hayatın kıymetini bilmemek: yaşadığı andan zevk almamak, sürekli halinden şikayet etmek, hayata asık suratla bakmaktır.
oysa bir şeyi unutmamak gerekir: hayata nasıl bakarsak, o da bize öyle bakar... biz onun kıymetini bilirsek, o bize dört elle sarılır. biz ona gülümsersek, o bizi kucaklar.
bugün gazeteyi elime aldım ve ilk sayfasında hasta olup tekerlekli sandalyeye mahkum olmayan(!) o durumda dahi, "yaşıyorsam faydalı olabilirim" diyerek yaşlılar için açtığı bakım evinde onlara hizmet için uğraşan ms hastası genç kadınla karşılaştım. ms zor bir hastalıktı, biliyordum. insanı oturduğu yere çivileyebilen bir hastalıktı, biliyordum. babam da msliydi... sonra haberi bir daha okudum, sonra bir kez daha... kadının gülen gözlerine ve güzüne baktım. "yaşıyordu", "hayattaydı". ve hastalığıyla hayatın kıymetini anlamıştı. kadını tekerlekli sandalyeye bağlayan o hastalık, aynı zamanda hayata da bağlamıştı.
bize dönersek, bir tekerlekli sandalye mi gerekiyor acaba hayata bağlanmamız için? hayatın kıymetini bilmemiz için acaba bizi ondan uzaklaştırabilecek bir şey mi gerekiyor? neden anı yakalayıp mutlu olamıyoruz küçük şeylerden? ya da mutlu olmak için büyük ikramiyeyi kaznmayı mı bekliyoruz? peki o msli kadın şimdi büyük ikramiyeyi kazansa ne kadar mutlu olur?
sözün özü: önce sağlığımızın, sonra bize sunulan hayatın kıymetini bilmemiz lazım. o neden öyle, bu neden böyleleri bırakıp, iyi kilere geçmemiz lazım. kısaca, kendimizi hayata, hayatın akışına bırakmamız lazım...