"Ne zaman kendimiz olmayı bırakıp başkalarının kafasında şekillendirdiği kişi olmaya başladık. En isyankarlarımız, başkalarının kafasında şekillendirdiği kişi olmama çabası sarf ederken kendileri olmaktan ne kadar çıktılar. ilmek ilmek çözülebilecek bir sorun değil bu. Çözdükçe dolanan, arap saçına dönen bir şey. (Bu meselenin detaylı bir tahlili Dünya ve Bende var. J. Jose Millas, Hayykitap, 2010) Ben şunu anladım: Kendinden bıkmaya başlamak, kişilik sahibi olmaya başlamanın da bir göstergesidir."
"...insanı delik deşik eden sessizlikler var, geceyi bölen çığlıklardan daha beter. Ve sen o sessizlikte ne demek istediğimi anladın. Çünkü sen de çocukken bir kuş olmak istemiştin.
Yakınmadan, ortalığı ayağa kaldırmadan acı çekmeyi öğrenmek hayli zamanını almıştı.
Beni anladığında o kadar şefkatle baktın ki, sanki gözlerinle saçlarımı okşadın, gözlerinle ellerimi tuttun ve aynı gözlerle kahvaltına devam edebilirsin dedin..."
"Anlaşılmayan inceliklerim yüzünden kabalaşmaya mecbur kalmaktan nefret etmişimdir her zaman."
"insan en az üç kişidir. Kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü. En sahicisi de bu üçüncüdür. Olmak istediğin kişiden kendini çıkardığında, aradaki farkta yaşayan kişidir en çok sana benzeyen. Ne kendin kadar huzursuz ne de olmak istediğin kişi kadar hayalidir o. Yine bu yüzden iki insanın birbirine âşık olması en az altı kişi arasında geçen bir hadisedir. Hangi kişiliğinin hangi kişiliğe, hangi parçanın hangi parçaya özlem duyduğunu çözemediğinde, içmeyi unuttuğun sigara parmaklarını yakana kadar karşı duvara bakarsın." **
Bir insanın tam manasıyla ölmesi için onu hatırlayan hiç kimsenin kalmaması gerekir. Bu memlekette milyonlarca ölü yaşıyor bu hesapla bakarsak. Kimsenin siklemediği insanlar. Ateşböcekleri gibi, görünmek için karanlığa muhtaçlar. Belki bir gece nezarethaneleri andıran demir parmaklıklı zemin katlardan çıkarlar ve ışıltılı bir mezarlık mahallesi kurarlar. Sonra da silahlanıp gelirler ortalığın anasını sikerler. Herkesi öldürürler. Herkes öldüğü için de herkes unutulmuş olur. Böylece eşitlik sağlanmış olur. Bir Tanrı varsa eğer o gece kendini de bağışlamak zorunda kalır.
bu sadece alkol kafası olamaz dedirten şeyler yazan yazar. bir kere webden yayın yapan bir programda konuk olmuş, biraları birer birer devirince "garanti bankasının müdürü kim? +bilmiyoruz abi - onun da amına koyum" muhabbeti yapan birey. takılıyor öyle.
--spoiler--
serin ve sakin bir sabah balkonda kahvaltı ediyorduk. saçların dağınık, gözlerin uykuluydu. kalbimi kazanmak için hiçbir şey yapmana gerek yoktu.
--spoiler--
rahat adam, konuşmasıyla, duruşuyla, gülüşüyle samimi bir kere konuşurken sözlerini bir kağıda, yazsan kıyamazsın alıp, kitap yaparsın. öylede tatlı bir dili var. ben çok sevdim bu adamı arkadaşım. ne yazsa okunur, ne söylese dinlenir. erken kaybedenler kitabını okurken, gözüme bir şey kaçmasına neden olan, sayılı yazarlardan.
tv8'de katıldığı programda diyarbakır emniyet müdürü'nin geçen hafta yaptığı "pkklı teröriste de ağlamak lazım" temalı açıklamasını yerinde bulduğunu söylemiş, inceden pkk'yı desteklediğini ima etmiştir.
Mütevazı hakikatlerin peşindeydim o gece. Bilmem gerekmeyen şeyleri öğrenmek istemiyordum. Ufak ama kritik bir görev bekliyordum. Ajan olmak isteyen bir çocuk gibi. Bütün gün soğukta gezmiştim, duygularım donsun diye. Küçük dersler almak istiyordum. Tepeden bakmayan insanların vereceği mütevazı dersler. Çevir aç kapağı kim icat etmiştir? Hawaiide yaşayan etobur tırtıllar nasıl beslenirler? Bla bla bla.
Yaşadıklarıma bir hikâyeymiş gibi bakmak istiyordum ayrıca. Kendi yaşamıma bir hikâye gibi bakarsam geriye dönüp düzeltme şansım olacaktı sanki.
Sonra o gelmişti biraz mahcup ve çok güzel. Yanıma oturup susmuştu. Öfke olarak sessizlikler görmüştüm. Anlayış ifadesi olarak sessizlikler. Kabulleniş olarak sessizlikler. Pişmanlık olarak sessizlikler. Hayranlık olarak sessizlikler. Ama onun sessizliğini çözememiştim.
Bütün gün yaşadıklarımı bir ajan raporu gibi yazdım, demişti ilk olarak. Sonra da bir kâğıt uzatmıştı. Kâğıtta şöyle yazıyordu: 24 tane sigara içti. 6 şişe bira. Radyo dinledi. 8 sefer iç çekti. Gizlice ağladı, 12 miligram.
Sabaha kadar konuşmuştuk orada. Çok zarif sorunları vardı. Bilekliğinin kapatma yeri sıkışmıştı. Bazen konuşurken birbirimize dokunuyormuşuz gibi hissediyorum, demişti bir ara. Sanki konuşmuyoruz da sarılıyoruz.
Sonra bir daha görüşmedik. Birbirimize o tarz sorular sormamıştık çünkü. Bambaşka bir kafaydı o. Herkes birbirini götürmeye çalışırken çalan şarkıları dinleyen sadece bizdik.
ilk başta tam olarak hissedemediğimiz kırılma anları var. Zamanla harap edici duygulara dönüşüyorlar. Yaralanmanın sıcaklığıyla ilk anda hissedilmeyen kurşunlar gibi. Böyle durumlarda biraz zaman her şeyi daha da beter ediyor. Bizi yere seren büyük sorunlar olmuyor hiçbir zaman. Bizi yere seren evdeki şekerin bitmesi oluyor, kaybolmuş bir kitap oluyor, kesilen elektrik oluyor. ikimiz de yere serilmiştik o gece. Öyle bir kafaydı işte.
Şimdi tepelerden aşağı bakıyorum. Kara yılanlar gibi kıvrılıp giden asfalt yollara. Kayaların arasında, balkondan sarkan çocuklar gibi boşluğa uzanan ağaçlara. Sanki köklerinden kurtulup havaya karışmak istiyorlar.
Bazen yine oturuyorum aynı yerde. O geceki tadı yok tabii. Kelimelerin gelip benimle konuşmasını bekliyorum. Onlar da gelmiyorlar. Bazen bir iki fısıltı duyuyorum, o kadar.
Aslında o kadar da önemli biri olmadığımızı anladığımızda neden üzülüyoruz ki? diye sormuştu o gece. Bunun temel bir aydınlanma anı olması gerekmez mi? Hepimizi önemli insanlar olduğumuza inandırdılar. Sonra da çekip gittiler.
Sonra da gitmişti. Evet. Önemsiz insanlar olduğumuzu hatırlamaya yeniden ihtiyacımız var.
--spoiler--
"bu düzen hepimizi mallaştırmaya çalışıyor. kelimenin iki anlamıyla da yapmaya çalışıyor bunu, hem metalaştırmaya çalışıyor hem de aptallaştırmaya. bir fırça darbesiyle yeteneklerimizi köleliğe çevirebilirler."