ismi lazım değil biriyle adım aynı cümle içinde kullanılmış bugün, üstelik de kavga edildiğine dair.
hayırdır? kova mı yapıyoruz gençler? ben neden çağrılmadım?
sevgili apartman sakinleri,
şahsımla muhattap olmak isteyen herkesle konuşmuyorum ne yazık ki. beni bilen bilir, kimsenin dış görünüşü ya da cinsiyeti umrumda olmamıştır. keza kendim için de benzer bir sınıflandırma yapılmasından ve seviyesiz konuların içerisine çekilmeye çalışılmasından hoşnut olmam.
sözlük yazarlarının lazımlıklarının renkleri başlığına bunca zamandır pembe yazmamış olmam dikkatinizi çekmiştir sanıyorum. keza şu zamana kadar sizlerle fotoğrafımı paylaşıp nasılım ama cicişkolar dediğimi de hatırlamıyorum.
bu sebeple bugünkü saçmalığı kafanızın güzel olmasına bağlıyorum.
ağzındaki sakızı çıkartıp başındaki tülbende yapıştıran, sonrasında eteklerini toplayıp Uludağ sözlük kapısının önünde dedikodu yapan sözlük erkeklerine sesleniyorum buradan, biraz adam olun diyeceğim ama sizi de zor durumda bırakmak istemiyorum.
daha önce de söylediğim gibi, sümüklerini yiyen sivilceli ergenlerimizin, donuna işeyen ifşacı kızlarımıza yazmaya devam etmelerini ve beni bu seviyesizliklerine bulaştırmamalarını temenni ederken, satırlarımı burada sonlandırıyorum.
Buraya kadar okuyan sözlük yazarlarına selam eder, benden desteğini hiç esirgemeyen anneme, babama ve bilumum sözlük yazarlarına teşekkürü borç bilirim.
çayı, her zaman çay getiren çaycımız getirmediğinde mesela içemiyorum. aynı durakta her sabah benimle birlikte otobüs bekleyen amca gelmediğinde endişeleniyorum. Kısacası alışkanlıklarımdan kolay vazgeçemiyorum. alıştıklarımı kaybetmekten korkuyorum.
“Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.” diyor SalingerÇavdar tarlasında çocuklar kitabında. Sanırım anlattıklarım ve alıştıklarım yüzünden içimdeki bu kocaman boşluk, ve sanırım gerçekten bazılarını hala özlüyorum.
Tüm bunlara karşılık, gitmek isteyeni yolundan döndürme gibi bir çaba içerisinde olmuyorum. Konuyu uzatmadan, üzerine milyon tane anlam yüklemeden ve gereksiz kelimeler seçmeden açıkça gitmek istediğini söyleyenlerin yani ne istediğini bilenlerin hayata ve insanlara karşı net duruşunu seviyorum.
ve gideceksem susarak gidiyorum. Konuyu uzatmıyorum. geri dönüşüm de olmuyor.
Bazen çok uyumlu, çok kültürlü, çok eğlenceli, çok iyi niyetli biriyle tanışıyorum... Aklınıza gelen her güzel şeyden çok çok olan. Hani bazı videolar vardır, sakin bir müzik, çayır çimenler, tam gevşeyip teslim olacakken müziğe, ekrana korkunçlu bir şey çıkar da ödünüz patlar ya. Ben de iyi insanlarla takılırken bir türlü kendimi olaya veremiyorum. En güzel yerinde korkunçlu kadın/adam olacaklar diye ödüm patlıyor. Genelde de oluyorlar, hiç sektirmiyorlar. Bu nedenle hayattan öğrendiğim şeyi şöyle özet geçebilirim. Bir insanda aklımıza gelen her güzel şeyden çok çok olamaz.
ilginçtir, son zamanlarda yakın olduğumu sandığım birçok insanın aslında beni uzak gördüğünü fark ediyorum. seviyorsunuz sanıyorum beni bazen, aldanıyorum, sonra çok kızıyorum içten içe size söyleyemiyorum.
yeni tanıştığım birinin yanlışlarını da bir türlü göremiyorum. kalbimi kırdığında, çoğu zaman kendi kendime onun aslında öyle yapmak istemediğini telkin ederek konuyu kapatıyorum. hal böyle olunca, insanlar daha çok kırmaya, bense daha çok üzülmeye başlıyorum.
eğer birine kızdığımda esip gürlersem az, susarsam çok kızmış oluyorum, ama karşımdaki bu farkı anlayamıyor.
şu zamana kadar mutluluğun sadece ve sadece başkalarının mutluluğunda gizli olduğunu düşünürdüm. ta ki çevremdeki herkes mutluyken mutsuz olduğumu anlayana kadar. o yüzden birkaç zamandır, benden yüksek beklentiler içerisinde olan ve benim her daim mutlu etmeye çalıştığım insanları mutlu etme çabasında değilim. beni sevenlerin mutluluğumla mutlu olacaklarına inanıyorum ve herkesten önce kendi mutluluğum için çalışıyorum.
dertleşmeyi hiç beceremiyorum. üzgün olduğum zaman, sadece birinin yanında susmak istiyorum. iyi niyetle olduğunu bildiğim halde, birinin bana ısrarla ne oldu demesine gıcık oluyorum. sıkıntılarımı ancak ve ancak o haleti ruhiyeden kurtulduğum zaman anlatabiliyorum. Yine de bazen hiç tanımadığım ve sonrasında da hiç görüşmeyeceğim birine kendimi uzun uzun anlatmak istiyorum.
biriyle gelecek düşündüğümde, flash tv’nin yaşlandırma tekniğini kendisine uyguluyorum. ama karşımdakine bunu söylemiyorum. eğer aksi, huysuz bir ihtiyar olacağını düşünüyorsam asla devam etmiyorum. hadi gençken çekerim de yaşlandığımda uğraşamam öylesiyle diye düşünüyorum.
sahip olunan tüm kredileri, büyük ihtimalle hiç hak etmeyen ve hiçbir zaman kıymetini bilmeyecek birinde tükettiğimi fark edeli çok olmadı. Ve hak edene yeteri kadar kalmadığımı anlayalı. Neden hak eden insanla karşılaşana kadar tüm sevgi sözcüklerinin tüketiyoruz da bizim kadar masum olmayanların eline teslim ediyoruz sevgimizi bilmiyorum. Neden hor kullanıyorlar onlar da, çaba sarf etmeden elde ettiklerinin kıymetini bilemiyorlar.
Fiziksel bir kullanılmışlık değil kastım, ruhumuzu eskitiyorlar, gülen gözlerimizi, heyecanlı sesimizi tüketiyorlar, umutla seven kalbimizi anlamıyorum.
Sözlük üzerinde tanışıp, konuşup, durup dururken bozuştuğum kimseye sözlükte yazdığım yazılarla mesaj göndermiyorum. O ergenlik seviyesini geçeli çok oluyor. O nedenle bana sonrasında mesaj atıp bunu bana mı yazdın, burada beni mi kastettin diyen arkadaşlara gülüyorum. insanın kendisini bu kadar önemsemesine ne yazık ki anlam veremiyorum.
Bu yazdıklarım bir sabah trajedisi aslında. Mutlu uyanılan bir sabahtan sonra, unutmaya çalıştıklarımızı hatırlayınca büründüğüm enteresan ruh halim.
Ve son olarak şair’in dediği gibi...
bana bitmeyen bir tek şey söyle, söyle sonsuza inanayım!
duygusal biri
inadında mükemmel
mutluluğu isteyen
bembeyaz bir yürek
istanbul gibi masmavi
rüya gibi tertemiz
eser miktarda mutsuz
koskocaman yürekli kadın.
bitaneciktir. çok tatlıştır ehehehe. tamam tamam değişiyorum hemen, sayın yazar uçağımız kalkmak üzeredir. lütfen telefonunuzu kapatın ve arama geçmişinizi silin. *
Açı doyurduğumda,
hakareti affettiğimde,
düşmanımı sevdiğimde,
bunlar güzel erdemler.
Fakat ya dilencilerin en fakirinin,
suçluların en gaddarının da
kendi içimde olduğunu fark edersem.
Ya şefkatime en muhtaç kişinin,
sevilmeye en muhtaç düşmanımın
kendim olduğunu fark edersem
o zaman ne olacak?