yıllardır televizyonda, derste duyduğumuz kelimeler bütünüdür gelişmekte olan ülkeler. ancak bunların bir türlü gelişememesi insanı düşündürmüyor değil efenim. acaba sorun o ülkede mi? yoksa onun gelişmesini engelleyen gelişmiş ülkeler mi var? ilginçtir.
öncelikle gelişmekte olan ülke tanımını yapalım; gelişmekte olan ülke kavramı, 3. dünya ülkesi, gelişmemiş ülke kavramlarının biraz yontulmuş halidir... bu gelişmekte olan ülkeler olarak lanse edilen ülkelerin gelişmemiş ülkelerden tek farkı biraz daha modernize edilmiş olmalarıdır...
bir ülkenin gelişmiş ülke olabilmesi için, sağlam bir ekonomiye, sağlam bir sanayi gücüne ihtiyacı vardır...
dünyada sağlam ekonomisi ve sağlam sanayisi olan ülkeler baktığımızda, ekonomi olarak; liberal sistemi benimsemiş olan ülkelerin olduğunu görüyoruz. peki bu gelişmiş ülkeler nasıl gelişmişler?
sanayi devrimini gerçekleştirmişler, yavaş ve emin adımlarla ilerlemişler... 1929 ekonomi buhranından sonra adımlarını daha sağlam atmışlar... çeşitli evrelerden geçerek, liberal ekonomi sistemini yaratmışlar... serbest piyasa ekonomisi yaratmışlar... açık pazar ekonomisi yaratmışlar... bakmışlar ki; artık kendi sınırları bu ekonomi sistemi için yetersiz olmaya başlamış... pazarın genişlemesi gerekliymiş... bunun için de türkiye gibi kapalı ve milli ekonomileri olan ekonomilerin açılmasını, kapalı ekonomilerin liberal politikalar gütmesini öğütlemişler... dünya bankası ve imf de bu politikayı desteklemiş ve arjantin, brezilya ve türkiye gibi ülkeler tepeden inme, imf ve dünya bankası güdümlü liberal politikalara başlamışlar... türkiye 24 ocak 1980 tarihinde aldığı kararla liberalizasyon politikalara başlamış ve paramız devalue edilmiştir. tabi bu tepeden inme liberalizasyon politikaları, sancı yaratmış türkiye'de... 1983 bankerler krizi, 1994 döviz krizi ve 5 nisan kararları, 2000 ve 2001 finansal piyasalar krizi takip etmiş bu süreci... türkiye liberal politikalarda rahat davranmış, yüksek faiz uygulamaları güdülmüş... yüksek faiz verilerek, tabir-i caizse yastık altı paraların ekonomide dönmesi amaçlanmış... böylece ekonomide fazla para dönünce ekonominin büyümesi sağlanacaktı... halk da kısa vadeli paralar yatırarak, aylık faiz geliri elde etmeye başlamış... türkiye bunu yaparken imf'ye güvenmiş, bankalara birçok yetki verilmiş, kredi sağlanmış... banka mudilerinin hesapları devlet garantisi altına alınmış, bankalar da bu devlet garantisine güvenerek rahat davranmışlar, risk almışlar...
1980'den önce ithal ikameci ekonomi politikası güden türkiye -ne kadar ihracat o kadar ithalat- 1980'den sonra bu sınırlandırmayı kaldırınca, cari açık ortaya çıkmış... yüksek faiz yabancı yatırımcının iştahını kabartmış.. türkiye'ye giren yabancı para sıcak para olarak kalmış... yatırıma dönüşmemiş...
türkiye bir tarım ülkesiyken sanayi ülkesi olmaya çalışarak yanlış bir politika gütmüştür, halbu ki; yapılması gereken, tarımın sanayileştirilmesidir... çünkü ağır sanayi yavaş yavaş oluşacak bir sektördür...
gelelim başlığımızı tam olarak ifade etmeye; gelişmekte olan ülkelerin hepsinde imf politikaları uygulanmıştır, birçoğunda hala uygulanmaktadır... imf politikaları, ülkede gsmh'yi arttırır, kişi başına düşen milli gelir artar... ancak bu artış asla bir ülkeyi gelişmiş ülke konumuna getiremez... çünkü; imf politikaları baktığımızda gelişmiş ülkelerle bu gelişmekte olan ülkeler arasındaki makas aralığını korur. örneğin, 1995'te gelişmekte olan bir ülkenin kişi başına düşen milli geliri 2000 dolardır. aynı yıl gelişmiş bir ülkedeki kişi başına düşen milli gelir 25000 dolardır, 2007 yılında gelişmekte olan ülkemizin milli geliri 7000 dolar olmuştur, demek ki; yaşam standardı artmıştır, 5000 dolarlık bir kazanım olmuştur. ancak yine aynı gelişmiş ülkemizin 2007'deki milli geirine baktığımızda 30000 dolardır. yani aradaki 23000 dolarlık boşluk aynen devam etmektedir, gelişmekte olan ülkemiz aslında bir arpa boyu yol kate edememiştir... yerinde saymıştır... işte bu sebepledir ki; gelişmekte olan ülkelerin hemen hepsi, gelişmekte olan ülke sınıflandırmasından, ülkelerine has ekonomik politikalar ve sistemler geliştiremedikleri müddetçe kurtulamayacaklardır...
ülkemizdeki; 1983 bankerler krizi, 1994 döviz krizi, 2000 ve 2001 finansal piyasalar krizi hükümetlerin başarısız hamlelerinin yanında aslen liberal politikaların tepeden inme kararları ile oluşmuştur... 1994'te tansu çiller imf politikalarını uyguluyordu, 2000 ve 2001'de bülent ecevit ve şu anda tayyip erdoğan imf politikalarını uyguluyor... paramız aşırı değerli, ekonomimizi şu anda ayakta tutan yegane şey de sıcak para... yani 2007 seçimlerinden sonra oluşacak bir ekonomik kriz, o dönemki hükümetin değil, imf politikalarının sonucudur... bu bir süreçtir... şöyle ki; türkiye 4 ciddi kriz yaşamış, 1983, 1994, 2000 ve 2001 yani; 1983 ve 1994 arasındaki iktidarlar türkiye'de başarılı olmuştur diyebilir miyiz? ya da 1994-2000 yılları arasında iktidara gelen hükümetler başarılıdır diyebilir miyiz? bu yıllar arasında kriz olmamış.. yani 2008 ya da 2009'da oluşabilecek olası ekonomik krizlerde "vay be akp döneminde kriz olmadı" diye değerlendirmek oldukça sığ düşüncelerin ürünü olacaktır. bu olayı deprem gibi düşünün... on yıllarca, yüz yıllarca biriken bir enerji bir anda çıkıyor ve yıkıyor... ama o onyıllar arasında insanlar hayatlarına devam ediyorlar... 1994 krizinde önceki hükümetlern, 2000, 2001 kirizlerinde de önceki hükümetlerin sorumluluğu vardır... önümüzde oluşacak olası krizde veya krizlerde de bundan önceki ve şu anki mevcut hükümetin de sorumluluğu vardır... bu ülke için kim milli fakat dışa açık bir ekonomi yaratamıyorsa, liberalizasyon hareketini ülkeye uyarlayamıyorsa, bunların hepsi sorumludur...
sonuç olarak krizler belli süreçlerin sonucudur... imf ve dünya bankası politikaları ile gelişmekte olan ülkeler, gelişmemiş ülkeler olarak kalacaklardır.
ülke kaynakları sorunsalıdır esasında. efenim bu ülkelerin genellikle zengin kaynakları mevcuttur, her türlü ilerleme için yeterli gücü ve kaynağı elinde bulundurur. ama gelin görün ki gelişmiş toplumlar bu kaynakları kullanmanıza razı olmaz, eğer birde türlü nedenlerden dolayı onlara bağlıysanız işiniz zordur işte burda kendine güvenen, aklı başında bir devlet adamına ihtiyaç vardır ki bu nitelikteki kişileri bulan devletler hendeği atlayarak gelişmiş toplumlar statüsüne girer veya kaynaklarını düzgün şekilde kullanarak kendine yetebilen bir toplum haline gelir. bulamazsa ne mi olur? örneğinin sınırları içinde olduğumuz türkiye olur.
bu ülkenin en önemli sorunu terörizmdi zamanında. terörizmin bu ülkeye nekadara mal olduğu açık bir gerçektir ve oraya harcanan paralar belgeleriyle kanıtlanarak hesaplandığında 250 - 300 milyar dolar civarındadır. bu bir gerçektir. artık bunu kabul etmek lazım. ülkemizin borç batağında olmasının temel nedeni budur. imf ve dünya bankasından alınan paralar buraya harcanan paraların yerini doldurabilmek için yani bir nevi ikame olarak alınmıştır.
biraz daha geniş düşünmek lazım. elbette ki imfnin, dünya baknasının uyguladığı faizler de bunda etkilidir ama sorunun temeli terörizm denen illettir.
gel gelelim asıl konuyo. biz gelişmekte olan ülkemiyiz? burada önemli olan gelişmişlikten kasıt nedir? kültürel bir gelişmişlikten bahsediyorsak eğer dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biriyiz, zamanında gelişmişliğin nedemek olduğunu dünyaya öğreten biziz. ekonomik yönden sorarsanız bence gelişmiştik!! ama son 20 - 25 senede çok geri gittik ve neredeyse gelişmemiş ülkeler seviyesine inmek üzereydik ki hükümet bu gerilemeyi durdurmayı başardı. şimdi temennimiz, dış devletlere ve kurumlara bağımsız, ekonomik yönden muassır bir medeniyet olmayı başarmaktır.
onlara "gelişmekte olan toplumlar" sıfatını veren devletlerin işidir. geliş sözcüğünü gelişmiş haline getiren -miş ekini oraya yerleştirmek de o devletlerin insiyatifine kalmıştır ne yazık ki...
"ey zavallı milletim dinle! şu anda hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. çünkü ey milletim , senin hakkında , az gelişmiştir , geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor . ey sevgili milletim! neden böyle yapıyorsun? neden az gelişiyorsun? niçin bizden geri kalıyorsun? bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için utanmıyor musun? hiç düşünmüyor musun ki , sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden , biz de istediğimiz gibi ilerleyemiyoruz . bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz . fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece klüplerinde içtikleri viski zehir oluyor . zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için , küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar .
ey şu fakir milletim! aslında seni anlatmıyoruz . sefil ruhlarımızın korkak karanlığını anlatıyoruz . işte onun için sana yanaşamıyoruz . senin yanında bir sığıntı gibi yaşıyoruz . hiç utanmıyor muyuz? hiç utanmıyoruz..."
dışa bağımlılık ve üretimde gerekli yan parçalar ve yan sanayii parçalarının ülke dışından gelmesi yani her alanda dışa bağımlılık olması başlıca nedenidir.
matematik alt yapısı olmayan,
dinin ve feodal ilişkilerin yoğun olduğu,
siyeseti hep aynı kesimlerin yaptığı,
ara sıra darbelerin olduğu,
imf'ye bir hayli borçlu olunan ülkelerin içinde bulunduğu çıkmazı anlatan durumdur.
trafik kazaları katliam gibidir.
en küçük sarsıntıda binlerce kayıp verilir.
bir yıldaki töre cinayeti sayısı bir avrupa ülkesindeki ölümler toplamına denktir.
bol sayıda üniversite bulunmakla beraber bilim üretilmez.
insan yaşamı ucuzdur.
gelişmiş ülkelerde adına istikrar denilen kavram bu ülkelerde bulunmaz azer bülbül'ün şarkısına benzer yaşam "her an herşey olabilir".
yöneticilerin, kısa vadeli planlar ile gelişmenin süreceğini düşünmeleri.
toplumun gelişmek konusunda lokomotif gördüğü şeylerin fiziki büyüklükleri ile doğru orantılı olması.
elbette bu boy/işlev paradoksu ile eşdeğil ama işlevsiz olanın da boyutu pek önemli değil.
her ne ise toplum gelişemediğini idrak ettiğinde bu sınıftan çıkmak üzere olduğunu anlayacak ancak inanmak istemeyecektir.
çünkü ona inanmaması, aksine " toplumun idrak edemediği bir gelişmişlik" olduğunu söyleyen yöneticilere inanmak daha kolay gelecektir. kendini iyi hissettirir hatta.
bu tren kaçarken arkasından bakan toplum, aslında o trenin gitmediğini sanacak bir süre sonra onun tren değil belkide hyper loop un tüplerinden biri olduğunu bile idrak edemeyecektir.
elon musk bu vakumlu tüpleri düşünürken umursamayıp hızlı trene yavaş ray ile devam eden toplumlar arkasından bakamayacakları bir toplum olacaklardır.