resim için boya malzemesi şarttır ama, badanacıyla ressam arasındaki fark, terkib keyfiyetine bağlı bir terkib farkıdır…
unsurların rastgele bir araya getirilmesiyle ekmek bile yapılamaz. bu iki hikmet, terkibin sanat çehresini ve nisbet şartını gösterir.
acaba iyi bir şey olacak mı?
hayır, dedim kendime. iyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar.
sisler bulvarı'na akşam çökmüştü
omuzlarımıza çoktan çökmüştü
kesik birer kol gibi yalnızdık
dağlarda ateşler yanmıyordu
deniz fenerleri sönmüştü
birbirimizin gözlerini arıyorduk.
sisler bulvarı'nda seni kaybettim
sokak lambaları öksürüyordu
yukarda bulutlar yürüyordu
terkedilmiş bir çocuk gibiydim
dokunsanız ağlayacaktım
yenikapı'da bir tren vardı.
bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
iki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
bütün kara parçalarında.
ve bir kadın konuştu, "bize acıdan söz et"
ve o dedi ki:
acınız, anlayışınızı kuşatan kabuğun kırılışıdır.
meyvenin çekirdeğinin güneşe çıkması için
kabuğunun nasıl kırılması gerekliyse,
siz de acıyı tatmalısınız.
ve yüreğinizi yaşamınızın gündelik mucizelerinin
merakı içinde tutabilirseniz, acınız sevincinizden
daha az mükemmel görünmeyebilir.
Ve hatta tarlalarınızdan geçip giden
mevsimleri kanıksadığınız gibi
yüreğinizin mevsimlerini de kanıksarsınız.
ve üzüntünüzün kışlarını da
büyük bir dinginlikle izlersiniz.
acılarınızı çoğunlukla kendiniz seçersiniz.
eskiden kızardım. daha çok konuşurdum. gülerdim. gülümserdim. beklerdim. umardım. yaşama sevincimi yitirmedim ama kızmıyorum artık.
daha az konuşuyorum.
“...toplumdaki "fert", hazırlop olarak aileden, okuldan, toplumdan ne aldığının şuuruna erdikçe ve nefs muhasebesine erişip kendi şuurunu "yıkma, yapma ve zenginleşme" şeklin de değiştirdikçe, ilişkiler bütününü değiştirecek "şahsiyet" olur.”
bir sen anlamıyorsun arsız politikacı esnafı,
onların içinden çıkmış olsan bile
-gemisini kurtaran kaptan!-
uzlaşmacı ve hoşgörülü pezevenk.
namussuzla hırsızla zorbayla,
bir yatakta koyun koyuna -saltanat!
gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider
bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
yanlış adresteydik, kimsesizdik belki
sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar
biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı
üşür müydük nar çiçekleri ürpeririken,
gidersen kim sular fesleğenleri
kuşlar nereye sığınır akşam olunca.
(...)
gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür
bir tufan olurum sustuğun her yerde.
şafağa ancak
gecenin yolunu izleyerek ulaşılabilir.
gariptir ki,
kimi zevklerin tutkusudur,
acılarımızın bir kısmını oluşturan.
(...)
adlandıramadığın nimetleri özlediğinde,
ve nedenini bilmeden kederlendiğinde,
işte o zaman büyüyen her şeyle
beraber büyüyecek ve
üst benliğine uzanacaksın.
ağaçlar yeryüzünün
gökkubbeye yazdığı şiirlerdir.
ama biz onları devirir ve
boşluğumuzu kaydedebilmek için
kağıda dönüştürürüz.
(...)
en büyük sarkıcı,
sessizliğimizin şarkısını söyleyendir.
eğer ağzın yemekle doluysa
nasıl şarkı söyleyebilirsin?
Ve eğer elin altınla yüklüyse,
şükretmek için nasıl kaldırabilirsin?
sözler zamansızdır.
onları zamansızlıklarını bilerek
söylemeli ya da yazmalısın.
şiir bir düşüncenin ifadesi değildir.
o, kanayan bir yaradan
veya gülümseyen bir ağızdan
yükselen bir şarkıdır...
ne dizimde kuvvet, ne cepimde para...
bilmiyorum niçin geldim buralara!
hava berbat... deniz ulur, gökyüzü ulur
hu soğukta iliğime işledi yağmur...
bakmayarak fırtınanın boğuk sesine
çöküverdim köprünün bir kanepesine...
deniz bazan susup bazan homurdanıyor;
üsküdar’da birkaç ışık sönüp yanıyor:
eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi...
gece sarmış etrafı bir siyah şal gibi...
kırbacını dalgaların vurup sırtına;
onları da kudurtuyor şimdi fırtına...
işte böyle yerler, gökler saçarken ölüm,
ben buraya nasıl geldim, onu düşündüm.