yazar olarak anlatımına eleştiri getiremeyeceğim propagandacı. kapital düzeni kötünün iyisi görmüş ve "oturun oturduğunuz yerde" diyerek komünizmi lanetlemiştir.
okuduğum 2 kitabından sonra (1984 ve hayvan çiftliği) kendisinin sosyalizm ve komünizm düşmanı aymaz bir liberal mi yoksa tamamen sovyetler birliğindeki uygulamalara tepki gösteren gerçek bir sosyalist mi olduğu çelişkisinde kaldığım yazar.
orwell'i kendi çağında sui generis kılan sanat ve propagandayı birbiri içersinde eritmesidir, bu minvalde yaratıcı anlatım ve ifadenin bu iki karşıt formu arasındaki kurduğu dengedir. bu bilhassa papazın kızı isimli romanın girişindeki cümlelerden anlaşılabilir girişte kullandığı "purple passage"lar bunu tanıtlar;
misal burmese days'in giriş cümlesi ele alındığında;
"occasional faints breaths of wind, seeming cool by contrast, stirred the newly-drenched orchids that hung from the eaves. beyond the orchids one could see the dusty, curved trunk of palm tree, and the then blazing ultramarine sky".
orwell "why i write" isimli makalesinde sesi için kullanılan kelimelerin oluşturduğu "purple passage"lar ile dolu naturalistik romanlar yazmak istediğini belirtmiştir zaten yukarıdaki alıntıda da bu görünmekte: "newly-drenched orchids", "blazing ultramarine sky" gibi.
orwell'ın en çok bilinen eserleri kabaca özetlersek 1984 ve animal farm'dır. bunların dışındaki eserleri genellikle gözardı edilmiştir[türk okuyucusu tarafından] aslında anlatısal açıdan incelendiğinde oldukça dikkate değer eserleri mevcuttur diyebiliriz. [konuya girmeden önce şunu vurgulamak gerek ki; orwell'ın orwell yapan değerlerden birinin politika ve sanat arasında kurduğu dengedir] dikkate alınması gereken eserlerden birisi de clergyman's daughter[papazın kızı] isimli eseridir. ama bu eserde ulysses ile hemen hemen birbirine çok benzer bir nighttown sahnesi bulunmaktadır. bu sahne romanın pratogonisti dorothy'nin Trafalgar square'da geçirdiği gece ile ilgilidir ve ulysses'in de oldukça benzer sahnesi bulunmaktadır. hatta bu yüzden orwell bir çok eleştirmen tarafından joyce taklidi yapmakla suçlanmıştır.
aslında biraz irdelendiğinde bunun haksız bir eleştri olduğu farkedilebilecektir. sadece "stage direction" olarak benzerlikler olduğu kesin fakat bundan ötesinin varolduğuna inanmak zor;
DOROTHY [to Mrs McElligot]: Look at us all! Just look at us! What clothes! What faces!
MRS BENDIGO: You're no Greta Garbo yourself, if you don't mind my mentioning it.
MRS WAYNE: Well, now, the time DO seem to pass slowly when you're waiting for a nice cup of tea, don't it now?
MR TALLBOYS [chanting]: For our soul is brought low, even unto the dust: our belly cleaveth unto the ground!
CHARLIE: Kippers! Perishing piles of 'em! I can smell 'em through the perishing glass.
GINGER [singing]:
But I'm dan-cing with tears--in my eyes--
'Cos the girl--in my arms--isn't you-o-ou!
[Much time passes. Five strikes. Intolerable ages seem to pass. Then the door is suddenly wrenched open and the people stampede in
to fight for the corner seats. Almost swooning in the hot air, they fling themselves down and sprawl across the tables, drinking in the heat and the smell of food through all their pores.]
misal yukarıdaki pasajda "people" kelimesi incelendiğinde herhangi bir sıfat tarafından zenginleştirilmemiştir. daha şefkatli yazar bunu wretched ya da exhausted şeklinde bir ekleme ile zenginleştirebilir ya da daha farklı sıfatlar ile tezyin edebilirdi ve işin içine biraz duygu katabilirdi. fakat joyce'ın da benzer parçasında bu hissizliği duyarız. daha çok komik bir atmosfer hakimdir. fakat daha ilerki bir bölümde bilhassa dorothy'nin durumu betimlenirken sıfatlar ve ürettikleri pathos tüm gücü ile geri dönmüştür[So she stayed in London, and became one of that curious tribe, rare but never quite extinct--the tribe of women who are penniless and homeless.. ]
bu önceki pasajın duygusuzluğu, sürreal kaosu ve kakafonisi ile bir karşıtlık yaratabilmiştir. önceki pasajda ifade edilen duygusuzluğun yerine sempatik anlatıcı normatif ingilizcesiyle tekrar sahneye çıkması ise joyce'un apolitik artistik uzamının bilinçli olarak ihlal edilmesidir. çünkü joyce'un polifonik söylemlerinin okuyucu üzerindeki etkisi sürreal ya da sanrısaldır. bu tip bir anlatımla oluşturulan sıradan/olağan olanın fantastik olana dönüşümüdür. orwell'ın yukarıda ifade ettiğimiz karakterleri ise joyce'ın karakterlerinden dana sıradandır, bununla birlikte authorial ses'in geri dönüşü ise sıradan/olağan hissini güçlendirecek bir niteliğe haizdir. orwell'ın sosyalist propagandayı romana monte etmesi ve buna bağlı olarak da sürreal ve olağandığının karşısına gerçek ve sıradanı koyması onun sosyo politik estetiği ile oldukça uyumludur. bunun için orwell'ın bir ayağı her zaman gerçek üzerine basar. [bu ise desteğin bulunduğu sol ayağıdır]
kendisine antikominist yakıştırması yapanlar vardır. fakat bu oldukça gülünçtür. çünkü kendisi zamanında ispanya iç savaşında faşitlere karşı savaşmış ve vurulmuştur. onun eleştirdiği bizzat komünizm görünümlü faşizmdir.
marksizm i eleştiri noktasının fikir planında henry bergson edebi planda pratik açısından george orwell ve alexander isayeviç soljenstin açık ara öndedir. en meşhur anti sovyetiklerden biri.
"Milliyetçi, kendi tarafınca girişilen katliama karşı çıkmamakla kalmaz, ayrıca bunları hiç duymamak gibi müthiş bir yeteneğe de sahiptir." demiş büyük yazar.
bbc radyosundaki günlerinde hitler in kavgam adlı kitabından alıntılar yapmış olan yazardır. bunun üzerine şu olay gelişir; savaş devam etmekte. ama orwell ve arkadaşı kitaptan yaptıkları alıntı için hitler e telif ücreti ödemek konusunda ısrarlıdır. iki ülke arasında ne diplomatik ne de başka türlü bir ilişki olmadığından kolay olmaz bu isteklerini gerçekleştirmeleri. günlerce düşündükten sonra parayı norveç hükümeti üzerinden ödemeye karar verirler ve gerçekleştirirler isteklerini.
animal farm adlı kitabı ile bazı gerçekleri gözler önüne koymuş sosyalist yazar. sosyalizm adı altında dönen oyunları, gerçek bir sosyalist olarak eleştirmeyi kendine görev bilmiş insan. ingiltere adına sömürge polisliği yapmış, orada dönen oyunları gördükten sora polisliği bırakmış, dokuz köyden de kovulan doğrucu.
kitap okumaya kararlı kararsız başlıyorum sayfaları çevirmeye. içimde savaşlar çıkadursun dışım kaynıyor bu sıra. üstelik savaş kaldıramıyorum birden fazla. bilerek yine de açıyorum, yine de düşmanlarımı tetiklerdiğini biliyorum düşüncelerimin. bir iç savaş için söylenilebilecek çok şey var aslında. kan yok, silah yok, asker yok... bir iç savaş için söylenilebilecek çok şey yok aslında, sadece: "düşünmek suçtur buralarda." diye ilştirilebilinir bir kenara ve bir iğneden çok bir düş kırıntısı kullanılabilinir bu hususta.
sayfaları çevirmeden okumam gerektiğini anlamsızca bakan hislerimden anlamıştım kitaba zira oldukça manasız geliyordu bir kaç saman parçasını ritmik hareketlerle çevirmek bana. daha fazlasını vermeliydi ama içimde bir savaş gittikçe alevlenmekteydi. düşündükçe boğulacağımı biliyor olmak düşünmekten alıkoyamıyordu beni, "zor iştir düşünmek, bu yüzden az kişi düşünür" diyen adamdan ben hiç haz etmemiştim ki. asker yoktu ama ayak sesleri vardı içimde yankılanan, silah yoktu ama durmadan patlayan bir şeyler vardı o an.
önsöz'ü atlamam gerektiğine çoktan karar vermiştim bile. kimsenin bana bir at gözlüğü takıp dşüncelerimi daraltmasına ihtiyacım yoktu o sıra, zaten bir iç savaş esir alıyordu aklımdakileri usulca. çevirdim sayfaları yavaşça, ses çıkarmalarını istemiyordum zira. aklımda büyüyordu sesler, büyüyordu düşünceler. bir gün sığmayacağını biliyordum içimdekilerin aklıma, bu yüzden durmadan yazıyordum aslında.
sonra çevirdim sayfayı isteksizce, yalnızca bir cümle okudum düşünmeden önce:
"düşünce suçu ölüm tehlikesi yaratmaz, düşünce suçunun kendisi ölümdür."*
1984 ve hayvan çiftliği kitaplarını sscb yi görmeden yazmıştır. antikomunistlerin sıkça başvurduğu bir yazardır, lakin bu 2 kitapta romandır, kurgu yani.
zamanından önce, yerinde tespitler yapmış yazar. bin dokuz yüz seksen dört kitabında, düşünsel gerçekliğe yapmış olduğu vurguyla, tam onikiden vurmuş yazar...siyah beyaz ayrımı, çiftdüşün...
bilinçlenmeden baş kaldırmayacaklar,
baş kaldırmadan bilinçlenmeyecekler.
1984 deki bu paradoksuyla beni benden almış ingiliz yazar.
şayet 1984 olsun hayvan çiftliği olsun kör umutsuzluk örnekleridir, insanlar için bir çıkış, kurtuluş umudu yoktur, eğer tünelin ucuna ufak bir gaz lambası asabilseydi (yada assaydı) bu yüzyılın en iyi romancısı olması kaçınılmazdı.
ama yine de 1984 ivedilikle edinilip, okunmalıdır.
bunca kitap okumama rağmen çok geç tanıştığım ama hızla tüm kitaplarını okumakta olduğum yazar.
başladığınız zaman tıkır tıkır okunuyor bu adamın kitapları, zerre sıkmıyor.