“Ben bütün insanlara hayranım Olric. Bütün satıcılar, biletçi yanlarından geçerken nasıl gülümsemek gerektiğini ve arkasından nasıl küfredileceğini biliyorlar.”
― Oğuz Atay, Tutunamayanlar
Küçük bir yaşama sığdırılmış ömrümüz;
Notlar tutmuşuz,''Sakın geç kalma eve erken gel bugün.''
Unutmuşuz derken,her geçen seneden sonra bir mum daha eksiltmeyi
(iyi ki doğdun!)
Ve ikimiz Güz Bahçeleri'nde durmuşuz,oo karede gülümserken siyah çerçeve.
Ben hasta bir adamım kötü bir adamım.Galiba karaciğerimden zorum var.tıbba saygım olmasına karşın bir kere bile doktora gitmiş değilim.
(bkz: yeraltından notlar)
Her yerde polis makinesine karşı yürümek istiyoruz. polis makinesini ve bütün kayıtlarını yok etmek istiyoruz. bütün dogmatik sözel sistemleri yok etmek istiyoruz. aile birimini ve onun kabilelere, ülkelere ve uluslara kanserojen bir madde gibi yayılımını kökünden yok edeceğiz. ailelerin, annelerin, babaların, polislerin, rahiplerin, ülkelerin ya da partilerin konuşmasını istemiyoruz artık. taşra ağzıyla söyleyecek olursak; yeterince saçmalık duyduk biz.
Ben de hepinizden farklı bir solucandım kim bilir?
Şimdi yarısı ezilmiş yerde yattığı için belli olmuyor. Diğer yarısını yerden kaldırmak için çırpınan Günseli'yi bile acıklı gözlerle izleyemiyor. Gözleri ezilen yarısında kaldı da ondan. Anlayışı da o yarıda kaldı, bütün ümitleri de yaşama isteği de, mühendislik diploması da, iyi durum kağıdı da, çiçek aşısı kağıdı da, altı tane vesikalık resmi de, isa sevgisi de, bilmem nesi de, yaratma hırsı da, bir türlü atamadığı değersiz evrakı da, Günseli'yi okşamak isteyen elleri, ona dokunmak isteyen derisi de hep ezilen yarısında kaldı. Bu yarısında sadece ölüm acılığı kaldı. Bu nedenle şimdiye kadar söylemek istediklerimizi kısaca özetlemek gerekirse, mezar taşına şöyle yazılması uygun düşer (yazı kabartma olmasın, uzaktan dikkat çeker): Şarkısı yarıda kaldı, aklı da karıda kaldı. Sebep olanların gözü kör olsun.
Isa kalabaliklari görünce dağa cıktı. Oturunca ögrencileri yanına geldi. Isa konusmaya baslayıp onlara sunlari ögretti:
"Ne mutlu ruhta yoksul olanlara!
Çünkü göklerin egemenligi onlarindir.
Ne mutlu yasli olanlara!
Çünkü onlar teselli edilecekler.
Ne mutlu yumusak huylu olanlara!
Çünkü onlar yeryüzünü miras alacaklar.
Ne mutlu dogruluga acıkıp susayanlara!
Çünkü onlara doyurulacaklar.
Ne mutlu merhametli olanlara!
Çünkü onlar merhamet bulacaklar.
Ne mutlu yüregi temiz olanlara!
Çünkü onlar tanrıyı görecekler.
Ne mutlu barışı sağlayanlara!
Çünkü onlara tanrı ogullari denecek.
Ne mutlu dogruluk ugruna zulüm görenelere!
Çünkü göklerin egemenligi onlarindir. "
"Benim yüzümden insanlar size sövüp zulmettikleri, yalan yere size karsi her türlü kötü sözü söyledikleri zaman ne mutlu size! Sevinin, sevinçle coşun! Çünkü göklerdeki ödülünüz büyüktür. Sizden önce yaşayan peygamberlere de böyle zulmettiler."
bu sevinçli, akıllı uslu insan sesleri arasında yalnızım. bütün bu adamlar, vakitlerini dertleşmekle, aynı düşüncede olduklarını anlayıp mutluluk duymakla geçiriyorlar. aynı şeyleri hep birlikte düşünmeye ne kadar da önem veriyorlar. bakışı içe dönük, balık gözlü, kimsenin kendisiyle uyuşmadığı adamlardan biri aralarına karışmayagörsün, suratları hemen değişir. - (bkz: jean paul sartre) (bkz: bulantı)
"işte Amok... evet Amok, şöyle oluyor: Bir Malezyalı, herhangi bir sıradan, kendi halinde adam içkisini içiyor... Ruhsuz, ilgisiz, donuk bir biçimde oturuyor oracıkta... tıpkı benim odamda oturduğum gibi... sonra ansızın ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor, sokağa fırlıyor... dosdoğru koşuyor, dosdoğru... nereye gittiğini bilmeden... Yoluna ne çıkarsa, insan olsun hayvan olsun, hançerini saplıyor, akan kan onu daha da çıldırtıyor... Ağzı köpürüyor, kudurmuş gibi uluyor... ama koşuyor, koşuyor, koşuyor, ne sağa bakıyor ne sola, acı acı haykırarak, elinde kanlı hançeriyle, korkunç koşusunu sürdürüyor... Köylerdeki insanlar o gelirken uyarmak için 'Amok! Amok!' diye haykırırlar ve herkes kaçışır... ama o, bunları hiç duymadan koşar, görmeden koşar, önüne çıkanı devirir... sonunda kuduz bir köpeği vururcasına vurup öldürürler onu ya da o, ağzından köpükler çıkararak yere yığılıp kalır..."
“insan kendi felaketini seçemez. Kendi felaketine aktif katılım içinde olabilir ama yine de onu seçemez. Yıkılmak için dizilen domino taşları gibiyiz. Biri gelir sana çarpar, seni yıkar ama onu da başka biri yıkmıştır. Biraz tepeden, soğukkanlı bir zaviyeden bakınca göze hoş gelen bir görüntü aslında. Kendi felaketinden bile zevk alabilirsin böylece. O felakette seni diğer insanlara bağlayan şeyi görürsün çünkü. Bu durumda herkes suçlu olduğuna göre hiç kimsenin suçlu olamayacağını anlarsın. Herkes birbirini yıkar. insana kim vurduya gitmek yakışır.”
"Hiçbir şeye inanılmıyorsa, hiçbir şeyin anlamı yoksa, hiçbir değere evet diyemiyorsak, her şey olanaklıdır, her şey önemsizdir. Ne evet kalır ne hayır, katil ne haklıdır, ne haksız. Kişi kendini cüzamlıların bakımına adayabileceği gibi, içinde insanlar yaklılacak ateşleri de tutuşturabilir. Kötülük ve erdem de birer rastlantı ya da gelip geçici birer istektir."
Camus - Başkaldıran insan
"Kimdir başkaldıran insan? Hayır diyen biri." (Camus - Başkaldıran insan)
"Köle adalet istemekle başlar, krallık istemekle bitirir işi. Şimdi de kendisi egemen olmalıdır." (Camus - Başkaldıran insan)
"Doğaya başkaldırmak kendi kendimize başkadırmakla birdir. Başını duvarlara vurmaktır. Öyleyse tutarlı olan biricik başkaldırı intihardır." (Camus - Başkaldıran insan)