--spoiler--
büyü de baban sana, büyü de büyü
büyü de baban sana, büyü de büyü
büyüyüpte 17ne geldiğinde baban sana idamlar alacak
büyüyüpte 17ne geldiğinde baban sana idamlar alacak
büyüyüpte 17ne geldiğinde baban sana idamlar alacak
büyüyüpte 17ne geldiğinde baban sana idamlar alacak
--spoiler--
...O sırada Nihat Toktaş, “hâkim nerede” diye bağırdı. Bir kenarda, başını iki elinin arasına almış, sözüm ona düşünüyordu. “Sürüklercesine getirdik, “bak” dedim, “aldığın kararın sonucu bu. ip Erdal’ın boynuna üçe yedi kala geçti, biz üçü on geçe aynı taksiyle geri döndük. Orada, merdivenin altında ağlayan bir yüzbaşıyı unutamıyorum, hem ağlıyor hem de bunun hesabı nasıl verilecek diye söyleniyordu...
Tam yılmaz özdilin ' adam' kitabında Erdal eren kısmını okurken sol frame e gelen başlık. Kitapta Erdal eren'in şarkıcı teomanla ve ODTü lü öğrencilerle çatışmada ölen Zekeriya önge yle akraba olduğu yazıyor.
devrimcilerin "karınca ezmez insanlar" olduğuna dair mitoloji oluştu galiba..bütün bu kafa karışıklığı deniz gezmiş için erdal eren için falan "karınca ezmemiş insanlar denmesiyle başladı sanıyorum. halbuki deniz gezmiş yada erdal eren 'in karınca değilse de epey bir karınca yiyeni haklama niyeti mevcuttu.
17 yaşında idam edilmemiştir bilakis infaz gerçekleştirildiğinde yaşı 19dur. ayrıca bir askeri şehit etmiştir ya da en azından bir askere ateş etmiştir.
büyümüş ve babası dolusuyla acılar almıştır erdal eren'e. yokluklar, bitmez işsizlikler, açlıklar almıştır aynı zamanda. baskılar, işkenceler, kelepçeler, gözaltılar ve idamlar almayı ihmal etmemiştir. hep büyüdüğü içindir.
otuz altı yıl önce, ressam katil haksızlık olmasın diye bir sağdan, bir soldan asarken, 13 aralık'ta da erdal eren'i asmıştır. sol görüşün önemli ismlerindendir.
Ankara Yukarı Ayrancı'da MHP gaziantep milletvekili cengiz gökçek'in evinin önünde sabah saatlerinde yaptıkları korsan gösteriye müdahale eden inzibatlardan er Zekeriya önge'yi sırtından vurarak şehit eden halkın kurtuluşu h.k. Silahlı militanı.
Olay esnasında elinde silahı ile suçüstü yakalanmıştır!
Avukatları idamını engellemek için 17 yaşında olduğunu iddia ettiler ancak adli tıp 18 yaşında olduğuna karar verdi.
Zamanın asla iyileştiremeyeceği yaralar vardır bu memleketin topraklarında.
Bazen ismi değişir, bazen cismi değişir, ama yaralar unutulmaz asla, kanar durur.
Ağustos’un son yaprağı da kopar takvimden ve Eylül girer, hava aldıkça sızlayan bir diş gibi…
Ben her Eylül’de boynuna darağacı asılan çocukları hatırlarım, son bakışı içimize oyuklar açan çocukları…
Sırtından çıkarıp attığın bir hırka gibi soyunabilir misin inancını, dinini, ırkını, etnik kimliğini, politik görüşünü?
Seni, bir diğerinden ayıran ne varsa hemen şimdi kurtulabilir misin ondan?
Sadece ‘insan’ olarak, hiçbir görüşün etkisi altında kalmadan yazalım gel bu yazıyı seninle.
Okunsun diye değil inan, dokunsun diye merhametten yoksun yüreklere.
Sen geçir içinden cümleleri, ben dizeyim yan yana kelimeleri.
Aynı pencereden bakmayalım yine hayata, aynı dine inanmayalım, aynı partiye oy vermeyelim, aynı grubun içerisinde yer almayalım, ama saygı duyalım birbirimize gel!
Kabul etmesek de birbirimizin fikirlerini, ikimiz de her şeyi yapalım birbirimiz için, dile getirebilmek adına inandıklarımızı.
Elli kiloysak eğer, kırk dokuzu merhametmiş gibi yaklaşabilelim birbirimize.
Kızmadan, kırmadan, incitmeden… Bizim de payımıza nar ağacı değil, darağacı düşmüşçesine.
Bak o zaman sen de anlayacaksın, neden on ikisinden vurulan bir Eylül’ün hala içimizi sızlattığını.
insanlığımızı bir kenara bırakıp, siyah gözlüklerle baktığımızda canını acıtıyoruz, sırf bizim gibi düşünmedikleri için diğerlerinin.
Elimize gücü geçirdiğimiz an, gözünün yaşına bakmıyoruz, çocuğun yaşına bakmadığımız gibi!
Sen de yapıyorsun bunu, ben de yapıyorum. Hiç inkâr etme!
işte sırf biz böyle olduğumuz için Eylül’ün faşizmi bitiyor, Temmuz’un faşizmi başlıyor.
Özgür zannediyoruz kendimizi, özgür… Ama aslında sadece iplerimiz uzun.
Ve bir farkı yok aslında bugünün dünden, değişen sadece ipleri tutan eller.
Tiradlı konuşmalar yapsa da her Eylül birileri çıkıp, biz yine ‘Asmasaydık da beslemese miydik?’ repliklerini hatırlatılıyoruz bu çirkin filmin.
Herkes kendi penceresinden bakıyor ve bazıları ‘hala on yedi yaşında’ olanların yaşanmamışlıklarına ahlanıyor.
Daha düşmemişken gönlü bir sevdaya, daha bir mektup bile alamamışken bir sevgiliden, yitip gitti bir çocuk.
Daha tatmamışken bir ayrılığın acısını, bir çocuğun özlemini, bir galibiyetin sevincini, gitti.
Daha başını okşamamışken yavrusunun, daha açmamışken kendi evinin kapısını, çekip gitti.
Yaşını büyütmek, yaşadıklarını uzatmaya yetmemişti aslında, bunu bir biz fark ettik.
Dal gibi incecik bedeniyle, ‘Ölmekten korkmuyorum!’ dedi.
O hep on yedi yaşında kaldı, ölü çocuklar büyümezdi…
Ne fidanları aldı bu topraklar kattı kendisine, yine de gözü doymak bilmedi.
Eli böğründe kaldı bir annenin. Bakakaldı oğlundan geriye kalan yarım paket Bafra sigarasına, bir kol saatine, bir de kaleme…
işte böyleydi bir dönemin hikâyesi… insanlık en büyük acıyı solunda tattı, sağ-a kalması imkânsızdı…
Grup yorum-büyü şarkısını ne zaman dinlesem tüylerim diken diken oluyor, daha 17 yaşında astılar gencecik bedenini! Ailene son yazdığın mektubu okuyup hala daha "iyi oldu askerimizi öldürmüştü pis devrimci" diyenlerin amına koyayım.