--spoiler--
Ama baksak ki birbirimize arada
- Yorulunca işten bakarız da -
Sanki herkes yeni bir haber getirmiş gibidir
Öyledir öyledir
Yüzlerimiz ona göre kesilmiş
Ona göre biçilmiştir
Çünkü insan yalnızken katettiği yollardan
Ne zaman geri dönse yeni bir haber getirir
--spoiler--
Sanılanın aksine, şiir yazmayan şiiri bulup çıkartan onu yaratandır. Nasıl ki Sait Faik öykülerinde en insani, en yalın halleriyle insanı karşımızda görüyorsak Edip Cansever şiirlerinde de insanlaşması adına gayret edilen bir arayış vardır. "Çok şiiri var" demek Edip Cansever'i anlamamanın ilk adımıdır. Doğru cümle şu şekildedir; çok fazla sorusu var!
biz kadınız, bilmeden seviyoruz bu kedileri
seviyoruz, bir sevilme içgüdüsüyle
bu bizim yüzümüzde ufacık çizgiler oluyor - acaba?
evet, çok değil konuşurken düzeltiyoruz
orayı burayı topluyoruz, yeriyse çocuklarımızı öpüyoruz
ama biliyorsunuz ki gene de
hepimiz, işte hepimiz
bitmenin, tükenmenin yorgunluğu içinde.
işte, şimdi, şu anda
yaşamın aynasında –ah şu küçük yaz uzaklıkları–
bir terzinin yeni bitirdiği bir giysiyi
seyretmesi gibi uzun uzun
bakıyorsundur –bakışlarına sığan ne varsa–
öyleyse
iliştirir misin göğsüne
bir çiçek uzatsam –uzatmak denirse buna–
gülersin alırken –sahiden güler misin–
biliyor musun seni ben
görmedim hiç gülerken
gülsen de pembesi bol bir resim yapıyorsun gibi gelir bana
gittikçe koyulaşan –kendini dışa vuran irice bir vişne?
neden olmasın–
ya ağlarken gördüm mü, hayır, görmedim
gördüğüm yalnız
nasıl yansırsa buğulu bir cama bir elma
öylece bir şey
şunu da söyleyeyim, sen benim
bilmemin başlangıcısın olsa olsa.
Çocuklar ekmek yiyorlar gibidir sesin
Ön dişleriyle belli belirsiz
Bir martı kalıyor gibidir hiç olmayandan
Çünkü biz ikimiz de çirkin değiliz
Evet mi hayır mı pek anlamadan
...
Sonra biz dağ başlarında apansız kurşunlanan
Süresiiiz baş dönmesiyiz çoook garip adamların..
çok hoşuma giden şiiridir.
edip cansever deyince tomris hanım gelir aklıma. ne güzel sevmiştir.
Bir şairden fazlasıdır. Aslında kökensel anlamında bir şairin özsel anlamını taşır. Düşüncenin, varoluşun ve biraz farklı açıdan varlığın poetik açılımının en iyi örneklerindendir.
Bunun dışında -en sevdiğim gibi basit bir ifade kullanmak istemiyorum ama- en sevdiğim şairdir. Her gün alışkanlık haline getirmeden hususi olarak okur ve istemsizce gün içerisinde mırıldanırım.
yüreğimi genişlettiğim zaman
cemile bana sığsın
ben onun göklerinden biraz fazlayım
o bana sığsın
yalnızlık ondan gitsin, kötü mü dedim
gitmezse ne yapsın, kötü mü dedim
ben neyin nesiyim ki ve herkes neyin nesi
alışamıyorsak birbirimize
sevemiyorsak birbirimizi
demem ki bir ben mi kaldım
göz suyumda
şiirin hissettirdikleri ile ilgili pek çok kelime var aklımda ama sevginin böyle enfes ifade edilişi benimkileri yalnızca bir laf kalabalığından ibaret kılıyor.
"Ben ruhi bey nasılım" şiirini her okuyuşumda şu kısımdaki benzetmenin ihtişamıyla, zekice işlenişiyle ve tuhaf bir biçimde trajik oluşuyla her zaman kendisine yeniden hayran olduğum şair:
... Çakılların üstünden yürüdüm
Yürüdüm ki
bir sese benziyordum sanki
Yüzyıllarca önce kırılmış bir kemik sesi
iyice duydum...
anlattım mı bilmiyorum. edip cansever kapalı çarşıda halı satarken, dedemden halis el emeği göz nuru halı almış. dedemin atölyesi varmış. elle dokunmuş hepsi. kapora vermiş dedeme. neyse gel zaman git zaman paranın kalanını alamamış dedem. kapalı çarşıya gitmiş parasını almaya. esnafla birlikte üstüne yürümüşler dedemin.
edip yahu paramı ver. edip yahu diye haykıra haykıra bir kalmış dedem. edep yahu lafı da ordan gelir.
"içerikler" isimli 7 bölümden oluşan şöyle bir şiir yazmış:
i
ilk dizesi olmayan bu şiir
öncesiz bir dala benzeyecektir
nasıl ki başlangıcı yoksa yolculukların
sonu da yoksa
ağaçsız bir dal gibiyse her yolculuk.
sevda, acı, mutluluk
onlar da
zamanla bir başlarına kalacak hepsi
öncesiz ve sonrasız
içi boş odalar gibi.
anımsa istersen yıllar sonra
yaşamdan onca yorulup
ne çıkar, söz gelimi bir öğle vakti.
ii
konuşuyoruz desem konuşmuyoruz da
ayrı ayrı şeyler düşünüyoruz üstelik
birbirimize bakarak
ne seviyoruz ne de sevmiyoruz birbirimizi
ne varız ne de yokuz gerçekte
iki lamba gibiyiz, iki ayrı yerinden
aydınlatan odayı
değilsek de yakın birbirimize
uzak da sayılmayız büsbütün
gökyüzünde iki uçurtma başıboş
yan yanayızdır sadece
her çiçek bir çoğulluktur gününe göre
yalnızlık bir çoğulluktur
sanırım bir giz de yok bu beraberlikte.
iii
kötü bu, susmuştuk, şimşirler hışırdadı
yapıştı suskunluklarımız birbirine
bir o konuştu yalnız – yine o –
en gencimiz belki de
dalarak uzaklara, çok uzaklara
insan: mavinin içindeki düşünce!
topladık meyveyi biz – topladıktı kendi kendimizi ağacımızdan –
soyduktu kabuğunu, kırdıktı çekirdeğini çok
bilinmez olan ne?
anımsanmasıydı sanki herhangi bir olayın
hızlandıkça adımlarımız
yağmurda, yolun üstünde.
iv
şurada şurada
ıslak palmiyelerin altında
yağmurdan ıslanmış palmiyelerin altında
yağmurdan yağmurdan yağmurdan
ıslanmış ıslanmış ıslanmış
palmiyelerin
altında.
güneş kurutuyor onları
yağmurdan ıslanmış palmiyeleri kurutuyor güneş
palmiyelerin altında
ne vardı palmiyelerin altında
ne vardı, ne yoktu, ne olmalı
altında palmiyelerin.
taş kesilmiş taş
duruyor kıpırtısız
bir çakıl kadar sade
o işte, o avuntusuz vakit.
v
venüs ve turunç! doğuyordu bizden, içimizden,
kara güneşi akşamın
böyle bağırdı biri. eski hüzünler kazılardan çıkarılmış heykellerdir
tanrılardır, mezar yazıtlarıdır – yaşamazlar, andırırlar sadece –
diye ekledi sonra. hüzün özüne sinmiştir evrenin
bu eğim, bu bükülüş, bu yükselti, bu derinlik?
belliydi, sürdürsün istiyordu konuşmayı.
batınca güneş herkes birbirine baktı -nedense-
özgün bir şeyler söyledi çoğu
o sustu yalnız, şiire inanmadığı için değil
mozaikten bir tasvir gibi birleşti, parçalandı
yaratılmak istiyordu yaratırken.
kim? ne zaman? hangi ülkede yaşamış?
bilen yok, hepsi o kadar
toparlanıyorduk, susmuştu ağustos böcekleri de.
vi
yüzüne bir haç çizdi, külden ve kireçten bir haç
acıdan, menekşeden
oturdu çeşmenin taşına, su içti
susmamı söyledi yakınarak -ilk o görmüştü anlaşılan-
bak dedi - usulca - deniz dalgaların üstünde
göğün eğrisindeyse bir alev çanı
görüyor musun?
gördüm, bir gidip bir geliyordu yüzünde
acıdan menekşeye
kireçten küle.
dokunsam, duysam, yaratsam, diyordum ben de
ve sunsam ona, denizin sunuşu gibi kendini dalgalara.
ona, yalnızca ona
beni bir deniz kabuğundan daha ayrıntılı yapana.
vii
ne olmuş kıyıda gördüğü yengeç - ilk bunu sordu -
dumanlar içindeymiş o gün kasaba
kimmiş vurulan ormanda, kayın ağacının altında?
halatı kopan gemi - neredeymiş şimdi -
yıkılan otel - hadi neyse - ya boşluğuna alışamayan karanlık
- az kalsın unutacakmış - neredeydi sahi?
odasındaki yuvarlak masa
konsol, konsolun üstündeki lamba?
- bir değil, iki lamba, eskimiş süt rengindeki -
ve sırayla musluk, lastik hortum, bahçe?
mezarlık, taş köprü.
yüzüme baktı uzun uzuan
“hiç değişmemişsin” dedi yavaşça
“bazı eşyalar anıdır” - bunu bilmezdim -
“bazı anılar eşya”
yaşlanmış bir düş gibiydi, yürüdü gitti.
geçti mezarlığı, oteli, taş köprüyü
yitecekti gözden tam
bir silah patladı ormanda - kimmiş vurulan ormanda -
öldü düş.
kapalı çarşıda halı,kilim satarken dedemle bi alışverişi olmuş. dedemin küçük bi halı dokuma atolyesi var. neyse edip bey de dedemden biraz kapora verip, kalanını sonra vermek kaydıyla baya bir halı,kilim almış ama gel zaman git zaman parasını ödememiş. dedem kaç defa parasını istemey gitmiş ama kapalı çarşı esnafıyla üstüne yürümüşler dedemin.
gölge dolaşır geceyle esmerliğin arasında
-bir an- bakışların mavi denizle gök arasında
bir uyumsundur sen -yazlar gezinir kış günlerinin içinde-
sabahları bir şeyler noksandır, akşamları
noksanlardan oluşan bir üzünçlük sende.
ortalarda bir yerdesin -öylesin-
bir kavşaksın nedense - bir şeyle her şey arasında-
günün her saatinde -duyuyor musun-
imgeler birbirinden korkuyor.