri dönen
    ben ya da benim gibi biri olacak Deccal. O da bu mutsuzlara senin yıllardan
    beri onları kandırdığını, umut değil, onlara yalan aşıladığını, salında O
    değil Deccal olduğunu söyleyecek. Belki buna da gerek kalmayacak, ya Deccal'in
    kendisi ya da yıllardır senin kendisini kandırdığına karar vermiş bir mutsuz,
    bir geceyarısı, karanlık bir sokakta tabancasının kurşunlarını senin bir
    zamanlar kurşun işlemez sanılan ölümlü gövdene boşaltıverecek. Böylece,
    yıllarca onlara umut verdiğin ve yılarca onları kandırdığın için, artık alışıp
    sevmeye başladığın çamurlu sokakların, kirli kaldırımların birinde, bir gece
    ölünü bulacaklar.
    0 ...
  7. 5.
  8. 6.
  9. bu uzun entryi okuyup da uykusu gelmeyen yoktur. ama zaten kimse de okuyamamıştır.
    0 ...
© 2025 uludağ sözlük