hayatta gerçekten değişik şeyler yaşanıyor. ak kara çıkabiliyor, kara ise bir bakıyorsun ak çıkıyor.
anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki ama gerek duymuyorum.
anlatacaklarım o kadar gereksiz ki ama bir taraftan da deli gibi anlatmak istiyorum.
ama şöyle bir gerçek var, insanın dilinde erdem, ahlak ve inanç süslenmiş ve parlatılmış bir mücevher gibi söz olup aksa da, ilahi aşkla bezenmiş, paylaşmak ve yanında olmak gibi güzel davranışlarda bulunmanın sevabı kıssalarla anlatılsa da, içinizdeki bencillik ve eziklik elbet bir gün sahte insaniyetinizi bir lütufmuş gibi sunar ve sizin gerçek yüzünüz ortaya çıkar.
fikirler, kültürler ve mevkiler yükselebilir ama erdem sahibi olmayan kişilerde ezikliğin egosu her zaman baş gösterir.
birine yakın olduğumu sandığım anla, aslında beni uzak gördüğünü anladığım an arasındaki duygusal uçurumlarda bazen boğuluyorum. çok sık oluyor bu son zamanlarda. seviyorsunuz sanıyorum beni bazen, aldanıyorum, sonra çok kızıyorum içten içe size söyleyemiyorum.
insanlara çabuk bağlanıyorum. çayı, her zaman çay getiren çaycımız getirmediğinde mesela içemiyorum. aynı durakta her sabah benimle birlikte otobüs bekleyen, görmezden geldiğim adam gelmediğinde endişeleniyorum. sevdiğim biri telefonu açmadığında aklıma hep en kötüsü geliyor. alışkanlıklarımdan kolay vazgeçemiyorum. alıştıklarımı kaybetmekten korkuyorum.
yeni tanıştığım birinin yanlışlarını bir türlü göremiyorum. kalbimi kırdığında, çoğu zaman kendi kendime onun aslında öyle yapmak istemediğini telkin ederek ve onla yaşadığım güzel anları düşünerek konuyu kapatıyorum. hal böyle olunca, insanlar daha çok kırmaya, bense onların hep pozitif yanlarını görme huyum yüzünden daha çok üzülmeye başlıyorum.
öc alamıyorum, ama bana yapılan kötülükleri hiç unutamıyorum, sanıyorum kindarım.
aslında sevilmeye layık olduğumu düşünüyorum. o yüzden beni sevmeyen insanlara içten içe kızıyorum. ama çaktırmıyorum.
eğer birine kızdığımda esip gürlersem az, susarsam çok kızmış oluyorum, ama karşımdaki bu farkı anlayamıyor.
gideceksem susarak gidiyorum. bir antidepresanı bırakır gibi bırakıyorum insanları. aramalarım azalıyor, mesajlarım kısalıyor, git gide dozaj düşüyor, bir var mışım bir yok muşum? bu hem benim için, hem onlar için daha kolay oluyor.
masalları çok seviyorum. yüz yaşıma gelsem de hayal kurmaya devam edeceğim. gerçekleri sevmiyorum. hayallerim olmasa hayatım elimde kalır çünkü.
şu zamana kadar mutluluğun sadece ve sadece başkalarının mutluluğunda gizli olduğunu düşünürdüm. ta ki çevremdeki herkes mutluyken mutsuz olduğumu anlayana kadar. o yüzden birkaç zamandır, benden yüksek beklentiler içerisinde olan ve benim her daim mutlu etmeye çalıştığım insanlara resti çektim. henüz farkında değiller. onları mutlu etme çabasında değilim artık. beni sevenlerin mutluluğumla mutlu olacaklarına inanıyorum ve herkesten önce kendi mutluluğum için çalışıyorum.
tanıştığım insanlar, çevremdekiler benimle ilgili çok şey bildiklerini sanıyorlar ve ben bununla çok eğleniyorum. gerçekten kalbimi açmak istediğim birine ise tüm detayları anlatıyorum. daha önce beni üzmeyeceğinden emin olduğum sadece iki kişiye kendimi anlattım. ve çok zorlandım.
bazen hiç tanımadığım ve sonrasında da hiç görüşmeyeceğim birine kendimi anlatmak istiyorum.
dertleşmeyi hiç beceremiyorum. üzgün olduğum zaman, sadece birinin yanında susmak istiyorum. iyi niyetle olduğunu bildiğim halde, birinin bana ısrarla ne oldu demesine gıcık oluyorum. sıkıntılarımı ancak ve ancak o haleti ruhiyeden kurtulduğum zaman anlatabiliyorum.
biriyle gelecek düşündüğümde, flash tv?nin yaşlandırma tekniğini kendisine uyguluyorum. ama karşımdakine bunu söylemiyorum. eğer aksi, huysuz bir ihtiyar olacağını düşünüyorsam asla devam etmiyorum. hadi gençken çekerim de yaşlandığımda uğraşamam öylesiyle diye düşünüyorum.
bu aralar çok gerginim, o kadar çok işim oluyor ki bazen, hangisini yapacağıma karar verene kadar hiçbirini yapamıyorum. işte en çok da buna kızıyorum.