Karanlık, zifiri karanlık...
kırık pencereden giren havanın soğuğu,
küf kokusuyla karışarak burnumu acıtıyor.
ciğerlerime dolarken bir el sanki
beni boğmak istiyor,
yeter yaşadığım dercesine.
duvardaki saatin tik takları
sanki bunu onaylıyor.
"evet vaktin geldi" diyen
pis bir sırıtma yelkovanda.
akrebi canlanıp beni sokmak için fırsat kolluyor.
içimdeki ürperti,
yaklaşan ölümün korkusu mu?
burada kapana mı kısıldım yoksa.
duvarlar üstüme geliyor.
artık taşıyamıyorum tavanı.
dizlerimin bağı çözülüyor,
gözlerim kararıyor.
allahım,
kalbim duracak, hissediyorum.
içimdeki tarifsiz acı
damlayan gözyaşımda tozlaşıyor.
ölecek miyim gerçekten?
kaç tik tak sonra?
bir ses kulaklarımda.
hayır bu,
bu senin sesin:
"ölmeyeceksin!"
"yaşayacaksın ama bensiz..."
uzunluk ölçüleri dışında hayaller kurdum hep
derinlikler ötesi boğulusum bu yüzden.
hiç bir hacim ölçüsüne sığmayan yalnızlıklar yasadım
ve ağırlığını hiç ölçemediğim yıkılışlarım.
şimdi senle yada sensiz.
ne değişir sanıyorsun ki.
kabirlere sığamam mı yani?
Bilmezdim Sevgininde Bir Rengi Olduğunu
An olur, deli sevdamın suskunluğunu yüklenirim bir başıma.
An olur, buluşur yüreklerimiz en masum sevda yollarında.
Umut ki, bitivermiş daha yolun en başında...
Ne yolumdasın ne yolsun sen bana...
Bilmezdim ışıksız yollarda umuda kavuşmanın yorgunluğunu,
Bilmezdim, umudun bir rengininde siyah olduğunu.
Gece olur, en parlak yıldıza takılır dalar gözlerim...
Gece olur, aniden kayar gider yokluğuna yıldızım.
Gölgen ki, düşüvermiş kalbime..
Ne yakınsın ne uzaksın sen bana.
Bilmezdim hayalinin aynalarda da konuştuğunu...
Bilmezdim, gözlerinin gökyüzünde de durduğunu.
Gün olur, buz dağından kopan bir buz parçası kadar soğuk,
Gün olur, ısıtır evrenimi güneşimin içime çizdiği ufuk...
Sevgin ki, yakıvermiş ateşiyle,
Ne sıcaksın ne soğuksun sen bana..
Bilmezdim sevginin de ateşten bir gül olduğunu..
Bilmezdim, gökkuşağınında çiçek gibi solduğunu.
Mevsim olur, damarlarımda dolaşan kan cehennem sıcağında kavrulur.
Mevsim olur, yüreğimde kopan fırtınalar kızgın çöllere savrulur.
Şefkatin ki, sarıvermiş ruhumu...
Ne ellerindeyim ne ellerimdesin sen bana
Bilmezdim yağmurun suyuda hasretiyle kuruttuğunu,
Bilmezdim, çölde gezinen yaralı bir ceylanı yüreğinden vurduğunu...
Neşe olur kahkahalarla ağladığıma güler geçerim...
Neşe olur, mutluluğu martıların sesinden dinlerim.
Gülümseyiş ki, dönüvermiş hıçkırığa içimde...
Ne yalansın ne doğrusun sen bana...
Bilmezdim bir gülümseyişin kadehlerde gözyaşı sunduğunu.
Bilmezdim, dudaklar gülümserken yüreğe kan dolduğunu.
Son olur, ayrılık heceleri bir bir kıyıya vurur...
Son olur, sözler biter şiirler nağme nağme konuşur.
Adın ki şiir oluvermiş dudaklarımda,
Ne aşkımsın ne canımsın sen bana.
Bilmezdim her aldığım nefeste ölümü soluduğumu,
Bilmezdim, canımsın dediğim minik kuşumun kafesinden kanatsız uçtuğunu...
düşünmeden severken ki halimi düşünüyorum.
bugün kar yağmadı.
bugün oldu.
günaydın dedim.
pierre loti'ye baktım,
haliç'e baktım,
galata'ya baktım.
düşünürken onu,
düşürdüm denizin dibine içimdeki soğuğu.
üşüdüm,
gözlük taktım.
şaşırmadım.
kemiklerim ısınmadı güneşe bakarken...
ne kadar su varsa tükürdüm üzerine.
ağaç bilir,
taş bilir,
toprak da bilir,
ama o bilmez içimin kanını, soğuğunu,
bilirim.
gittim, bir sürü yürüdüm, bir sürü koştum!
akşam oldu;
canım bende değil...
Bir eşi olmalı insanın
Rüzgar onun kokusunu getirmeli,
Yağmur O'nun sesini.
Akşam onu görecek diye, pırpır etmeli yüreği,
Ayakları birbirine dolaşmalı heyecandan, eve dönerken,
Cennetten köşe almışçasına
Sevdiği, sakındığı, bakmaya kıyamadığı...
Her bir hücresinden aşkın fışkırdığı,
Çölde okyanusu yaşadığı bir eşi olmalı insanın!
Ben seni ölene dek seveceğim boş laf!
Ben seni sevdikçe ölmeyeceğim...
ÖĞRENDiM...!!
Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.
Işığı gördüm, korktum. Ağladım.
Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...
Ağladım.
Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.
Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacağını,
Zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...
insanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanin içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.
Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi...
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.
insan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu...
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.
Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek
Gerektiğini öğrendim.
Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar
önemli olduğunu öğrendim.
Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...
Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...
Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine vardım.
Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek
olduğunu öğrendim.
Namusun önemini öğrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el
sürmemek olduğunu öğrendim.
Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu...
Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da
"lezzet" kattığını öğrendim.
Her canlının ölümü tadacağını,
ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.
Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.
Olur ya ...
Kalp durur ...
Akıl unutur ...
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur.
Anlatmaya Çalıştıklarımı Anlatamamaktan, Her Yazımda Yanlış Anlaşılmaktan! Her şeyden Ama Her şeyden Sıkıldımmm!
Anlıyamıyorum Ben Bir Türlü!
Acaba Cinayet Romanları Yazanlar Hep Katil mi!? Ya Soygun Filmleri Yapanlar, Onlar da Soyguncu mu Yoksa!?
inanamıyorum Ben Yaşadıklarıma ve Yaşatılanlara! Değil Dilim, Nutkum Tutuldu Artık! Tek Kelime Çıkmaz Kalemimden! Çıkamaz...!!!
Bu Son Çıglık, Benden Yana...!
Son Haykırış...!
Kapatıyorum Sayfamı...!
Artık Bu Kadarı Fazla!
Taşıyamıyorsunuz Cümlelerimi...!!!
Anlıyamıyorsunuz Altındaki Acıları...!
Nasıl Anlamak istiyorsanız Öyle Anlıyorsunuz...!
Bu Son...!
Yazmaktan Vazgeçiyorum...!
Yazmaktan Vazgeçmekle Kendimden de Vazgeçiyorum...!
Çünkü Yazmaktan Vazgeçmek Kendimden Vazgeçmektir ve Kendime Vereceğim En Ağır Cezadır!
Ama Unutmayın ki...!!!
Uzun Bir Yolculuktur Hayat!
Başını Bildiğin Ama Sonunu Göremediğin... Yaşarken Türlü Acılar Çektiğin...
Kimi Zaman Umarsızca Sevdiğin Ya da Sevildiğin... Gelmeyeceğini Bile Bile Beklediğin..
Uzun ve Dikenli Bir Yoldur Hayat!
Çoğu Adımını Çıplak Attığın... Kanayıpta Yaralara Garkolduğun, Ama Umduğun, Ama Umut Ettiğin...
Yoksunluğuna Hayıflanırken Sevginin, Bulduğunda Kaybettiğin...
Uzun ve Yorucu Bir Yoldur Hayat!
Çekilesi Zamanlarda, Çilesi Bitmeyecek Bir Gezi... Hem Heyecan Yaptığın, Hemde Kahrolduğun..
Uzun Bir Yolculuktur Hayat!
Sonunda iki Avuç Toprakla Gittiğin...!!
çekilmez bir adam oldum yine
Uuykusuz, aksi, lanet
bir bakıyorsun ki ana avrat söver gibi
azgın bir hayvan döver gibi
o gün çalışıyorum...
sonra birde bakıyorsun ki
ağzımda sönük bir cigara gibi tembel bir türkü,
sabahtan akşama kadar sırt üstü yatıyorum ertesi gün
ve beni çileden çıkarıyor büsbütün
kendime karşı duyduğum nefret ve merhamet
çekilmez bir adam oldum yine
uykusuz, aksi, lanet
yine her seferki gibi haksızım
sebep yok olması da imkansız
bu yaptığım iş ayıp rezalet
fakat elimde değil
seni kıskanıyorum.
anlatmak istedikçe her şeyi birden yitiriyorum
bir kutupyıldızı bir ben bir dinmeyen ağrılarım
yapayalnız kalıyorum birden güzelim
ve müthiş ağlamak istiyorum
gecenin kanatları kırık bir saati var bilmem bilir misin
ölüm korkusu alkol gibi yayılır damarlara
sakın o saatte sokaklara çıkma
denize bakma
karanlığa
yıldızlara bakma sakın
o saat
işte güzelim o saat
ölüm, o ateşkuşu
ölüm; o mavidüğüm
denizkızlarının türküsünü söyler
ben yalnızım
orkestrada kırık bir saz
kanayarak koşan bir kurt
yüreğim dağbaşında unutulmuş vakur bir bayrak yırtılırcasına
bir kutup yıldızı bir ben bir dinmeyen ağrılarım
çiftleşen kuşların böceklerin insanların yalnızlığı
ve müthiş ağlamak istiyorum
Damla damla birikti karanlıklar bitimsiz oldu sonra...Çıkmaya çalıştım bu dipsiz kuyudan.Tutundum yanlara çekmeye çabaladım kendimi yukarıya
Yapamadım...
Daha düşüşüme anlam veremiyorum.buradan nasıl çıkarım?
Çarpıp çıktığın kapı aralığında tutsaktım en son...Mevsim değişti sandım. meğer sana üşümüşüm. Sonra efkar bastı evi dağıttım biraz ortalığı...Baktım yalnızlık boyumu aşmış. bende anılarla vedalaştım.
Her vedada ölür mü bir parçası insanın?
Ölürmüş...
Mevsimlerde hazandı ama yapraklar düşmemişti daha.
Ellerimde bir terk ediş mıhlandım sokağa...
Buruk bir gidiş duruyordu orta yerde ve ben kabullenmiyordum.
Koşar adım geçtim ışıklı caddelerden sokağının dönemecine kadar soluk bile almadım sana gelirken.Kapıyı açınca gördüm seni -belki görmesem daha iyiydi-
Gidiyorum diyordu gözlerin ve ben durduramıyordum bakışlarını...
Mevsim sana ayazdırüzgar birbirine kattı ortalığı...
Uğultusu sağır etti kulakları bense duymuyordum kendi çığlığımı haykırmaktan
Sen duyuyor musun?
Yerle bir oldu eşyalar hepsi birer birer attı kendini yere.Benim gibi...
Engel olmak istemedim gidişine hiçbenim korkum kendime...
Debeleniyor aramızda ayrılık kal diyeben onu çekiyorum yolundan...
Kendime bavulunda yer ararken yakalıyorum benive utanıyorum
Firar saatlerime saklanıyorum sonra usulca alıkoyuyorum bedenimi ayaklar altından...
Tek kelime etmesen de anlaşılır sözlerin.Bir eksiliş oluyorsun ses etmeden ömrümden...
Hadi vedalaş kendinle içimde
Bir güle güle yok mu bana
Y(Ç)ok mu?
Yaprak misali düştüysem baş aşağı
Ve tutunamadıysam
Hatta ağladıysam bir yandan
Gücüm yettiğince bir hevesle kaldırdıysam başımı
Son seslenişiydi bu nefesimin
Sana dairliğimin son perdesiydi...
karanlığın insanı delirten bir ihtişamı vardır
yıldızlar aydınlık fikirler gibi havada salkım salkım
bu gece dağ başları kadar yalnızım
çiçekler damlıyor gecenin parmaklarından
dudaklarımda eski bir mektep türküsü
karanlıkta sana doğru uzanmış ellerim
gözlerim gözlerini arıyor durmadan
neredesin?
Attila ilhan
neden ağladığımı bilmiyorum, diyorsun
çünkü birşeyler değişiyor içinde
kendini ikna etmiyor düştüğün boşluk
bildiklerin başkalaşıyor gözlerinin önünde
yabancılğı öğreniyorsun
gece söndürür hayalet olmaya yetmeyenlerin ışığını
güçlü olmaya benden daha çok ihtiyacın var
çünkü haksız olduğunu
kalbinin bir yerinde biliyorsun
gündüzün kepenklerinde duyduğun güven
çelimsiz gölgelerin fısıldadığı
küçük sırlarla büyüyorsun
zamanın ve
aynanın önüne bırakılmış
kısa bir mektup bu
belki çok sonra anlayacaksın içindekileri
yumulu göz kapaklarımın içindesin sevdiceğim
yumulu göz kapaklarımın içinde şarkılar
şimdi orda herşey seninle başlıyor
şimdi orda hiçbir şey yok senden önceme ait
ve sana ait olmayan
nazım hikmet
1923`ün ılık bir ekim sabahında
kayaların toprağa dikine saplandigi yerde dogdum
toprak anayla kaya babanın oğluyum ben
toprak anam sevgi dolu, bereket dolu
toprak anam sessiz, ama toprak anam dopdolu
toprak anam toprak anam anadolu
babamsa saği solu belli olmaz
bir gürledi mi yer yerinden oynar
göğsünde çatırdamalar olurmuş
onun için derdi, onun için sayısız irili ufakli
kaya parçaları vardır bu topraklarda
ve sen benim oğlum
ve sen kayaların oğlu
bu taşı toprağı birarada tutacaksin
kolay değil kayaların oğlu olmak
kuzeyden esen rüzgara
güneyden gelen kavurucu sicaga
karşı koruyacaksın onları
kolay değil, kolay değil
kayaların oğlu olmak
2023`ün ılık bir ekim sabahında
bacaklarimda hafif bir uyuşma ile uyandım
ve sanki yüz yıllıkk ulu bir çınar gibi
kök salmaya basladım o sabah
ve ilk kez sağımda solumda asırlardır
durmakta olan diger çinarları farkettim
doğudan hafif bir seher yeli yükseldi
ve asırlık çınarlar benide aralarına aldılar
ve 2023`ün ılık bir ekim sabahında
yeni bir kayaların oğlunun doğusunu
beraberce seyre koyulduk...
bir eylül dü başlayan içimde,
ağaçlar dökmüştü yapraklarını
çimenler sararmıştı
rengi solmuştu tüm çiçeklerin
gökyüzünü kara bulutlar sarmıştı
katar gidiyordu kuşlar uzaklara
deli deli esiyordu rüzgar
dağılmıştı yazdan kalan ne varsa
yaşanmamış bir mevsim gibiydi bahar
neydi o bir zamanlar
sevmişliğim, sevilmişliğim
o heyheyler, o delişmenlikler neydi
ne bu kadere boyun eğmişliğim
ne bu acıdan korlaşan yürek
ne bu kurumuş nehir; gözyaşım
önümdeki diz boyu karanlıklar da ne
ne bu ardımdaki kül yığını; elli yaşım
beni kötü yakaladın haziran
gamlı, yıkık eylül sonuma
bir ilk yaz tazeliği getirdin
masmavi göğünle
cana can katan güneşinle
pırıl pırıl engin denizinle girdin içime
çiçekler açtı dokunduğun
çimler büyüdü yürüdüğün
ve güller katmer oldu güldüğün yerde
başımda senin kuşların kanat çırpıyor şimdi
oldurduğun yemişlerin ağırlığından
dallarım yere değiyor
güneşi batmadan saçlarının
bir dolunay doğuyor bakışlarından
gün boyu senden bir meltem esiyor yanan alnıma
uykusuz gecelerim seninle apaydınlık
başım dönüyor, of başım dönüyor yaşamaktan
ölebilirim artık
ölme diyorsan; gitme kal öyleyse
sarıl sımsıkı, tenim ol, beni bırakma
baksana; parmak uçlarım ateş
lavlar fışkırıyor göz bebeklerimden
hadi gel, tut ellerimi, benimle yan
benimle meydan oku her çaresizliğe
benimle uyu, benimle uyan
birlikte varalım on üçüncü aylara... *
aşk mıydı o, aşkımsı bir şey miydi?
neydi çekip kendine, beni bağlayan
kanatan dudağımı, tenimi dağlayan
elleri ta içimde o dev miydi?
etime bir alev değmişçesine
nasıl da yakardı öptüğü zaman
bir su gibi akıp gitti avuçlarımdan
yorgunum şimdi bin yıl sevmişcesine
hani o yalnız benim olan gül, kırmızı
gözlerimin önünde açılan sonsuz bahçe
hani, o var olmalarımız öpüştükçe
o delice sürdürmeler yaşantımızı
hiç doymamak oysa, tene, kokuya, aşka
sarıldıkça güçlenmek, bütünlenmek
kudurmuş arzularla zamanı yenmek
ve en kuytularda buluşmak korka korka
kimi gün utanmak otlardan, çimenlerden
kimi gece mıhlamak gölgemizi duvara
varmak için o sevgiyle açılmış kollara
apansız düşmek yükseklerden bir yerden
oydu işte alıştığım, özlediğim şimdi de
sevgice bir tutku, aşkımsı bir yakınlık
avunmak... Kırık dökük anılarla artık
kimbilir? o geceler yaşanmadı belki de.
baharı hissedemediğim,
kaygımı salamadığım dünyam,
yorgun sözleri süzüp elime ,
taş atıp, vurduğum sokaklar elveda.
yamaçlarında yüzdüğüm seyhanım,
kavgasında büyüdüğüm mahallem, elveda
okey taşlarının, tavla zarlarının,
müzik fonu oluşturduğu her insan
gözlerimi yaşartan şerefsiz,
ve dudaklarımda dans ettiğim sevgilim elveda.,
büstünü parçalayıp insanlığın
samimi gülüşleri savurdan dudak
ve yol geçen hanına dönüşen
bu sanat, bu edebiyat elveda
güneş, güneş yakalanacaksa eğer
sana söz veriyorum
kopartıp her bir ışının,
her bir rengini sunacağım sana.
ve şuna inanki sevgilim şuna inan,
diyeceğim merhaba... *
desem ki
desem ki vakitlerden bir nisan aksamıdır
ruzgarların en ferahlatıcısı senden esiyor
sende seyrediyorum denizlerin en mavisini
ormanların en kuytusunu sende gormekteyim
senden kopardım ciceklerin en solmazını
toprakların en bereketlisini sende sürdüm
sende tattım yemislerin cümlesini
desem ki sen benim icin,
hava kadar lazım,
ekmek kadar mubarek,
su gibi aziz bir seysin;
nimettensin, nimettensin.
desem ki...
inan bana sevgilim inan
evimde senliksin bahcemde bahar
ve soframda en eski sarap
bırak ben soyleyeyim guzelligini,
ruzgarla nehirlerle, kuslarla beraber.
gunlerden sonra bir gun,
sayet sesimi farkedemezsen
ruzgarların nehirlerin ku$ların sesinden,
bil ki ölmüsüm.
fakat yine uzulme musterih ol
kabirde böceklere ezberletirim guzelligini
ve neden sonra
tekrar duyduğun gün sesimi gök kubbede
ki mahser günüdür
ortalığa düşmüşüm seni arıyorum..