Sıradışı yazılarıyla dikkat çeker ve insanın okudukça okuyası gelir."bütün kadınların kafası karışıktır" da yaptığı benzetmelerle her okumanızda sizi ters köşe eder,her seferinde başka bir anlam çıkarılabilir kelimelerden...onun özellikle kadınlarla ilgili yazdığı şeyler mükemmel gözlemler sonucu ortaya çıkmış "gerçek" şeylerdir...
Çiçek ticaretinden,"anne"lerin ellerine,evden kaçan kediden,fidel'e,çay lekesine birçoğumuzun aklından bile geçmeyecek konuları irdeler,irdeletir.
hayatın intikamı acı olur yazısından bir kuple:
Ne zaman üniversitelere konuşma yapmaya gittiysem ya da ne zaman
benden daha genç biri benim ondan daha fazla bir şey bildiğimi sanarak
bana sorduysa "bu işin olurunu", dedim ki:
Üniversiteyi bitirince hemen çalışmaya başlama. Git, dolaş, ülkeler gez,
aç kal, meteliğe kurşun at, ama ne yap et, koşturmaya başlamadan önce
biraz amaçsız yürü. Maceraya çık, bedeli ne olursa olsun bunu yap. Çünk
Çünkü hayat, onu erken anladığını sananlardan çok fena alır öcünü. Bir
şeyi vaktinde yaşamadan geçersen, çok sonra, seni rezil etme pahasına,
sana yaşatır o eksik bıraktığın bölümü. Âşık mı olmadın on altı yaşında?
Gelir seni kırk beşinde bulur, en olmaz zamanda. Maceraya mı çıkmadın
yirminde? Sürükleye sürükleye götürür seni otuz beşinde. Yırtık kot, yer
bezinden hallice bir kazak giyip, nasıl göründüğüne aldırmadan
geçiremedinse öğrencilik yıllarını mesela, elli yaşında, artık
kalabalıkların gözleri seni hiç de öyle görmeyi beklemezken, sana giydirir
o kot pantolonu. Hayatı sakın erkenden yaşama, sonradan çok fena komik
eder adamı. Serserilik ederek geçirmeli insan serserilik edilecek yaşları.
Zira atlayıp geçtiğin ne varsa dönüp dolaşıp bulur insanın yakasını.
Kendini yaşatıncaya kadar yapışıp kalır.
zamanında mehmet y. yılmaz'a yaptığı telkinler sonucu oray eğin'i milliyet'ten attırmıştır. oray eğin'i pek seven perihan mağden ise buna çok kızmış, sıraselviler'de tesadüfen bir bayan arkadaşıyla yürürken gördüğü ece temelkuran'a kalayı basmıştır efendim..
sosyal adaletsizlikteki bütün suçu milliyetçilikte bulan, ciddi tartışmalar işine gelmeyen, romantizm ile siyaset yazan, ağlak ve gayri-ciddi yazar. milliyet gazetesinin misyonunu sırtlayanlardan... Hasan cemal gibi milliyetçilik karşıtı milliyet yazarı; sermaye karşıtı sermaye gazetesi yazarı.
aykırı sorular'a umur talu'yla beraber katılmış, ciddi mevzularda fazla birşey söylemeyip topu umur talu'ya atmış, bay talu'da ağları sarsmakta gecikmemiştir.
çok iyi bir avukat olmak yerine çok iyi bir yazar olmayı seçen, bilge kişi. beynelmilel de kendi tabiriyle gösterişsiz, bakımsız, solcu gazeteciyi oynamıştır.
Yazılarında, lise yıllarında kapılmış özenti bir solculuğun, dünyanın gerçeklerini algılamaktan uzak çarpık ve yetersiz bir altyapıyla birleşip zayıf temeller üzerinde yükselmesiyle oluşan bir zihniyetin temsilcisi olduğu izlenimini veren, ''muhalifim sadece doğru-yanlış hikaye'' ilkesini benimsemiş, samimiyetten uzak, sahte humanist köşe yazarı...
hrant dink cinayeti üzerine kaleme aldıgı ararat'ımı yıktılar yazısıyla gözlerimden iki damla yaş dökülmesine neden olan gazeteci...
eminim kendisi de gözyaşlarını tutamamıştır bu yazıyı kaleme alırken...
yıllardır gazete okurum. internetin en sevdiğim özelliklerinden biridir, şimdi günde 7-8 gazete ve onlarca köşe yazarlarını okuyabiliyorum, daha önce böyle değildi tabii. günde en fazla iki gazete olurdu evlerde, en iyi ihtimalle, o da babanın evde olduğu pazar günleri... ve bunca yıldır okuduğum "köşe yazıları" içinde en güzellerinden birini bugün okudum. *
Türkiye vicdanına yürüyor
Büyük bir vicdan azabı... Öyle ki yapamadığımız, beceremediğimiz, sustuğumuz, korktuğumuz, çekindiğimiz her şey için bir vicdan azabı... Hrant ın gidişiyle gelen, bütün ülkeyi kaplayan, genişlemesine ve derinlemesine bir vicdan azabı...
Kalabalıklar, sanki tetiği kendisi çekmişçesine ağlıyor istanbul da. Tuhaf şey. Çünkü insanlar Hrant ın gidişiyle birlikte ve aynı anda bir çok şeye ağlıyor. Herkes neyi yitirdiyse ona ağlıyor. Hrant, insanları kendi kalbine çağırırdı.
Şimdi insanlar, tıpkı onun istediği gibi, kendi kalbine, kendi suçluluğuna, kendi vicdanına yürüyor. Bugünkü kalabalık bu. Bugünkü kalabalığın yürüdüğü yer bir mezarlık değil. Türkiye bugün kendi vicdanına, kederine ve tüm kayıplarına yürüyor...
Hrant gülerdi
Hrant görseydi gülerdi muhakkak. Hiçbir şeye gülmese bile, bir canlı yayında, mühim adamlardan birinin, cinayetten söz ederken ağlamaklı olup "Artık komşular bile birbiriyle konuşmuyor" deyişine gülerdi.
iş oralara geliyor işte. insanlar bütün yitirdiklerine ağlıyor Hrant ile birlikte. Hrant, toprağa düşerken görüyorlar ki toprağa neler neler düşürmüşler aslında.
Herkeste "Bir hikâyenin sonuna geldik" hissi. Canlı yayınlarda, normalde çok soğukkanlı olan televizyoncuların bile delirip öfkeyle konuşmaya başlaması bundan. Hrant ın bir yazısını bile okumadığına adım gibi emin olduğum teyzelerin, amcaların Agos gazetesi önünde ağlayamaya başlaması bundan.
insanlar sadece Hrant ın değil, bir ülkenin yasını tutuyor. Yitirdikleri artık kesin olan bir ülkenin. Artık anladı herkes: Bu geri dönüşü olmayan bir parçalanma. Artık hiçbirimiz birbirimizi bir ülkede yaşadığımıza inandıramayız. Artık kimse bize bir ülkede, bir halk olarak yaşadığımıza inandıramaz.
Demiştim bir zaman:
Bir çakıl taşını dahi vermedikleri bu ülkede her gün insanlar ölüyor. Hrant ile birlikte şimdi insanlar artık ellerinde sadece çakıl taşlarının kaldığını görüyor...
Zanlının "yalnız kurt" olabileceği söyleniyor. Bir örgüt bağlantısı olmayan yeni bir katil tipi olabileceği. Başkaları ise "derin devlet" ile bağlarının çıkarılması gerektiği görüşünde. Ben şöyle düşünüyorum:
Yalnız "köpekler"
Ne "yalnız bir köpek"ti katil ne de gizli bir örgütle bağlantısı var. Her ikisinin ortasında bir yerde bu mesele. Bu hikâyedeki katil asla yalnız değildi. Televizyon dizilerinden, büyük gazetelerin başyazarlarına, devletin en üst katlarından partilerin ilçe örgütlerinin en dibine, camilerin avlularından okulların bahçelerine kadar her yerde korunan bir kimlikti bu.
Bu kimlik, bu "örnek vatandaş" tipi, Susurluk tan sonra yaratıldı. Mumlarımızı yakıp, ışıklarımızı yakıp söndürürken seslerimizi susturanlar, bu kimliği bu memlekete armağan etti. Biz yenildik, "onlar" yendi ve yeni doğan çocuklar "yenen" tarafta yer almak istedi. Susurluk bölünerek çoğaldı, sokaklara, mahalle kahvelerine, okullara, camilere yayıldı.
Bu ülkenin "esas sahibi" onlar. Biz hep sesimizi kısarak konuşmak zorundayız onların yanında. O kadar ki Hrant ın gittiği gün yanımdan geçerken "Gebersin it!" diyen, 20 yaşında bile olmayan "delikanlı"ya hiçbir şey diyemiyorum ben. Çünkü daha bakar bakmaz yüzüne, elini ceketinin içine götürüp büyük bir kendine güvenle dönüp soruyor:
"Bi' derdin mi vardı?"
Biliyorum ki bir şey desem en yakın kahveye girip bağırabilir:
"Vatan haini! Dinimize, bayrağımıza küfretti!"
Biliyorum ki o andan sonra başıma gelecek şey ölmekten beter.
Şimdi Türkiye buna ağlıyor işte. Köpeklerin değil, insanların yalnız olmasına... Taşları bağlayıp köpekleri salanların kanlı zaferine...
istanbul daki kalabalık bugün bu kedere doğru yürüyor. Bu vicdan azabıyla. Biz korktuk ve en güzel çocuğumuz öldü, herkes, her nasılsa, Hrant'ı hiç tanımasa bile, bunu dibine kadar biliyor.
Hrant, görüyor musun?
Sevgili arkadaşım, acı acı gülüyor musun? *
orhan pamuk'un cumhuriyet gazetesinden intikam almasını bugünkü yazısında yorumlamış, "bir günlüğüne gazeteniz olsaydı ne yapardınız?" sorusunu sormuştur. hayli iyi etmiştir;
"Yoksuluz, gecelerimiz...
Bir gazeteyi bir günlüğüne verseler size, ne derdiniz Türkiye ye?
En çok eski Türkiye görüntülerini izlerken kederlenirim ben. Bilhassa meşhur 1977, 1 Mayıs görüntüleri. insanlar, göğsü derin bir nefesle genişlemiş, tek bir gövde gibi yürürken Taksim Meydanı na nasıl da hayata, kendilerine inanır ve güçlüdür yüzleri. Birbirlerine, ne kadar çok olduklarına bakarlar, gözleri büyür hayretle.
Gelenek bekçileri vardı
Ben hiç tanımadım o yüzleri. Ben büyüdüğümde öyle görünmüyordu bu memleketteki insanlar. Mahallelerde "gelenek" bekçileri vardı, "dine saygı" ekmeğiyle beslenip semiz, faşist çavuşlara dönüşen. Polisler sanki bizden değilmiş gibi gerine gerine geziyorlardı sokakta.
Yoksullar kendinden daha yoksul olanı yok ediyordu ilk fırsatta. Yoksulluktan söz etmek ise "gıcıklık etmek, tat kaçırmak" sayılıp ayıplanıyordu. Ordu daha "höt" demeden el pençe divan duran "yazıcılar" vardı.
Eski işkence izleri marka giysilerle örtülüyordu gövdelerde, "Zaman değişti" deniyordu soranlara. içlerindeki mutsuzluğun nereden geldiğini bilmelerine izin verilmeyen gençler hap atıyorlardı. Darbecileri çıkarıp el öptürüyordu televizyonlar.
Bir günlüğüne bir gazete verseler bana, işte bütün bunlar için kimden intikam alınması gerekiyorsa ondan alırdım ben de. O eski, güzel yüzleri kim sildiyse bu topraktan, ondan."