Her ay yeniHarman da zaman zaman LeMan ve BirGün gazetesinde yazan yaşını kırk'a dayamış kalemi kıvrak yazar dostumuzdur. yeniHarman'da her ay medyalog adlı köşesinde o ay içerisinde medyada olup bitenleri değişik bir üslup'la değerlendirir.
Güçsüzlüğün iktidarı adlı kiremit kalınlığında kitabı can yanınlarından çıkmıştır.
24 aralık 2012'den itibaren haftalık olarak yurt'ta yazmaya başlamış gazetecidir. 19 mart 2013'te yazdığı "Bana muhatabını söyle sana ne mal olduğunu söyleyeyim!" başlıklı yazısında doğru tespitlerde bulunmuştur. üşenmeyin ve sonuna kadar okuyun:
Daha birkaç yıl önce vatandaşına Ananı da al git! diyen ve defalarca her şehit haberi ardından bıçağın kemiğe dayandığı şikâyetini halkına ileten Başbakan TRE, bir süredir ateşli bir analar ağlamasın edebiyatçısı oldu. Apo ile görüşen şerefsizdir! derken Apo ile görüşmemize karışanlar vatan hainidir! der gibi oldu.
Daha birkaç yıl önce polislere taş atan Kürt çocuklarını döne döne ve kınayarak gösteren ana akım medya, bir süredir Abdullah Öcalanın anayasa önerilerini tartışır oldu. Doğrusu ateşli bir ülkede yaşadığımız kesin. Ya gripten, ya hummadan illa ateşimiz var bu ülkede...
Daha birkaç yıl önce ekranlarda küçücük Kürt çocuklarının polislere taş attığını görüyorduk. Aslında o haberler sorunun çözümünü gösteriyordu herkese. Ama on yıllardır kafamızı ütüleyen sözde liberaller ve sağcı muhafazakâr gerici politikacılar çözemiyorlardı bir türlü!
Çocuklara soruyordu polisler ve TV kameraları çekiyordu. Çocuklara neden taş attıkları soruluyordu. Çocuklar birilerinin kendilerine para verdiğini söylüyorlardı. Üç beş kuruş para için polislere taş attıklarını ifade ediyorlardı. Devlet ve hükümet güçleri ile ana akım medya, müthiş bir sırrı ifşa ediyordu, aklı sıra bir müthiş gerçeği ortaya çıkarıyordu. Aslında yaptıkları yine bir çeşit manipülasyon oluyordu.
Polisler, tabii ki amirleri ve onların da amirlerinin emriyle TV kameralarını çağırıyorlardı. Bakın diyorlardı. Bu Kürt çocukları kandırılmış demek istiyorlardı. Bu gerçekleri 70 milyon öğrensin, satılmış bunlar diye çırpınıyorlardı. Hatta birkaç yıl sonra KCK davası adı altındaki bir deneme-yanılma operasyonu ile önüne gelen Kürtü tutuklayacak olan aynı polis, o gün orada o Kürt çocuklarına şeker, kurabiye dağıtarak munis bir polis amca oluveriyordu.
O haberlerin ardından ortalama bir vatandaş o çocuklara kızıyordu. O çocuklara para veren birilerine kızıyordu. Aslında kimilerinin öfkelenmesi isteniyordu. O Kürt çocuklarına para verenlerin satırlarla, baltalarla kovalanması isteniyordu. Parti bürolarına saldırılması isteniyordu. Her zaman olduğu gibi gerçeklerin üzeri çalı çırpı ile, toz toprak ile, taş ve molozla kapatılmak isteniyordu. Ya da gerçekten gerçekleri göremeyecek kadar kalp gözleri kapalıydı onların.
Sistem ve bir numaralı aygıtı satılık-kiralık medya, çözümün kıyısında piknik yapıyordu aslında ama ayaklarını çözüm ırmağında ıslatmak akıllarına gelmiyordu. Gelse bile değil çözüm, yüzme dahi bilmedikleri için çözüme dalmak istemiyorlardı.
Hiç unutmam. Malum Kürt sorununun çözümünü ekranlarda sümüklü bir çocuk söylemişti o günlerde. Nice siyasetçilerin, akademisyenlerin, nice kendinden menkul açılım, çözüm, süreç aydınlarının akıl edemediğini polislere taş atan bir Kürt çocuğu söylemişti. Bize taş atmamız için para verildi demişti Kürt çocuk. Sonra olayların yaşandığı kentlerden birisi olan AKPnin o zamanki Adana valisi ne demişti? Yaramazlık yapmaya devam ederlerse alırız bu çocukları ailelerinden! Tam da sağcı ve buyurgan bir devletten beklenecek yeni bir açılım önerisi gelmişti anlayacağınız. Çözemediği sorunlara karşı yasaklayıcı yasa çıkarmaktan başka bir şey yapamayanlar şaşırtmamıştı bizi.
işin adını koyalım artık. Kürt sorununu bir sağcının, bir muhafazakârın, bir gericinin, bir sözde serbest piyasa ekonomisi savunucusunun, bir yeni dünya düzeni sevicisinin, bir Neo-Osmanlı pişekarının, bir cemaat kisveli ajanın, ölene dek iktidar olmayı kafaya takmış bir AKP iktidarının, bir onun yalaka medyasının, hatta ve hatta bu tuzu kuruların suyuna gidebilecek bir Kürt hareketinin çözmesini beklemek, bir kanser hastasını bir avukatın tedavi etmesini beklemek kadar safçadır ve o Kürt çocuğunun altında ezilmektir. Çünkü çocukça bile değildir. Düpedüz af buyrun ama salakçadır.
Avukat, en fazla kanser hastasının varsa vasiyetini düzenler. Ölümcül bir hastalığa yakalanmış bir kimse, ancak gerçek doktorların elinde sağlığına kavuşabilir. Eski sağlığına kavuşamasa bile en azından hayat kalitesi düzenlenebilir. Üç gün yaşayacağına üç yıl daha yaşar. Kaldı ki, teşbihte hata olmaz, ölümcül bir hastalığa yakalanmış sandığımız tek sorunumuz Kürt sorunu değildir. içinden, içeriğinden, ruhundan, evsafından ekonomi çıkartılmış bütün sorunlarımız ölümcül bir hastalık gibidir. Oysa bütün sorunların temelinde ekonomi yattığını hatırladığınız zaman size kanser gibi görünen hastalığın en fazla bir reflü veya ülser olduğunu anlarsınız. Çözümü ve tedavisi de nispeten oldukça kolaydır.
Peki size bize kim unutturdu ekonomiyi? Elbette sadece kimlik siyasetleri ile kafamızı ütüleyen liberal küresel düzen ile onun fış fış kayıkçı arkadaşı dinden, etnisiteden, ulustan bihaber dinci, etnikçi, gereğinden fazla milliyetçi kimi ideolojilerin bezirgânbaşıları... Karnı tok olan bir çocuk altı üstü iki tane Kürtçe televizyon açılsın diye polise taş atar mıydı kardeşim? Ya da sadece Aponun pencere ebatları için hangi çocuk, polis panzerleri ile aşık atardı? Ve o çocukların karnını Arap sermayesi mi doyuracak kardeşim? Kimi kandırıyorsun? O sümüklü Kürt çocuğunu bile kandıramadın ki!
Birilerinden para aldığı için size taş atan çocuğun bir daha taş atmaması için ne yaparsınız? Kulağını çekip, nasihat edip, hapse tıkıp, ailelerinden mi kopartır mısınız? E zaten on yıllardır sağcı iktidarların zulmünde yaşayan devletimizin kıt aklına başka bir akıl gelmiş değil.
işin doğrusu şu ki, Kürt çocuklarının kaderi ile ikide bir madenlerde göz göre öldürülen işçilerin kaderi aynı Pandora kutusunun içinde. Bir açılsa neler olacak alimalallah?
Artık kandıramıyorsunuz gözüm!
600 -800 lira gibi bir ücretle yeraltına inen hangi etnisiteden olursa olsun Türkiye maden işçilerinin hayatı, geçen yüzyıllarda ABDdeki kölelik düzeninde yaşayan zencilerin hayatından bile daha zor ve acımasızdır. Hiçbir iş güvenliğinin doğru dürüst uygulanmadığı bir sözde liberal serbest piyasa şirketinde çalışan o işçilerin hayatı, Cahiliye devrindeki zengin Mekkelilerin kölelerinin hayatlarından çok daha ümitsizdir.
Çünkü geçmiş yüzyılların kölelik rejimlerinde kölelerin bütün yaşam giderleri, bizzat sahipleri tarafından karşılanırdı. Barınma, yeme, içme başta olmak üzere tüm giderlerini kölelerin sahipleri karşılardı. Oysa Türkiye gibi yüzde 99un kendisini Müslüman sandığı bir ülkede, 10 yıldır islam da islam diyen bir iktidarın olduğu bir ülkede özgürlüğün bedeli hayatta kalabilme masraflarını karşılamaktan çok uzaktır. 4 kişilik bir aile için açlık sınırı 1000 lira, yoksulluk sınırı 3.000 liradır.
işin doğrusu şudur ki pek çoğumuz Tayyip Recep Erdoğanın ileri demokrasiye ve bağımsız yargıya sahip ülkesinde özgür olacağımıza Cahiliye döneminde Ebu Cehilin kölesi olsaydık daha rahat yaşayabilecektik. Yediğimiz önümüzde yemediğimiz arkamızda olacaktı. Şimdiki gibi, yediğimiz arkamızda yemediğimiz önümüzde olmayacaktı. Çünkü Başbakan TREnin ekonomiden anladığı tek şey, uluslararası dev şirketler ve onlara taşeronluk yapan bizim ufaklık şirketler. Hakkını yemeyelim, senede birkaç sefer bir simitçiden 100 tane simit alıyor. Gerçi bu ülkede simitçilerin bazılarının sivil polis olduğunu da bilmeyen yok ya!
Küresel sözde liberal kapitalizm, komşular açken tok yatan bizden değildir diyecek kadar sosyal olan bir dinle Lego oyunu oynamaktadır. Sözde liberaller, cemaat ve AKP bu legonun parçalarıdır. Yarın madenlerin birinde yine grizu patlayacak maalesef. AKPli yetkililer, yandaş ve yalaka medyası, sözde liberaller, cümle cemaat kaza diyecekler ve önceki cinayetlerde olduğu gibi satılık bilirkişi raporları ile yine işçileri suçlayacaklar. Kimisi daha da ileri gidip grizu patlamalarının arkasında karanlık güçler olduğunu bile söyleyecektir. Gerçi bu doğru bir tespittir ama o haydutların karanlık güçlerden anladıkları muhaliflerden başkaları değil maalesef. Oysaki gerçek karanlık güçlerin lego parçalarıdır onlar.
Kürt sorununun çözümü için KCK ve benzeri davalar ile yetinmeyip bir de Kürt Ergenekonu icat ederek politik bir şizofreni bataklığına sürüklenmişlerden, periyodik olarak madenlerde ve aslında her yerde sistematik olarak öldürülen işçiler hakkında kazaya kurban gitti, ama zaten hata ondaydı diyenlerden; değil Kürt problemi, basit bir havuz problemi çözmelerini dahi bekleyemezsiniz.
Günde bilmem kaç kilo kömür çıkartmayanlara yevmiye dahi vermeyen bir sözde liberal şirketin gönül rahatlığıyla işçi öldürdüğü bir ülkenin Müslümanlığı tartışmalıdır. 600- 800 lira maaşla o zifiri madenlerde ölümcül şartlarda çalışan işçilerin olduğu ülkeye islam ülkesi demek, asıl islama en büyük hakarettir. Yok dinime hakaret etti bu karikatür, bu film, asalım, keselim, islamofobia var, insanlık suçu bu gibi vıdı vıdılarla artık kimseyi kandıramıyorsunuz gözüm. Asıl en büyük insanlık suçu senin ülkende yaşanıyor! Geç bunları kardeşim. Böyle Müslümanlık olmaz kardeşim.
Bıraktık Irakta ölen milyonları seyretmenizi, kendi komşularımız aç kalmaya bile fırsat kalmadan ölmeye devam ediyorlar, sayenizde. Şimdi de kalkmış Kürt sorununu çözeceksiniz ha! Siz önce gidin o sümüklü Kürt çocuğundan öğrenin gerçek Kürt sorununu.