insanlar, bir şekilde içinde bulunduğu durum, zaman ya da mekandan sıkılan bir canlıdır. Mesela ben Çocukken hep bir olayım olsun isterdim. O zamanlar okuduğum roman karakterlerinin problemlerine benzer probemlerimin olmasını ve ben de o problemlerin çözümü için çabalamak isterdim. Çocukluk işte. Halbuki hiçbir roman karakterinin ne acıkmak, ne duş almak, ne oyun oynamak, ne de fatura ödemek gibi insani ihtiyaçları yoktu. onların acılarının yanında benim acılarm lüzumsuz ve yavandı.
Ama büyüyor insan. Büyüdükçe anlıyor bunları ve her türden insanı anlayacak kapasiteye geliyor. anlıyorum ben hepsini. Yaşamak varken, bilinmezlik varken intihar etmek isteyenleri de anlıyorum. Ya da anladığımı varsayıyorum. yağlı urganı boynuna geçirip sandalyeye tekmeyi basanları, glock'un namlusunu ağzına sokup tetiğe asılanları, jiletle bileklerini dik kesenleri, çok yüksek bi yerden aşağı atlayıp zeminle öpüşenleri. her birini.
onların eyleme döktükleri şeyi ben bunca yıldır dökemediğimden olsa gerek. düşüncede kusursuz gelen bu eylemin pratikte sırıtacağını hissettiğimden ya da. aslında benim telaşım şıklıkla. ağıza sokulup çekilen bi' tetikten sonra dağılmış bir kafatası ve yüz neye yarar? kim ibret alır böyle bir ölümden, kim ilham alır? kötülükten, vahşetten, terörden ve acıdan ilham alınsaydı eğer, bu boktan dünyanın çoktan şirinler köyüne dönmüş olması gerekirdi.
şıklıktan beslenmeli bence her şey. ölüm ve doğum mesela. savaş ve barış. sevgi ve şefkat. şehvet.. Çünkü şıklıktan yolu geçmeyen hiçbir şey onurlu gelmiyor bana. acizlikten kaynaklı bir ölümdense, doyum sonrası gerçekleşen gerçek bir ölüm daha asil geliyor bana. Doyumsuzluktan kaynaklı bir öfkedense, doyumdan dolayı gerçekleşen bi' sancı daha manalı.
Mesela ölüm düşüncesi gündüzleri gelmez aklımıza genelde. Bu yüzden ölüme karanlığı yakıştırdım hep. bir kadına en çok beyazı yakıştırdığım gibi. aşka gök mavisini yakıştırdım, şehvete kırmızıyı.
hayata ölümü yakıştıramadım ama hiç. aşkın kapısına gittim Kendimi bırakarak. aşık olunan kişiyle beraber kahvaltı yapmayı düşündüm. Film izlemeyi, film izlerken abur cubur yemeyi ve öpüşmeyi.. Sevişmeyi düşündüm onunla, tenine dokunmayı, beraber uyumayı, uyanmayı.
sonra intihar edenleri düşündüm. beraber film izleyecek bir sevdikleri olmayanları, ölümcül bir hastalığa yakalanmış kıvranırken yalnız kalanları/bırakılanları, aşkla kavrulurken doya doya öpüşemeyenleri.. Ve hayatın adil olmadığını büyüdükten sonra anladığında, Çocukken okunan romanlardaki karakterlerin o sorunları senin için bi anlam ifade etmemeye başlıyor artık. Çünkü içinde bulunduğumuz hayat çok gerçek ve katı. O yüzden eğer imkanlar varsa, çok geç olmadan yaşanılmalı.
bir şehir ansızın kaçar ellerimden;
ey gece! haşır neşiriz şimdi seninle;
bugün bahar değil
bugün güller açmayacak
daha neşeli olmayacak kadınlar
ağlaması kesilmeyecek bebeklerin
sen kucağında okşarken
güneşin saçlarını;
ben yüreğimin harap mahzeninde
gömülü kalacağım
bir tutam şiir ile.
şimdi nasıl sabah olacak;
ah anılar! tanrı bilir anılar,
yalınayak düşlerimizden
ve kaçamak bakışlarımızdan
sıyrılamayacaklar
ölümün rengi gözükecek şafakta
ey gece! bu hüzün saltanatı
al düşlerimde ki karboyu beyazı;
kirli sakallarımda bir iz bırak ellerinden
al bu terki diyarı ansızın kaçır;
saçlarıma dokunsun tanrının elleri
bir şafak ki turnalardan
ölümün tam 12 mil ardından!
bir şafak ki sabaha dek
çatlatacak meraktan!
beni kurtar bu hüzünden gece!
al ellerimi kavuştur ellerine
koy yüreğimi masaya;
sızlayan gözlerimi bırakma sakın!
rengimi sal gökyüzüne;
yarımasırlık düşlerimi sök benden!
o hiç göremediğim gülümsemeni bahşet;
al bu şiiri,
benden esirgediğin gökkuşağını unutma!
ama kurtar beni bu hüzünden..
Şehirlerarası gerçekleşen bir yolculukta sığmakta zorlandığım bir koltuğun içinde akan burnumla cebelleşirken eve dönüyor olmanın huzurunu iliklerimde hissediyorum.
...bana en çok koyan şey, bu bok yuvası dünyadan ayrılırken elini tutup gözlerine bakamayacak olmamdır. muhtemelen ellerini tutup gözlerine bakan ve saçının kokusunu hücrelerine kadar çeken bir başkası olacak! belki beraber olsaydık seni çok daha fazla sevecektim ya da hayal kırıklığına uğrayacaktım. belki hayalimde yarattığım kadını sende mevcudiyetlendirdim ve muhtemel mutsuz olacaktım.yine de hep alttan alta ''ben seninle mutsuzluğa da varım'' mesajını veriyordum ya sana... evet isterse sonunda hayal kırıklığı olsun tenim soğurken teninin sıcaklığıyla ısınmak isterdim.
Hani bir çizgi vardır hayatta yapabilmekle yapamamak arasın da, güçlü olmakla güçsüz olmak arasında, mutlu olmakla mutsuz olmak arasın da ve bunların tam ortası vardır hani şuan tam da ordayım! Korkuyla tereddüt hislerine hapsolmuş gibi yapabileceklerinin farkında olup amalar arasında gidip gelmek, çok saçmadır dimi işte bu saçmalığı yaşıyorum şuan da...
her gece defalarca ve devam eden her gece defalarca defalarca öleceğiz,sonra gün doğacak ve biz tekrar yosun tutmuş bedenlerimize dönüp küf kokulu odalarda geceyi/ölmeyi bekleyeceğiz.
Bir gun yağmur hafif hafif islatirken cebeci kampusune yuruyup orada oyle bir huzurla insanlari izlemiş bolca düşünmüş muzik dinleyip sigara içmiş ve bankta islanarak sabahlamistim.kendimi erzurumda olduğum kadar mutlu ve huzurlu hissettiğim tek gündü.