duygularımız bize ait değildir bir parça. iyi ve kötü ayrımından da görebileceğimiz gibi duygularımızı toplum belirler. beraber yaşanarak, bireysel insanın potansiyel olarak var olan duyguları köreltilebilir, istenilen adı koyulmuş duygular öğretilebilir. yönetim sanatının birincil silahlarındandır.
Duygular, düşünce haline getirilemedikçe; davranış sergilenemez. Saf duygular, yaşamsal tabulara uygun değildir. Duygular, koşulların oluşturduğu kriterlere göre düzenlenirler ve uygun hale getirilip; son vaziyetini (davranış) alırlar. Duygu ve düşünce ilişkisi, sonucu sadece bir tarafa bağlanacak şekilde açıklanamaz. Duygular ve düşünceler birbirinden ayrılamayacağından, ortak bir noktada kesişme ihtimalleri de yoktur. Ne olursa olsun; insan davranışlarında duygunun etkisizliğinden söz edilemez.
Yıllığıma " Duygularıyla bu kadar yoğun bi' ilişkisi olan bu kıza üzülme, ağlama, sevme, kızma nasıl diyebiliriz ki? " yazan arkadaşıma selamlar olsun.
aşık olduğum muhteşem varlığın ismi.
ilk göz ağrım,ilk öpüştüğüm, ilk elini tuttuğum olağanüstü güzel ruha sahip varlık.
gecenin bu saatinde buraya girmeme sebep olmuş ve bu entryi girme ihtiyacı uyandırmıştır bende.
vücudumda gezen bi adrenalin sıvısı gibi benim sevgilim.
Bastırılandır. Duygularını gösterdiğin zaman ne kadar hoyrat davranıldığını görür ve defalarca bunu deneyimledikten sonra anlarsın ki bastırman gerekendir.
Bazen içiniz de çağlayan bir nehirdir heyecan olur, çoşku olur.. Bazen de bir yangındır ve yakar, acıtır.. Bazen bir dalga olur çarpar acımasızca kayalara.. Bazen dolu dolu bir buluttur yağdırır yağmurunu, estirir rüzgarını, döner kasırgaya.. ve bazen de bir güneştir açar, aydınlatır, ısıtır, iyidir. O Hissettiklerinizdir.
(#38433755) bu girdiyi kitaba başlamadan hemen önce yazmıştım. Bir kaç saat önce kitabı bitirdim. Ve kitabın hissettirdiklerini daha detaylı olarak yazmak istedim.
Bazı yerlerde kitabı bir kenara atıp hıçkıra hıçkıra, söve söve ağlamak istiyorsunuz ama bu mümkün olmuyor. içinizdeki uçsuz bucaksız merak engel oluyor ağlamanıza. Sinirinizi bozuyor, sivilceler çıkarıyorsunuz, boğazınıza bir yumru oturuyor ama ağlayamıyorsunuz. Bazı yerlerde Duygu ''çok utanıyorum'', ''yüzüm kırmızıdan mora dönerken...'' gibi utandığını belli eden cümleler kuruyor. Lütfen gidip tam o an yüzünüzün rengine bakın. Sarıdan siyaha kadar her rengi bulabiliyorsunuz yüzünüzde. Bu nedenle rahatlıkla kitabın yarısını mosmor bir suratla okudum diyebilirim.
Kitap kapattığınızda öylece kalmıyor. Siz günlük yaşamınıza devam edip işlerinizi yaparken kafanızın bir köşesi ''Duygu ne yaptı, Sedat nasıl, Ali'm iyi mi, Bekir ne yapıyor, o iş çözüldü mü, bu böyle oldu mu, şu olduktan sonra ne olacak'' diye dönüp duruyor.
Kitap bir takım şeyleri meşrulaştırma algısı da oluşturuyor. Zamanla insanların değiştiğini, değişebileceğini, aslında bu değişimin bir tür zorunluluk olduğunu gösteriyor. Bir takım şeylerdeki önyargıyı yıkıyor ve bu yıkım huzurla huzursuzluk arası bir duygu uyandırıyor. Kitaptan önce ''kesinlikle bunu normal göremezdim ben'' dediğiniz bir şeye kitaptan sonra ''aman canım neler neler yapıyor millet'' demeye başlıyorsunuz.
Karakterler gerçekten yanınızda varmış gibi hissediyorsunuz. Mesela bir şey oluyor Ali'ye doya doya ''Ali'm'' diye sarılmak istiyorsunuz ama sarılabileceğiniz hiç kimse yok. ''Az önce buradaydın be Ali'm...'' dediğinizi sesinizi duyduktan sonra insanlar size tuhaf tuhaf baktıklarında anlıyorsunuz. Şizofrenik, sanrısal bir dünyanın içinde kaybolmuş gibi hissediyorsunuz.
Bu serinin ilk kitabı. Sonrasında sırasıyla Ali'm, Bekir ve Sedat var. Birazdan Ali'm'e başlayacağım. Kitaptan umudum yüksek çünkü bu dörtlüde en çok onu sevdim. Ah be Ali'm...