emrah serbes

entry935 galeri58 video6 ses1
    100.
  1. insan kendi felaketini seçemez. kendi felaketine aktif katılım içinde olabilir ama yine de onu seçemez. yıkılmak için dizilen domino taşları gibiyiz. biri gelir sana çarpar, seni yıkar ama onu da başka biri yıkmıştır. biraz tepeden, soğukkanlı bir zaviyeden bakınca göze hoş gelen bir görüntü aslında. kendi felaketinden bile zevk alabilirsin böylece. o felakette seni diğer insanlara bağlayan şeyi görürsün çünkü. bu durumda herkes suçlu olduğuna göre hiç kimsenin suçlu olamayacağını anlarsın. herkes birbirini yıkar. insana kim vurduya gitmek yakışır.” (emrah serbes)

    satırlarının yazarı muhteşem yazar, senarist.
    0 ...
  2. 101.
  3. çok eğlenceli ve zeki insan. tatlı insan. yetenekli çocuk.
    0 ...
  4. 102.
  5. sipariş verdim romanlarını. merakla okumayı beklediğim yazar.
    0 ...
  6. 103.
  7. 104.
  8. 18 şubat 2012 cumartesi saat 14.00 da antalya akm aspendos salonun da söyleşisi var emrah serbes'in ilgilenenlerin dikkatine, söyleşi beleş. *
    0 ...
  9. 105.
  10. candır, insanı sürükler, akıma kaptırır.
    1 ...
  11. 106.
  12. 107.
  13. 108.
  14. 109.
  15. afili parçalar madde 59:

    "Altı yaşında bir yaprağa dokundum ve dedim ki sevgili yaprak seni hiç unutmayacağım. Yedi yaşında gasp ettim hain bakkalı ve siyah beyaz televizyonda seyrettim ilk Pembe Panter’i. ikinci çinkoda kaldım 1989 yılbaşında. Malmö maçından sonra oturup ağladım. Körfez Savaşı’nda Amerika’yı tuttum. Petrole bulanmış o hüzünlü karabatak kuşu yüzünden. Çok sonra öğrendim Alaska’daki bir tanker kazasında kirlenen kuşların görüntüsünü kullandıklarını. Arapçayı gofret ambalajlarından sökmeye çalıştım ertesi yaz. Gonga vurdum ses çıkmadı o kış, bir rüyada. Kulağıma sinek kaçmasından ve bu sebeple delirmekten korktum birkaç yıl. On altı yaşında, tam söze girecekken tentenin üstünde gezinen kedi bütün çay bahçesini tedirgin etti. Okuldan kaçıp 1 Mayıs’a gittim on yedi yaşında. Ertesi yıl her taraf yıkıldı bir yaz gecesi. Evrenin temel yasası: Bağlı olan her şey bir gün çözülür, atom altı parçacıklar bile. On dokuz yaşında gündüzleri uçarıydım geceleri stoacı. Bulduğum yerde yitirdiğim bir şey vardı o sonbahar, Ankara’ya ilk gelişim. Ama neydi, kim bilir. Çekilen acıların beş saniye içinde kendi kendilerini imha etmelerini istiyordum galiba. Bin kez dinledim şu hüzünlü anonsu: Son istasyonBatıkent. Metronun girişinde yatmıştım bir gece. Altüst, sarhoş, yalınayak. Onca yıl sonra başladığım yerdeydim. Yemiştim Pembe Panter’den beşpençeyi, etkisiz hale getirilmiştim. Orada öyle iki seksen uzanmış, hiç verilmemiş bir sözün gerçekleşmesini beklemiştim. Şimdi ateşe bakıyorum ateşe benzemek için."
    5 ...
  16. 110.
  17. uzun zamandir genc edebiyatcilardan kaale alinabilecegini dusundugum pek kisiye rastlamamistim ta ki emrah serbes'e kadar. hafif cumleler icine saklanmis cok agir duygular... erken kaybedenler'in anneanneli o ilk hikayesine ne demeli peki?

    tanistigimiza cok memnunum emrah serbes, tesekkurler.
    2 ...
  18. 111.
  19. saatlerdir ciğerimde bir sızı, kafamın içinde bir ağrı. meğer biber gazı baş ağrısı yaparmış, bir ciğer böyle sızlarmış. emrah serbes'ten sebeplenelim öyleyse: polisler grubu çembere alıp ellerindeki biber gazlarını sıkmaya başlayınca herkesin gözleri doldu. öne çıktım, ''göz yaşartıcı gaz sıkmanıza gerek yok,'' dedim ''arkadaşlar zaten yeterince duygusal insanlar.''

    (bkz: erken kaybedenler)
    (bkz: üst kattaki terörist)
    4 ...
  20. 112.
  21. onu okurken her insanın kendinden birşeyler bulması muhtemeldir. değerli ve hep varolası yazarımızdır.
    1 ...
  22. 113.
  23. "unutmanın acısı, ayrılığın acısından daha farklı. ayrılık hüzne yakın, unutmak kasvete. birini yavaş yavaş unuttuğunun bilincine vardığın anların sıkıntısından bahsediyorum. o kişinin parça parça silinip alakasız hatıraların arasına karışmasından bahsediyorum. belki de neden bahsettiğimi bilmiyorum; sadece üzülüyorum. vasıfsız keder." *
    2 ...
  24. 114.
  25. çok güzel insandır. kendi güzeldir, kalemi de güzeldir. hele onu okuyan daha da güzeldir.
    1 ...
  26. 115.
  27. afilli parçalar
    82. mütevazı hakikatler

    Mütevazı hakikatlerin peşindeydim o gece. Bilmem gerekmeyen şeyleri öğrenmek istemiyordum. Ufak ama kritik bir görev bekliyordum. Ajan olmak isteyen bir çocuk gibi. Bütün gün soğukta gezmiştim, duygularım donsun diye. Küçük dersler almak istiyordum. Tepeden bakmayan insanların vereceği mütevazı dersler. Çevir aç kapağı kim icat etmiştir? Hawaii’de yaşayan etobur tırtıllar nasıl beslenirler? Bla bla bla.

    Yaşadıklarıma bir hikâyeymiş gibi bakmak istiyordum ayrıca. Kendi yaşamıma bir hikâye gibi bakarsam geriye dönüp düzeltme şansım olacaktı sanki.

    Sonra o gelmişti biraz mahcup ve çok güzel. Yanıma oturup susmuştu. Öfke olarak sessizlikler görmüştüm. Anlayış ifadesi olarak sessizlikler. Kabulleniş olarak sessizlikler. Pişmanlık olarak sessizlikler. Hayranlık olarak sessizlikler. Ama onun sessizliğini çözememiştim.

    “Bütün gün yaşadıklarımı bir ajan raporu gibi yazdım,” demişti ilk olarak. Sonra da bir kâğıt uzatmıştı. Kâğıtta şöyle yazıyordu: “24 tane sigara içti. 6 şişe bira. Radyo dinledi. 8 sefer iç çekti. Gizlice ağladı, 12 miligram.”

    Sabaha kadar konuşmuştuk orada. Çok zarif sorunları vardı. Bilekliğinin kapatma yeri sıkışmıştı. “Bazen konuşurken birbirimize dokunuyormuşuz gibi hissediyorum,” demişti bir ara. “Sanki konuşmuyoruz da sarılıyoruz.”

    Sonra bir daha görüşmedik. Birbirimize o tarz sorular sormamıştık çünkü. Bambaşka bir kafaydı o. Herkes birbirini götürmeye çalışırken çalan şarkıları dinleyen sadece bizdik.

    ilk başta tam olarak hissedemediğimiz kırılma anları var. Zamanla harap edici duygulara dönüşüyorlar. Yaralanmanın sıcaklığıyla ilk anda hissedilmeyen kurşunlar gibi. Böyle durumlarda “biraz zaman” her şeyi daha da beter ediyor. Bizi yere seren büyük sorunlar olmuyor hiçbir zaman. Bizi yere seren evdeki şekerin bitmesi oluyor, kaybolmuş bir kitap oluyor, kesilen elektrik oluyor. ikimiz de yere serilmiştik o gece. Öyle bir kafaydı işte.

    Şimdi tepelerden aşağı bakıyorum. Kara yılanlar gibi kıvrılıp giden asfalt yollara. Kayaların arasında, balkondan sarkan çocuklar gibi boşluğa uzanan ağaçlara. Sanki köklerinden kurtulup havaya karışmak istiyorlar.

    Bazen yine oturuyorum aynı yerde. O geceki tadı yok tabii. Kelimelerin gelip benimle konuşmasını bekliyorum. Onlar da gelmiyorlar. Bazen bir iki fısıltı duyuyorum, o kadar.

    “Aslında o kadar da önemli biri olmadığımızı anladığımızda neden üzülüyoruz ki?” diye sormuştu o gece. “Bunun temel bir aydınlanma anı olması gerekmez mi? Hepimizi önemli insanlar olduğumuza inandırdılar. Sonra da çekip gittiler.”

    Sonra da gitmişti. Evet. Önemsiz insanlar olduğumuzu hatırlamaya yeniden ihtiyacımız var.
    0 ...
  28. 116.
  29. afili parçalar

    88. beni yine de sever misin?
    "
    Kocaman çantasıyla kafama vurup “Orospu çocuğu,” dediğinde, Şükrü Abi’nin yerinde yeni tanıştığım bir kızla oturmuş, ona, geçmişte çektiğim ufak tefek sıkıntıları anlatıyor, aslında çaktırmadan övünmeye çalışıyordum. “Madem beni aldatacaktın,” diye devam etti kafama vuran. “Adam gibi bir karıyla yapsaydın bari bunu. Şu kancığa bak. Benden daha mı güzel, benden daha mı akıllı, benden daha mı büyük memeli?” Gözlerinden keder ve öfke akıyordu. Öyle bıçak gibi bir bakışla karşılaşınca, hayatımda ilk defa, sade ve dürüst bir bakışla karşılaştığımı hissedip “Sanırım beni biriyle karıştırdın,” dedim.

    “Seni biriyle mi karıştırdım yavşak,” dedi. “O sahte tebessümünle beni baştan çıkaralı tam iki yıl üç ay oldu. Senin için annemden tarhana çorbası yapmayı bile öğrendim. Bezelye yapmasını da. Bütün bu süre zarfında bulaşıklarını yıkadım, gömleklerini ütüledim, halılarını süpürdüm, yerlerini sildim, tuvaletlerini fırçaladım. Sen sigarayı bıraktığında kendini yalnız hissetme diye ben de bıraktım. Sen sigaraya yeniden başladığında kendini iradesiz hissetme diye ben de yeniden başladım. Yaz akşamları sahilde gezerken rüzgâr çıkar da üşürsün diye çantamın koluna hırkanı astım. Bu orospu da senin için aynı fedakârlıkları yapacak mı zannediyorsun?”

    Son lafından sonra yanımda oturan kızın saçlarına yapıştı. Araya girmeye çalıştım ama saçları kökünden kavramıştı. ince bileklerini kıracakmış gibi bükene kadar da bırakmadı. Saçı yolunan kızı yol boyu özür dilemek suretiyle taksiye bindirdim. Şükrü Abi’nin yerine geri döndüm.

    Başka bir masada yalnız oturuyordu. Bazı insanlar sanki her sorunun cevabını verebilecekmiş gibi dururlar. Bunun bir yanılsama olduğunu bilirsiniz ama yine de onlara bir şeyler sormak istersiniz. Biramı alıp yanına gittim, “Neden böyle bir şey yaptın?” diye sordum.

    “Bana bir sigara ver,” dedi.

    Bir sigara verip yaktım.

    “Şimdi beni rahat bırak,” dedi. “O yavşak tebessümünü de götüne sok.”

    “Az önce hayatının erkeği olduğumu düşünmüştüm.”

    “Yanlış düşünmüşsün. Sen benim beklentilerimi karşılayamazsın.”

    “Neymiş beklentilerin?”

    “Ben bir adamla tanıştığımda ondan, hayatın bütün monotonluğunu ve bütün yalnızlığımı ve amaçsızlığımı ve umutsuz bekleyişimi unutturmasını beklerim. Evdeki muslukları tamir etmesini de. Sende öyle bir kifayet göremiyorum.”

    Bara geri döndüm. Şükrü Abi, “Kim bu kız?” diye sordu.

    “Tanımıyorum.”

    “Yalanını sikeyim.”

    “Kız çatlak. Valla tanımıyorum.”

    “Hadi len.”

    Hesabı ödeyip çıktım. Üst geçidin önünde taksi beklerken üstü açık bir Mini Cooper’la geldi. Önümde sert bir fren yaparak durdu, “Atla,” dedi. Arabaya binince pati çekerek kaldırdı. Sahil yolunda 150 km. hızla giderken “Şu biraları aç ve bacaklarıma bakmayı kes ve çeneni kapa!” diye bağırdı. “Sen ne biçim bir adamsın. Eski erkek arkadaşımı özel kılan milyonlarca küçük şey vardı ama sende hiçbir bok yok. Hayatımın görkemle açılıp rezaletle kapanan dönemlerinden biriydi ama yine de özeldi. Seni özel kılan şey ne? Çeyrek asırdır şu yeryüzündeyim ama senin kadar sıradan bir herif görmedim. Seni özel kılan bir şey söyle.”

    Bir şey söylemedim.

    “Seni özel kılan bir şey söyle yoksa yavaşlamam,” dedi.

    “Beni özel kılan bir şey yok,” dedim.

    Gaza biraz daha bastı, hız ibresinin yavaş yavaş 180’e geldiğini gördüm, “Korkmuyor musun?” diye sordu.

    “Hayır.”

    “Yalancı göt. Yüzün sapsarı oldu. Altına sıçacakmış gibi bakıyorsun ve korkmadığını söylüyorsun.”

    “Korkmuyorum,” dedim. “Daha çok kaybolmuş gibi hissediyorum. Sanırım uğultudan. Bu da iyi geliyor aslında.”

    “Ben de öyle hissetmiştim,” dedi. “Erkek arkadaşım beni terk ettiği zaman, kendimi terk edilmiş gibi değil de kaybolmuş gibi hissetmiştim. Bitmek tükenmek bilmeyen koridorlarda gezinen kayıp bir ruh gibi. Ben sadece bitmiş şeyler için ağlarım oğlum. iyi kötü ayırt etmem, bana bitmiş bir şeyler ver yeter, bütün gözyaşlarım senin olsun. istersen senin için de ağlarım çünkü sen de bitmişsin. için geçmiş ruhun çürümüş. Evin nerede?”

    Sabah yüzüme üflenen sigara dumanı ve baş ağrısıyla uyandım. Giyinip kuşanmış, tepemde oturmuş kahve içiyordu. “Gece yattık diye ertesi sabah senin gömleklerinden birini giyip uzun bacaklarımla evin içinde gezinmemi bekliyorsan yanılıyorsun bebeğim,” dedi. “Çünkü o sadece Amerikan filmlerinde olur. Bense birazdan karakola gidip şikâyetçi olacağım.”

    “Neden?”

    “Çünkü on altı yaşındayım. Dün gece bir çocukla yattın.”

    “Hasiktir,” deyip gözlerimi dört açtım. “Ama…” dedim.

    “Ama ne?”

    “Yirmi beş yaşındayım dedin”.

    “Öyle bir şey demedim.”

    “Çeyrek asırdır yeryüzündeyim demedin mi?”

    “O lafın gelişiydi. Ruj sürüp mini etek giydirseler on yaşında bir kızla bile yatmaya kalkarsın sen. Sapık, abazan ve gerizekâlısın ve bunun cezasını çekme vaktin geldi.”

    “Sahiden böyle bir şey yapmayacaksın değil mi?”

    “Yapacağım. Erken kalkıp Google’dan seni araştırdım. Sıradan bir adam değilsin. Sıradan bir adam olsaydın sadece babama söylemekle tehdit ederdim.”

    “Ben sıradan bir adamım,” diye bağırdım.

    “Değilsin. Havada skandal kokusu var bebeğim. Televizyonlara çıkıp öyle bir ağlayacağım ki senden nefret etmeyen tek kişi kalmayacak bu ülkede. Öyle masum ağlayacağım ki sen bile kendinden nefret edeceksin. Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerse seni şişlemek için sıraya girmiş olacaklar bu arada. Bunun için bir piyango bile tertip etseler yeridir.”

    “Öyle araba kullanmasını nerde öğrendin?”

    “Okul servisinde. Servis şoförü, ‘kucağına oturursam bana araba kullanmanın bütün inceliklerini göstereceğini,’ söylemişti. Bütün erkekler köpek.”

    Kahvesini bitirip çıktı. Ben de on dakika sonra çıktım. Sırt çantama birkaç parça eşya koyup bir arkadaşın yanına yerleştim. Üç gün boyunca onun evinden çıkmadım. Sürekli tek parmağımla perdeyi aralayıp ‘sokakta polis var mı,’ diye kolaçan ediyordum. Bir ara kendiliğimden gidip teslim olmayı düşündüm ama vazgeçtim.

    Bir hafta sonra Şükrü Abi’nin yerine geri döndüm. Belli ki kötü bir şaka yapmıştı. Belki de on altı yaşında değildi. Birkaç gün sonra, hadiseyi kısmen unutup kimseye anlatılmamış yüz kızartıcı hatıralar seviyesine indirmek üzereyken barın telefonu çaldı. Şükrü Abi bana bakıp “Burada,” dedi.

    “Kim?”

    “Karakoldan arıyorlar.”

    Ahizenin öbür ucundaki polis onun ismini söyleyip “Tanıdığı mısınız?” diye sordu.

    “Evet,” dedim, hayır diye bağırmak isterken.

    “Karakola kadar gelebilir misiniz?”

    “Tabii geliyorum,” dedim ama aklımda tekneyle Yunanistan’a kaçma planları vardı. Patronu arayıp durumu anlattığımda, “Orada bekle gerizekâlı, hiçbir yere kıpırdama, geliyorum,” dedi. Yanında şirketin avukatıyla geldi. Masaya yumruğunu vurup “Ben bu projeye bir milyonluk yatırım yaptım,” diye bağırdı. “Ama senaristim olacak dallama bir sapık. Senaristim olacak dallama yirmi yaşındaki kızları bile yaşlı bulan bir sapık ki gitmiş on altı yaşındaki masum bir kızcağızı iğfal etmiş.”

    “Abi bildiğin gibi değil.”

    “Ne bildiğim gibi değil lan ne bildiğim gibi değil! Bütün paramı ve ticari itibarımı koydum bu işe. Daha vizyona girmemiş bir filmi sikip atmaya ne hakkın var.”

    Karakola avukatla beraber gittik. Bizi bir odaya aldılar. Bir kadın polis gelip yüzüme pis pis baktı. Başımı öne eğdim.

    “Vaziyet şu,” dedi. “Tanıdığınız, bu gece 155’i arayıp Sivas Katliamı’nı kendisinin organize ettiğini söylemiş. 155’de görevli memur ilk aramayı ciddiye almayıp kapatmış. Ama sonrasında ısrarla 155’i aramayı sürdürerek Büyükçekmece’de ve Yozgat’ta yeni katliamlar planladığını söylemiş. Ekipler cep telefonu sinyallerinden yerini tespit edip kendisini bulmuşlar.”

    “O daha bir çocuk,” dedim. “Şaka yapmış.”

    “Çalıntı bir Mini Cooper’ın içinde bulundu. Kimliği yok, ailesinin kim olduğunu söylemiyor. Biz de bulamadık. ‘Bu dünyada tek tanıdığım var o da Şükrü Abi’nin yerine takılır,’ diyerek sizin isminizi verdi. Kendisini nereden tanıyorsunuz?”

    “Valla biz de yeni tanışmıştık aslında,” dedim.

    Oturduğu odada ziyaret etmeme izin verdiler.

    “Sonunda yakayı ele verdim,” dedi. “Ama vicdanım da biraz rahatladı.”

    “Neden?”

    “Sivas Katliamı’nı ben planladım.”

    “Sivas Katliamı olduğunda sen daha doğmamıştın bebeğim.”

    “19 yaşındayım.”

    “işte buna sevindim.”

    “Katliam organizatörüyüm ben.”

    “Değilsin.”

    “Öyle olsaydım. Birilerini öldürtmüş olsaydım yani, beni yine de sever miydin?” diye sordu.

    “Severdim,” dedim. Sonra da karakoldan çıkıp bir sigara yaktım.
    "
    1 ...
  30. 117.
  31. mutlu sonsuz daha doğrusu sonsuz (sonsuz derken sonu olmayan) hikayelerin yazarı. hikayelerin sonunda fakir çocuk voleyi vurmuyor, mecnun leylasına kavuşmuyor (zaten normalde de kavuşmamışlardı sanırım), dünya yok olmaktan kurtulmuyor, çoğu zaman hiç birşey olmuyor, herşey olduğu gibi kalıyor, tabi böyle olunca hikayedeki kişi kahraman da olmuş olmuyor, kahraman olamayan hikaye başrolü uğraştığıyla kalıyor, hayat gibi.
    0 ...
  32. 118.
  33. afili parçalar, madde 33, karanlıkta nüfus sayımı

    Büyük bir kentteysen bir sürü gereksiz şey bilmen lazım yoksa kendini salak gibi hissedersin.
    Gerçek yaşama sevincini görmek istiyorsanız mezarlıklara gidin, orada gezen insanların yüzlerine bakın.
    Sonra hep uyumak istedim. Doğal sakinleştirici. Sevdiğiniz biri öldükten sonra yaşama tekrar devam etmek bisiklet kullanmayı öğrenmeye benziyor. Ama yokuş aşağı giden bir bisiklet oluyor bu. Dengeyi sağlamanın tuhaf coşkusundan bahsetmiyorum burada ya da sadece bundan bahsetmiyorum. Kafayı gözü yarmak üzere olmanın korkusundan da bahsediyorum. Ne demek istediğimi sahiden anlıyor musunuz?

    Sonra zaman geçti. Zaman hiçbir şeyi düzeltmez. Daha beter de etmez. Zamandan bağımsız şeyler bunlar. Karanlıkta uzanıp bir sigara daha yakmaktan başka bir şey gelmiyordu elimden.

    Sonra biraz içtim ve telefona sarıldım. Bu adil bir şey değil. iki taraf için de. insanlar sizin alkollü olduğunuzu anlar ama bellekleri bunu böyle kaydetmez. Çünkü gelen sadece sestir. O sesin üstüne en ayık halinizi yerleştirir bellek. Bellek böyle namussuz bir orospu çocuğudur işte. Sizi üçkâğıda getirmek için elinden gelen her şeyi yapar. Hepimiz yanlış hatıralara sahibiz. Öyle yaşanmadı onlar.

    Onu aradım ve seni seviyorum dedim. Çarklar durdu, yargılama bitti. Hayatımda ilk kez çekip gitmek istemiyorum. Şimdi bile utanıyorum söylediklerimden. Herkesin kalbinin çizildiği bir yer var. Orada görünmez bir duvara çarpıyorsun. Daha öteye gidemiyorsun. Bütün dünyan o çakıldığın yerden uzanabildiğin yere kadar oluyor artık. Benim çakıldığım yer de o günlerde bir yerde işte. Ama tam nerede bilemiyorum. Hiçbir zaman da bilemeyeceğim bunu. Orası beni daha iyi bilecek.

    Ne konuştuğumuzu yazmayacağım. O kadar da değil. Çünkü bunlar özel şeyler. Zaten ben hayatımı anlatmak istemiyorum ki. Yaşadıklarımı düşünerek oradan bir sonuca varmak istiyorum sadece. Sanırım demode bir yazarım. Genellemeleri seviyorum ve noktayı koyduktan sonra ardımda iyi kötü bir anlam bırakmak istiyorum. Artık bunun bir anlamı kalmadığını düşünsem bile böyle yapıyorum. Lanet olsun, öyle alıştım çünkü, nasıl başlarsa öyle gider.

    Sonra yine zaman geçti. Zaman geçmesi önemli değildir. Sanırım bundan bahsetmiştik. “O zamanlar bir şeyleri reddetmeye ihtiyacım vardı ve sen tam bunun üstüne geldin,” dedi. “O kadar iyiydin ki o zaman. Annem sanki bu yüzden yedi ay daha yaşadı. Ne demek istediğimi sahiden anlıyor musun?” Anlıyordum. iki karışlık mesafede, birbirimizi göremeden uzanmıştık. Kaç kişi olduğumuzu bilemeden uzanmıştık o karanlıkta, yanımızdaki ölülerle beraber uzanmıştık. Karanlıkta nüfus sayımı şöyle yapılır. Yaşayanlar bir sigara yakar.
    0 ...
  34. 119.
  35. 120.
  36. bu gece yani 26 nisan 2012 perşembe 22.00'da standart fm'de olacak yazar, senarist.
    buradan dinlenebilir: http://www.standart.fm/
    1 ...
  37. 121.
  38. an itibarı ile http://standart.fm/ sitesinde şenol erdoğan'ın sunduğu ruj lekesı adlı programda canlı yayında konuk olan yazardır.
    0 ...
  39. 122.
  40. ruj lekes'inden sonra Kaybedenler Kulübü'ne geçiş yapmış yazardır. Değişik bir gece olacağı kesin.
    0 ...
  41. 123.
  42. --spoiler--
    Unutmanın acısı, ayrılığın acısından farklı. Ayrılık hüzne yakın, unutmak kasvete. Yani birini er geç unutmaya mahkûm olduğunu bilmenin kasvetinden bahsediyorum. Birini yavaş yavaş unuttuğunun bilincine vardığın anların sıkıntısından bahsediyorum. O kişinin parça parça silinip alakasız hatıraların arasına karışmasından bahsediyorum. Belki de neden bahsettiğimi bilmiyorum, sadece üzülüyorum, vasıfsız keder.

    --spoiler--

    Emrah Serbes, Denizin Çağrısı
    2 ...
  43. 124.
  44. yan framede ismini görünce gene naptı diye merak ettiren.
    bu hafta oradan oraya sohbette olacakmış.
    0 ...
© 2025 uludağ sözlük