' Bence bir efsaneyiz biz,acılı,mutsuz.
ve hayal gücüyle görünürüz sadece. '
' Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle,
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil,
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk birleşiyoruz sessizce..'
yapı kredi yayınları tarafından sağlığında reddettiği şiirleri yayımlanmış şair. bu şiirleri reddetmesinin ardında orhan velinin sert eleştirilerine uğradığı dedikodusu yatar. kendisi vasiyeti gereği bunların yayımlanmamasını istemişse de ardında bıraktığı mirasçıları vasiyete uymamakta bir beis görmemiştir.
bir şair
an'ı ne kadar durulaştırabilir?
kaç dize koşmak getirir içinden
kaç kafiye hüzün yağdırır
ve
bir şair ile bir tanrı arasındaki
tek benzerlik nedir?
süremiz başlamıştır
ve hiç bitmeyecektir.
ama yine de
hiç; bitmeyecektir.
bir şair ne kadar sevdirebilirse sevmeyi,
o kadar şiir'ttirmiştir işte
edip can sevmeyi.
iz bırakanlar unutulmaz. bellek değil izdir unutulmaya engel olan. edip cansever de işte bu yüzden unutulmaz. annesi sık
sık döverdi, babasıysa yılda iki kez, küçük edip'i. o kaçardı tavanarasına, merdivenlerde yorulur yetişemezdi annesi. bir keresinde yetişti ama anladı edip dama çıkacak. korktu, vazgeçti. edip cansever, şiir demek. yeni rakı ve samsun sigarası tamamlıyor hayatının diğer köşelerini, edip'in. içki ile şiiri karıştırmaz, müdahalasine izin vermez. içki içkidir, şiir şiirdir. bugüne kadar içkiliyken tek satır yazabilmiş değilim demiştir bir konuşmasında. çünkü, o sağlıklı kafayla yazar. küçük, ufak tefek mutluluklarının adamıdır. alaturkadır her şeye rağmen. bizden. yabancılaşmayan. yerçekimli karanfillerle süsler çevresini yüzünde devamlı bir melankoli taşıyan, edip..
Enis batur'la olan mektuplaşmalarında, klasik bir haberleşmenin ötesinde, iki şairin ruh hallerinin metafiziğe dayalı biçimlenişi üzerine de derin anektotlara ulaşmamızı sağlayan çağdaş dönem şairi, sanatçı.
anlamak, anlaşılmak üzerine farklı çeşitlenemer yapmış kişidir. fikrimce anlamak, anlaşılmak veyahut anla kökünden çeşirlenmiş her türlü sözcüğün eksikliğini savunması, ikinci yeni şiir akımına dahil olmasıyla da açıklanabilir. şiir yerine tablet aspirin örneği, bir anda okuyucunun kendinden hiçbirşey katmadan zihninde biçimlenen bir örnek isteyenler ikinci yeni şiirine anlaşılmaz ve anlamsız demiştir. hiçbir mefhum ve mevhum üzre kati yargı sunmayan büyük şair, tıpkı kimse kimseyi sevemez dediği gibi tam olarak anlamanın ve anlaşılmanın imkansızlığıne ve biraz da gereksizliğini vurgulamıştır.
durmadan yer değiştiriyor anlamlar da
ben ki bir boşluk kadar büyümüşüm bu yüzden
bkz: hicbir pul hicbir zarfa yakismiyor
ne çıkar siz bizi anlamasanız da
evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da
(bkz: ne gelir elden insan olmaktan baska)
ömer edip cansever'di.edip cansever'i kaldı. kötü olduğuna inandığı ilk şiirleriyle birlikte belki de sevmediği ömer isminden de kurtuldu. 1928 doğumlu,1985 de ayrıldı aramızdan.28 mayıs. bu yirmisekiz mayıs başka birilerinin de doğumgünüdür aslında ama onu sonra yazarım. Antika dükkanı olduğu rivayet edilir kapalıçarşıda ve ortağının pek de dükkanın işlerine karıştırmadığı söylenir. edip bey elbette ikinci yenidir ama en kuvvetlisi demek Cemal Süreya'ya, Sezai Karakoç'a, Sait Faik'e, Ece Ayhan'a haksızlık olur gibi. Onların sıra derdi de yoktu zaten demek belki de en doğrusu. Ama Edip Bey'de Cemal Süreya'daki ve Ece Ayhan'daki parasız yatılı hali yoktur. Biraz daha varlıklıdır. değerinden bir şey kaybettirmez ama. bir şey eklemeyeceği gibi. Gerçekten görülesidir sigaralı fotoğrafları. Broy edebiyat dergisinde 1960'lardan kalma bir fotoğrafı yayınlanmıştı. öz insan. insan çünkü. Şiirde diyalektiğe değil kadere inanır. Çünkü kadere inanır.
8 Ağustos 1928'de istanbul'da doğdu. istanbul Erkek Lisesi'ni bitirdi. Kapalıçarşı'da turistik eşya ve halı ticareti yapmaya başladı. 1976'dan sonra yalnızca şiirle uğraştı. Gençlik şiirlerini ikindi Üstü (1947) adlı kitapta topladı. ilk kitabından 7 yıl sonra yayımladığı Dirlik Düzenlik'te kendisine özgü bir şiir evreni kurduğu görüldü. Sürekli yazan, yayımlayan bir şair olarak 30 yıla yakın bir süre ilgileri hep üstünde tuttu. 28 Mayıs 1986'da istanbul'da yaşamını yitirdi.
Gölge dolaşır geceyle esmerliğin arasında,
-Bir an- bakışların mavi denizle gök arasında,
Bir uyumsundur sen -yazlar gezinir kış günlerinin içinde-
Sabahları bir şeyler noksandır, aksamları
Noksanlardan olusan bir üzünçlük sende.
Ortalarda bir yerdesin -öylesin-
Bir kavşaksın nedense - birşeyle her sey arasında-
Günün her saatinde -duyuyor musun-
imgeler birbirinden korkuyor.
Edip Cansever
.................
yalnız sana yazıyorum bu şiiri
istersen bir şiir gibi okuma
çünkü her yıl yeniden yazacağım onu
soğuklar başlayınca havalanıp
millerce yol katettikten sonra
güneyi tadan bir kuşun sevinciyle.
.........................
adsız bir çiçek adlı şiirinden.
edip cansever 8 ağustos 1928' de istanbul' da doğdu. kumkapı ortaokulunda başladığı ortaöğrenimini, 1946' da istanbul erkek lisesi' nde tamamladı. girdiği yüksek ticaret okulu'nu bitirmeden ayrıldı. 1950' de kapalıçarşı' da turistik eşya ve halı ticareti yapmaya başladı. 1976' dan sonra ise yalnızca şiirle uğraştı.
ilk şiiri 1 mart 1944'te "istanbul" dergisinde yayımlandı. "istanbul", "yücel", "fikirler, "edebiyat dünyası" dergilerinde yayımlanan gençlik şiirlerini ikindi ustü (1947) adlı bir kitapta topladı. arkadaşlarıyla birlikte, sekiz sayı çıkardıkları "nokta" dergisi (15 ocak 1951 -15 kasım 1951), şiirinin yeni bir evreye giriş dönemine rastlar. ilk kitabından yedi yıl sonra yayımladığı dirlik düzenlik' te (1954) kendisine özgü bir şiir evreni kurduğu görüldü. sürekli yazan, yayımlayan bir şair olarak otuz yıla yakın bir süre ilgileri hep üstünde tuttu, şiirlerinin yanı sıra şiir üzerine yazdıkları, söyledikleriyle de tartışmalara neden oldu. 28 mayıs 1986' da istanbul' da öldü.
1957'de yayımlanan yerçekimli karanfil adlı kitabıyla 1958 yeditepe siir armağını' nı;
1976' da yayımlanan ben ruhi bey nasılım adlı kitabıyla 1977 türk dil kurumu siir odülü'nü, 1981' de bütün şiirlerini bir araya getiren yeniden adlı kitabıyla da 1982 sedat
simavi edebiyat odülü'nü aldı.,
siirlerinde bireyin arayışlarını, umutsuzluklarını, uyumsuzluğa varan yaşam ilişkilerini
yansıtmaya çalıştı.cevresindeki insanların yaşayışlarını etkileyecek, dünyaya bakışlarını değiştirecek bir şiirin aranışı içinde, kapalı bir imge anlayışına yaslanan, bu yüzden yadırganan, "anlamsız" diye nitelenen yapıtlar verdi.
gerçi şiirselliği düşüncenin alaca bölgelerinde ararken kapalı söyleyişlerin sınırında
dolaşıyordu, ama kesinlikle anlamsızlıktan yana değildi. tersine şiirlerinde anlatmaya, hatta
öykülemeye büyük yer veriyor, düzyazı olanaklarından, oyunlardan, konuşmalardan bol bol
yararlanıyordu. cağdaş şiir akımlarındaki gelişmelerle birlikte, yazdıklarının büyük oranda
aydınlığa çıktığı görülerek bir düşünce şairi olarak nitelendi. *
soyut -somut (siirin soyutlugu uzerine bir edip cansever yazisi)
siirin soyutluğu somutluğu sorunu çok tartışıldı. gene de belli bir sonuca varılamadı. kapalı şiir için soyut, "anlamsız şiir" için soyut, toplumcu olmayan şiir için soyut, hatta yeni şiirlerin tümü için soyut denildi. gerçi soyut şiirle, somut şiir arasındaki ayrım kesin olarak belirlenmiş değil. değil ama, işe bu yönden bakanlar da yok denecek kadar az. soyut kavramı, giderek, sanatta, felsefede kullanılan anlamından da soyutlanarak, konuşma dilimize yerleşen bir basitlik simgesi oluverdi. yergiler, suçlamalar bile hep aynı kavrama başvurularak yapılıyor.
bir şiirin "nedir"liği, "nasıl"lığı kadar, o şiire bakan kişinin şiir ekini, algısı, deneyleri, yorum gücü de önemlidir. yani şiirin soyut ya da somut bir izlenim bırakması, yazarı kadar okuyucuyu da ilgilendirir. ama ben bu konuyu ters yönden, yalnızca ozanın tutumu bakımından incelem istiyorum. yapacağım iş -ama doğru, ama yanlış - soyut-somut ikilemesini kaldırmayı denemek...
ilkin şöyle bir soru soralım kendimize : Şiiri şiirden soyutlamak mümkün müdür? yani ilk günden bugüne dek yazılmış şiirlerle ortak bir düzen kurulmuştur da, bu düzenin dışında kalabilen şiirler olmuş mudur? olmuşsa, bunlar canlılıklarını, etkinliklerini, işlevlerini sürdürebilmişler midir? hiç sanmıyorum. yıkıcı bir şiir akımı bile yıktığı değerlerle beslenmek, geride bıraktığı dil, biçim, yapı özelliklerini kaynak yaparak güçlenmek zorundadır. bırakalım dünya şiirini, kendi ozanlarımızı, örneğin bir a.haşim'i, y.kemal'i yadsıyarak, onlarla ilgimizi büsbütün keserek ozanlık katına erişebilirmiyiz? siir tarihi içinde yer alan, çağdan çağa uygulanabilen, kendi öz gerçeğini yitirmeden değişebilen bütün şiirler, canlı, yaşaması olan örgensel (organik) bir bütünlük kurarlar. Şiirin somutluğu da önce bu örgensel bütünlüğe bağlılığıyla oranlıdır. işte şiirin şiirden soyutlanması, ozanın bu bütünlüğe boşvermesi; şaşırtıcılıkla, dayalı bir gösteriyle yetinmesi demektir.
ayrıca şiirler şiirlere eklenerek, dil, yapı v.b. bakımından nasıl bir düzen yaratılıyorsa; çeşitli şiirlerdeki çeşitli öğeler de, duygular, düşünüler de birbirleriyle kaynaşıp çözülerek bu düzenle çakışırlar. Örneğin daha önceki dönemlerde yazılmış bir şiirin anlamını, bugün için küçümseyebiliriz ama, o anlamdan koptuğumuzu, hiç mi hiç etkilenmediğimizi söyleyemeyiz kolayca. Çünkü ozanlar salt yeni duygular, yeni heyecanlar peşinde değillerdir. onların gerçek çabaları, kamusal duyguya, kamusal isterlere bir yön vermek, buna bir çeşitlilik, yeni bir biçim, en önemlisi de yeni bir kişilik kazandırmaktır. diyeceğim, örgensel bütünlük adına yapılan ya da yapılacak her türlü işlem, kendiliğinden bir somutlama eylemine geçiştir.
Şiir, insani değerlerden, ölümsüz özlerden, yaşam koşullarından, çağını yansıtmaktan kopmazlığıyla da somut bir olgudur. ama kimi dönemlerde şiirin bu niteliği farkedilmeyebilir. dil zorluğu, soyut araçlar, yeni şiir öğeleri bir engel olarak dikilebilir karşımıza. soyut araçlar dedik; evet, bu bizim çelişmeye düştüğümüz sanısını uyandırmamalı. bilimler bile, insanın salt bir yanıyla ilgilenmekte , insanı insandan soyutlayarak, gerçekte ona somut bir nitelik kazandırmıyorlar mı? felsefe için de durum aynı : o da yaşamımıza yepyeni anlamlar katmakla kalmıyor, ortaya attığı düşünce biçimlerinin dizgelerinin birbirlerini etkileyip değerlendirmesiyle somut bir görünüme kavuşuyor. soyut araçlardan yararlanması bakımından şiir de, bu mantık kurgusunun dışında kalamaz. işte şiirin şiiri, düşüncenin düşünceyi somutlaması da budur, bence.
"orgensel bütünlük" diye betimlediğimiz bu şiir ortamı, dural bir durum da değildir. Çünkü sürekli olarak şiirler arası bir savaştan söz açılabilir; tıpkı canlı varlıklarda olduğu gibi, şiirler de zamanla ya birbirlerini yok ederler, ya düzeltip değerlendirirler. başka şiirlerin hışmına uğramış bir şiir ya tükenip yerini boşaltır, ya da yıllar sonra ötekilere baskın çıkabilir. bu aynı zamanda bir somutlaşma savaşıdır - kimi dönemlerde soyut diye nitelendirdiğimiz şiirlerin, sonradan somut bir nitelik kazanması gibi -. bu işlem, bu arınma bir ozanın kendi şiirleri arasında da olabilir.
Öyleyse soyut dediğimiz şiirler ne kapalı, ne anlamsız, ne de toplumcu olan şiirlerdir. soyut şiir olsa olsa daha yazılmamış bir şiirdir; bir de dediğimiz gibi yazılmış görünüp de, belli bir şiir düzeninde yer almamış, geleneğinden kopuk, geleceğe yönelmemiş, salt ozanını ilgilendiren her türlü şiir soyuttur.
mısra işlevini yitirdi; şiiri şiir yapan bir birim olarak yürürlükten kalktı. eski rahatlığını, o sessiz, kıpırtısız düzenindeki rahatlığını boşuna arıyor şimdi. ofkelerin, bunlukların, başkaldırmaların dışında kendini yineliyor daha çok. ne denli güçlü olursa görünürse görünsün, duygularımızı, gerilimlerimizi, düşünce coşkularımızı başlatıcı öğe, bir ölçü olmaktan çoktan çıktı. insanı, insanla gelen en çağdaş sorunları karşılayamaz oldu. oylesine durallaştı ki, onca bir sözcük yılı da uzak kaldı bize.
oyleyse şiiri okumalı, şiiri, usla biriktirmeli artık; mısra ile değil. diyeceğim, ille de bir ölçü gerekliyse bu, düşünsel-ussal bir ölçü olmalı. tek sesli şiirden, çok sesli bir şiire yönelişteki en kapsamlı ölçü de budur sanırım.
nicedir şiiri soyut bir kavrammış gibi düşünemiyoruz. her toplumun kendine özgü bir şiiri ya da şiirleri olduğu için böyle düşünemiyoruz. Ülkemiz de bir mucizeler ülkesi değil. bizim de gereksinmesini duyduğumuz bir şiir anlayışı var. hatta bir bakıma uygulanıyor da bu. düşünü şiiri diye adlandırabileceğimiz bu şiir biçimini(tarzını) yerleştirirken, en azından şiire bakma ölçülerimizi de değiştirmek zorundayız.
Örnekler ortada. yapacağı işin bilincine varmış ozanlar kabına sığamıyor artık. hiç değilse zorlanıyor şiir, seçkin, soy bir anlatım yolu bulmak için savaşılıyor. Örneğin cümleler parçalanıyor; söze yeni bir devinim katılıyor böylelikle. bir bakıma cümle tavır takınıyor, insanlaşıyor. derken bir satır başı, bir parantez, bir dialog...bakıyorsunuz düzyazıya geçmiş ozan; anlatıyor, açıyor, anlamı genişletip yoğunlaştırıyor. mısra yerine devinim , mısrayı ölçü yapmak yerine usu ölçü yapmak! güç şiir burdan çıkıyor, şiir okuma zorluğu burdan doğuyor.
ya peki mısra nedir? bir tanımı yok mu onun? bence yok! olsa olsa sezilmesi var, şiiri tekilleştirmesi var, şiiri tekilleştirmesi, kolay ustalıklara araç olması, çağdaş anlayışın gerisinde kalması var. mısra da sağduyu gibi bir şey... sağduyu ise, einstein' in anlayışına göre, "insanın on sekiz yaşına gelmeden önce zihnine yerleşen önyargıların tortusu"ndan başka bir şey değil. işte mısra da sağduyu gibi, beğeni eğitimi, töre anlayışı gibi, bize önceden aşılanmış bir öngüzellik duygusu.
bu öngüzellik duygusunu nasıl aşmalı? once, mısranın mısraya örnek tutulmasıyla sağlanan iyi işçilik görünüşü yerine, dirimsel bir şiir anlayışını gerçekleştirmekle... buna karşılık şöyle bir soru sorulabilir : bugüne dek yazılan şiirler, dirimsel olana bunca uzak mıydılar? bir bakıma öyle. düşünürsek, yalnızca kendi olanaklarıyla yetinen ozan çok azdır bizde. daha çok deneyler vardır; katkısız bir sahihlik(authenticite) ve bu sahihliğin pekiştirilmesi yerine, başka başka yaşam biçimlerine öykünme vardır. gene de, bu deney bolluğunun, şiirimizi çeşitlendirmek bakımından yararlı olduğunu söyleyenler çıkabilir. ama şunu da unutmamalı ki çeşitlemenin, ozan sayısıyla oranlı olarak değil de, tek tek ozanlarda incelenmesi, çoğu kez en güçlü kişilikleri bile tehlikeye düşürmüştür. kısacası, kuramın yaşamla birleşerek yarattığı gerçek şiir alanı, fethi naci'nin deyişiyle, tümdengelimle tümevarımın çakıştığı nokta, bir iki ozan ayrı tutulursa, hiç denenmemiş, bir "corak ulke" gibi cansız, yaşamsız kalakalmıştır.
oyleyse şiirin yapısında şiirin dokusunda bilinçli, özgün vurucu bir düşünce-yaşam birliğinin yer alması gerekiyor. burdan da araştırıcı, eytişimsel bir sıçrama... dışavurumcu bir düzanlatım...aruza, heceye, genel olarak da mısraya sığdırılmaya çalışılan şiirin, yerellikten doğacak bir bütünselliğe, bir evrenselliğe yerleştirilmesi.
oysa biz mısraya göre yaşıyoruz hala. mısra sanki bir yaşama biçimi, aşılması olmayan bir nesne. nedeni ortada bunun : halk, saraya, tek elden yönetime, yazgıya inanırken, bu arada bir üst-yapı kurumu olan şiire de inanmazlık edemezdi. ama hangi şiire? yukarudan gelen, hiçbir şey söylememeyi görkemle dile getiren, soyluluk gösterisi, mısracı şiire...bugün bile çok şey değişmiş değil. geleneğe saygı yüzünden, belki de hep aynı çıkmazlarla dolaşıp duruyoruz. kim bilir, belki de koşullar değişmedi ya da koşulları zorlayan, güçlü kişiler çıkmadı. yeni bir akımın öncüsü olan orhan veli bile, halkın beğenisini alıp, onun toplumsal-ekonomik gerçeklerini şiir dışı ederken, şiirin öz sorunlarına ne denli yabancı kaldığını, hiç değilse her şeyden bağımsız bir şiir düşünmekle ne denli yanıldığını ortaya koyalı kaç yıl geçti aradan? işte her söylediğini şiir diye söyleyen, adı ustaya çıkan, gerçekte çelişmeler ustası cahit sıtkı nerede? ya cahit külebi? acaba yeşeren otlar'daki gizemciliğine hangi deneylerden geçtikten sonra varabildi? hiçbir deneyden! Çünkü o, eskiden de bir görüş bütünlüğüne varamamıştı. Örnek mi? işte kadınları övdüğü kısa bir şiirden kısa bir şiirden son iki satır : "ben yine insanlığı severim / bütün kadınlardan ziyade." kadınları insanlık dışı tutan kof ve yanlış bir toplumculuktan başka nedir ki bu? ayrıca şiirimizin bugünkü bunluğu da, hep bu mısracı tutumun kılık değiştirmesinde aranmalıdır.
yukarıda da belirttiğimiz gibi, değişmesi gereken, bir bakıma değişmekte olan şiire, yeni bir ölçü bulmak zorundaysak, bu hiç şüphesiz u dışı bir ölçü olmayacaktır. bunun için de alışkanlıklarımızı yenmemiz, eskimiş mantık kurallarından kurtulmamız gerekir. Çünkü ussal bir coşku olan şiiri, ancak usun ölümsüzlüğüyle denetleyebiliriz. usun ölümsüzlüğü ise, onun durmadan değişmesi, durmadan yenilenmesi, kuşak kuşak, çağ çağ bir gelişmeye, bir yüceliğe aracılık etmesidir. Şiiri, tarihsel - toplumsal koşullarından soyutlamayı düşünmedikçe, mısra da işlevini yitirmiş sayılır.