keşke ben büyümeden, aklım ergin olmadan ölseydi de bana bu yüklü acıyı vermeseydi dediğim son. altlı üstlü oturuyorsanız eğer bir başka yakın olursunuz, hiç ismimi söylemezdi hep aslanım derdi. üniversite birin yaz tatilinde memlekete bir gidiyorum ki 100 kiloluk dedem, 60 kilo olmuş kansere yakalanmış fakat benden saklamışlar. kafadan kalpten vurur koyar geçirir oturtur ve ileri derecededir artık gün sayımına başlanır. ilk zamanlar yanına gidip bakamazdım, ama zamanla alışıyorsunuz. hiç ölmyeceğini sanıyordum, son anlarında bile bir ihtimal yaşayacak diye bakıyordum, taşı sıksa suyunu çıkaracak adam, tuvalete gidemez hale geliyor ya o çok koyuyor adama.son nefesini verirken görmek istedim an an gözlemledim. toprağı bol olsun... ne demiş nazım '' yirminci yüzyılda ölüm acıları en fazla bir yıl sürer''. hep akla gelince hüzünlenilse de, zaman unutturuyor.
hele ki ölümü doğum gününüzden bir hafta önce olunca dayanılmaz acı verir, bir gün öleceğini bildiğiniz halde dayanamazsınız. göz pınarlarınız kurur ağlamaktan, allah daha başka ölüm acısı vermesin diye dua edilir ama bilinir ki her canlı, bir gün ölecektir..
Benim iki dedem de hayatta çok şükür derdim hep. Bir gün gidecekler oysa , belki hiç tanımamış olmak daha az acı verecekti , kim bilir. Belki de büyük şanstı onlarla geçirilen zamanlar.
ilkini 3 şubat 2008 günü öğlen saatlerinde yaşadığım acıdır dedenin ölmesi.
/. sınıfa gdiyordum. Onların evindeki masada ders çalışıyordum , o da geldi oturdu masaya ve fen kitabını açıp içine tuz dökmeye başladı. Kötü birşey olduğunu anlamıştım , ağlamaya başladım , dedemi hastaneye götürdüler. O gün o hareketi hastalığının ilk belirtisiydi. Canım dedem alzheimer olmuştu.
Üniversite son sınıfa geldim. Hergün olmasa da sık sık yanına giderdik , yıllar ilerledikçe onun durumu da ağırlaştı. Parkinson hastalığına da yakalanmıştı , artık yardım olmadan evin içinde yürümekte bile zorlanıyordu. Her sabah kalkıp özenle traş olan adamın sakal traşını artık ellerimle yapıyordum, sabahları kahvaltıda ekmekleri kızartan adama yemeğini ben yediriyordum. Tuvaletini tutamadığı için gün içinde defalarca yıkanıyordu , kendi kızları yıkıyordu.. Belki bunlar onun için çok acılıydı ve bunlardan uzaklaşmak istedi birgün.
Okul için ildışındaydım , sınavlarım vardı ve bana sadece "deden ağırlaştı , yatalak oldu" dediler. o 1 hafta dedemi hayal ederek geçti , acaba nasıldı , yoksa bana yalan mı söylüyorlardı ölmüş müydü? ben bunları düşünürken o 1 haftanın sonunda yeni bir haber , doktorlar hazır olun demiş. Kalkıp gecenin 10unda yollara düştüm. Hastaneye gittiğimde kalabalık müşade odasına soktular beni , deden orda karşıdaki yatakta dediler , göremedim. Gözleri kapalı , sadece nefes alıp veren adamı göremedim , görmek istemedim. elini tuttum , tepki vermedi , sadec ağladım ve çıktım. o gece rüyama girdi , benim geldiğimi görmüş , daha sakin bir odaya alınmış. uyandığıma haberini aldık ki 2 kişilik odaya geçmiş , yanına gittim , ikinci komadan beri ilk kez gözlerini açtı ama kötü haber , artık görmüyordu ve hiçbirşeye asla tepki vermiyordu. Sınavkarın devamı için tekrar il dışına gittim , geri döner dönmez hastanede yanında kaldım. iyi ki kalmışım. Ondan 1 ay sonra bir sabah eve telefon geldi , dedem gitmişti...
sesim çıkmadı , yanına gidene kadar sustum , gözümden tek damla gelmedi , burnum da sızlamadı , onu görene kadar. Hala sıcacık , bıraktığım yerde , yatağında yatıyordu. Çenesi bağlanmış , alnına elimi koydum , sıcacık. Öptüm onu kokladım , mis gibi kokuyordu yine. Gitmesinden korktuğum adam beni , bizi bırakıp gitmişti. o gece tüm kardeşleri gelene kadar evde kaldı , canım dedemin bedeni zarar görmesin diye evde dursun isteedim , morga yollattım zorla , kimse istemese de. Ertesi gün morgdan aldığımızda hala pamuk gibiydi , suyunu döktük , kefenine sardık ve yatağına yatırdık.
Dedem nasıl gittin o soğuk günde , üstüne yapan kar üşütmedi mi seni? Yün çoraplarını ben giydirirdim anyodan sonra , üşümedi mi ayakların?
ve neden gelmiyorsun hala rüyalarıma? söz veriyorum ağlamayacağım seni görünce. Yerini soracağım rahat mısın diye. Kimlerlesin , kiminle tavla oynuyorsun şimdi. torununun perdede kaybolan uğurböceğinin arkasınan ağlamasına dayanamayıp tren yolundaki otlar arasında uğurböceği toplayan adam şimdi otların altındasın ve ben cesaret edip o mezarlığa bir kez daha gelemedim...
kanser olduğunu geçen sene öğrendim.halbuki 11 seneden beri kansermişsin.ama zaten ilk başta sana da söylememişler.kimbilir ne zaman öğrendin bu illet hastalığa tutulduğunu.sonra güzel saçların dökülmeye başladı,sırma bıyığın gitti.seni ilk kez öyle görüyordum.zaten hep içimi acıtmıştır insanların yaşlandıkça değişmesi,çökmesi.ama sen hem yılların izini taşıyordun vücudunda hem de hastalığının dayanılmaz yükünü.içim acıyordu sana baktıkça.o uzun boylu ismet bey'in omuzları sanki bu acıları kaldıramıyo gibi çöküktü,kamburdu artık.
senin hep sofrada az yeme huyuna özenmişimdir.karnın doydumu kalkardın sofradan.miden hassastı çünkü,sen kardeşlerinin içinde en hassastın çünkü.zaten annende seni urla'dan izmire bu yüzden göndermemişmiydi ablanın yanına.diğer erkek kardeşlerin gibi tarlada çalışamazdın sen,annende kıyamazdı sana,bu yüzden izmire gelip tahsil yapmıştın.8 kardeşin içinde tek okuyan sen olmuştun.sonra zaten alınterinle kazandın paranı,çalışarak didinerek geldin bi yerlere,seni örnek almamızı ister gibi.
insanın kendini ölüme hazırlaması zor oluyomuş be dede.her telefon çalışında irkilmek...senin öldüğün gün çok fazla ağlamadım biliyo musun.sadece haberi ilk aldığımda bi iki damla yaş geldi gözümden,sonra toparladım kendimi.çünkü ben zaten,sen yaşarken ağlama kotamı doldurmuştum.o yataktaki güçsüz haline,hiçbişey yememenden dolayı bi deri bi kemik kalmış bedenine,haddinden şiş karnına,el ve ayaklarına bakarken ben zaten ağlama kotamı doldurmuştum.hiç kimsenin senden umudu yoktu yaşamana dair.ama sen yaşamak istiyordun,ölümü bir türlü kabullenmek istemiyordun.zaten kim kendisine ölümü yakıştırır ki?
seni son görüşüm...vücuduna hep soğuk kompres yapılmasını isterken,için için yanarken gözlerin hep kapalı oluyordu.belki onları açık tutmak bile seni yoruyordu.ama o gün gözlerin açıktı,odada kim var kim yok inceliyordun.sonra odaya girdim anneme bişey söylemek için.o zaman bana baktın,ta gözlerimin içine...bende sana gülümsedim,gülmenin yasak olduğu,ölümünün beklendiği o evde.çünkü biliyordumki sen hep ağlayan insanlar görüyordun,gözleri şiş insanlar...ve o an hissettim seni son görüşüm olduğunu,o anı hücrelerime kazıdım,ölene kadar hatırlamak için...
2 sene önce babaannem öldüğünde bunu hiç beklemiyorduk,şok olmuştu ölümü benim için,herkes için.ama seninkini bekledik be dede.elinden hiçbişey gelmeden oturup beklemek,sadece dua edebilmek.ama şu anda senin için mutluyum acılarından kurtulduğun için ve biliyorumki ruhun iyi bi yerlerde şu anda.bizim senin yanına geleceğimiz günü bekliyorsun.bekle dedecim,buralarda yaprak dökümü çoktan başladı...
iyi insanlar melek olur, uçarlar. iyi dedeler melek olur, uçarlar.
biz daha bu seneki avrupa şampiyonasında hollanda'nın fransa'ya attığı golleri izledik. mutfakta kiraz koyuyorum ikimize(kiraz çok sever), içerden "e kızım gene attı bunlar, gel gel" dedi bi kaç ay önce. bana emre kongar kitabı verip içine şimdi okuyunca saf acıdan ağladığım notlar yazdı. dil edebiyat okurken çeviri yapıyorum, yazlıkta bütün siteye anlatmış "benim kızım trt ye çeviri yapıyor" diye. babam bana "bebeğim" demez mesela, sımsıkı sarılıp "bitanem, güzel bebeğim" dedi.
tam bir ay önce evden çıkmak üzereyim, annem aradı, "deden hastanede, durumu kötü, bence git, belki pişman olursun". o eminönü vapuru bir türlü yanaşamadı. cerrahpaşaya giden otobüs bütün kırmızı ışıklara takıldı. beyin damarı tıkanmış. gittiğimde baygın, öyle yatıyordu. "beyin damarı tıkanmış, 6 aya kadar sürebilir uyanması." dedem hiç uyanmadı. gözlerini açtı. "sizi anlamıyor ve algılamıyor". ateşi çıktı, 38.3. alnına kollarına buz gibi bezler koydum. burnundaki sondayı çıkarmasın diye elini bağlamışlar. geceler boyu eli elimde sabahladık. solunumu zayıftı. yıllarca herkese şifa vermiş dünyanın en güçlü adamı, mücadeleyle soludu tam otuz gün. eve uyumaya gittiğimde nefes alışlarını duydum iki kulağımda.
bir sabahın körü yan odadan babamın telefonu çaldı. babam karısına döndü, "ölmüş". ölmüş. nefesi durmuş, kalbi atmamış. hiç bir ölüm erken değildir. hiç bir "ilk gün" metanetle bağdaşmaz. dedenin ölmesi, ilk ölümdür, koskoca cumhuriyet adamının gözlerini usul yummasıdır, o beş katlı asansörsüz eve torunlar için alınmayan şeker çikolatadır, gözler kapalı elini sımsıkı tutan eldir iğrenç hastane gecelerinde, dedenin ölümü küreğe sarılıp o güzelim insanın durmuş bedenine toprak atan babanın gözlerinden düşen yaştır.
kendi $arabini kendi yapan bir adami kaybetmektir benim icin.. elbet bundan fazladir. bundan otedir.
$oyledir :
babam ekonomik ozgurlugunu kazanana ve kendi tirnaklarıyla bir yere gelene; ba$larda, televizyon masasi olarak bir kucuk sehpayi kullandigimiz bir ev alana kadar, dedemlerle birlikte onlarin mustakil evinde ya$iyorduk. huysuz ve kendi halinde bir ihtiyardi dedem. eli sikiydi. sevgisini gostermeyi otorite kaybi olarak tanimladigindan babama da hep soguktu. yani ben o zamana dek bir sicak gulumseyi$ini, bir sirtini sivazlaya$ini gormemi$im. altili bultenlerinden olu$an ve kilerde duran bir ar$ivi vardi son animsadigim. bir kez kari$tiriyordum. bagirmi$ti.
genelde kadim dostlariyla kiraathanede vakit olduren o mavi gozlu dev adam, aslinda icinde miniminnacik bir cocuk ta$iyor gibi geliyordu bana. hani olay orgusu geregi bu hep boyledir, tezatlar konuyu daha da albenili bir hale getirir, sosu olur.. ama farkliydi bu. arttirdigi zamanlarindan birinde benimle ucurtma bile ucurmu$tu.. tahtaya sarilan bobindeki ip azaldıkca ucurtma daha da gokyuzune yakla$iyor, dedemin iri mavi gozleri gokyuzunun o sonsuz mavisiyle daha da karı$ıyor, cocuklugum in$aatini tamamliyor, mutlaniyordum. bana ayirdigi bu kisa zamanlar dahi mutlu olmama yetiyordu. eglenceliydi i$te : kendinden takribi 60 ya$ buyuk bir adamla dam'a cikip ucurtma ucurmak, sana yaptigi sapanla vurdugun ku$lari yemek, gerektiginde literal bir vah$etle donanmak tabii ki, o ku$larin zarif goguslerini guclu elleriyle yirtan bir adamin gozlerindeki cocugu gormek, "seninle gulhane parki'na gidelim bir gun.." dediginde yanaklarindaki anlik, ucucu kizartiyi asla unutamamak, bulgaristan'da avdayken bir va$ak tarafindan saldiriya ugradigini ogrendiginde $oke olmak ve bunlari yazarken aslinda o zamanlar bunlari duyumsayamadigini/hissedemedigini farkedince buyudugunu anlamak.. zor(du).
gecen zamanla degi$en zamanin harmaninda ben ortaokula geliyordum. dedemin evde istirahatte oldugunu, hasta oldugunu, hastaliga direnmesi icin moralinin yuksek olmasi gerektigini, cunku cevreden gelen en kucuk bir gurultuye ya da sese dahi buyuk tepkiler verdigini, i$in asli; yolun sonuna geldigini biliyordum. aslinda siz bilmezsiniz de hissedersiniz ya, oyle. baba evde mutsuzdur, zaman zaman gozleri nemlenir, ruhu daralir; anne susar, bir cay daha koyar kendine, baba bir bira daha acar, kizkarde$ arka odada uyur, sen televizyona bakiyormu$ numarasiyla, bedbin bir ruh giysisi icinde cevreyi suzer ve duygularini bu minvalde yorungelendirirsin ya.. oyleydi. "herkesin bir derdi var durur icerisinde" dememi$ti henuz volkan konak. aylardan burukluktu, yillardan uzuntu, gunlerden repligi bozuk bir per$embe. ama bu kadar kotu degildi..
hastaligin tam te$hisinin konmasindan sonraki zamanlar en zor gecenlerdi. baba, her gun ba$ka bir yerden ilaclar, igneler, sute benzer renkte tampon etkili likit iyile$tiriciler ta$iyordu. sakinle$tiriciyi de kendine saklıyordu $uphesiz.. yakalanmi$ti. ben, sus'uyordum. gozlerim susuyordu. gozlerime su veremiyordum. nihai son yakla$iyordu ve caresiz bekleyi$ herkesi yiyordu. elden gelen her $eyin yapilmi$ olmasi, "en azından denedik"den daha fenaydi da, bana hep olmayacak, olamayacak gibi gelen olaylarin olabilirligine inanmaya ba$ladigim yillardi. buyumek, acilarin yatay toplami..
velhasil; yine repligi bozuk bir per$embe sabahi annem tarafindan kaldirildigimda ve yuzume carpan "hadi kalk babaannenlere gidiyoruz!"u duydugumda anlami$tim. babam yoktu; coktan gitmi$ti. coktandir biliyordu. bekliyordu. ben uniformalarimi giyip okula gidecegim sanirken, aciyla giyindirilip babaannemlere goturuluyordum. o iki katli mustakil ev, o merdivenlerinde ne$'e ve sevinc ko$an konak, o tum hisim akrabanin geli$iyle $enlenen cizbiz ak$amlarinda tek bir agizdan soylenen $arkilarla bezenen guzelim ev, metruk bir istasyon peronunun ta$ soguklugu ile kaplanmi$ti.. kuran okuyan bir kadinin sesi, gozya$i jakuzisindeki ziyaretcilerin bogumlu hickiriklarina kari$iyor; ruhum alabora oluyor, babaannem bir ko$ede teselli ediliyor, yarim asri payla$tigi o kocaman adamin kemikleri belli, kadidi cikmi$ vucudunun sarildigi beyaz ortunun uzerine konmu$ ekmek bicaginin, sanki yuregine saplandigini di$ cevreye belli etmemeye cali$irmi$casina yemenisini suretine suruyor ve belli belirsiz cumleler sayikliyordu.
ben, amca oglu, hala ogullari falan alt katta bir odaya kendimizi kitlemi$, huzun senfonisinin requeim'ini yureklerimizde hissediyor olmanin acisini birbirimizden saklamaya cali$iyor, ba$arisiz oluyor, sanki hicbir $ey olmami$, sanki dedemiz olmemi$, sanki yine bize hikayeler anlatacakmi$ gibi hararetli gozlerle etrafa bakiyorduk. o an, yarim saatten fazla bir suredir gozleri acik bicimde halidaki desenleri suzen amcamin oglunun gozlerinden bir damla ya$ suzuldugunu farkettim. tum cesaretim kirildi, tum bardaklar ve kemikle$mi$ sabrim kirildi..
cunku boyle ogretilmi$ti bize, cenazenin bir yerinde aglanmaliydi. kucuk cocuklar gozya$larindan mezar yapmayi ogrendiklerinde birey olurlardi.. sonrasi onemsizdi..
sonrasi mi? sonrasinda sadece gomuldu dedem. herkes gozlerini kaparken, herkes gozlerini kacirip hayattan fidye isterken ben, birini gordum o gun.
...o gun, babasinin mezarina toprak atarken olen bir adam gordum;
Hayatımdaki eşsiz sevgiye, BÜYÜK ADAMA...
13 Temmuz 2006 güneşli bir öğlen vaktiydi. Ne deniz, ne güneş, ne kum, ne de okuduğum kitap hiç biri haz vermiyordu o an bana, bir sıkıntı vardı içimde nedenini bilmediğim. Çalan telefonla irkildim, amcamdı. Herhalde tatiliniz nasıl geçiyor demek için aramış olamazdı. Yerimden doğruldum, annemin yanına doğru yürüdüm, sadece kafasını salladı. Kumsalda yığılıp kaldığım andan sonrasını hatırlamıyorum. Hayallerim gidiyordu, umutlarım, canımdan öte olan insan kayıp gitmişti avuçlarımdan. Büyük adam derdim ben ona, çünkü büyük adamdı benim büyükbabam. Sevgim gibi hayranlığım da büyüktü. Bir cenaze ki; beni yerlerden toplayanlarla, buğulu gözlerle baktığım ya da bakmadığım insan kalabalığıyla doluydu. Hala kulağımda yankılanıyor sözleri:'' Bu ... kim, ... bu mu?'' Büyükbabamın hayattaki en değerlisi, dilinden düşmeyen tek isim olduğum için herkes hayranlık ve şaşkınlıkla beni izliyordu. Son kez görmek istedim, göstermediler. Tabuta sarılıp ağlamak bile ürkütmüyordu o an beni, çünkü canım gidiyordu onunla. Bir mezarlık ki... Kefene sarılıydı o dev gibi insan, küçücük kalmıştı büyük cüssesi. Erkekler toprağını atmalıymış, kim kabul ettirebilirdi bana bunu, hiç kimse. O kalabalık arasından sıyrılıp, onca erkeğin arasında mezarın başına dikilmiş, çaresizce duruyordum. Hep aklımda onu son gördüğüm hali vardı ve ona söylediğim son sözler:
- Şimdi gidiyorum, ama yine geleceğim!
Ama tekrar gitme fırsatım bile olmadan o gitmişti... Ve ben ona verdiğim sözü tutamamanın acısını ömrüm boyunca unutmayacağım.
Sen büyük adam; cocukluğum, umutlarım, mutluluklarım, kurtarıcım, dizinin dibinden ayrılmadığım, beni büyüten yegane insan. Onu kaybetmek ise; hayatın en acı yüzü ve benim artık büyüyemeyecek olmamdır.
Söylemek istediklerini söylemediğin yapmak istediklerini yapamadığın belki rahat ettiremediğini düşünüp heran pişmanlığını yaşadığın bir durumdur.Çok özlemek tekrar göremeyeceğini düşünmek odasına girmek yatağına oturmak beraber çekildiğiniz resimlerin başucunda durduğunu farkedip dahada üzülmek kendi acınızı unuttup aslında babasını kaybetmiş annenize yada babanıza destek olmaya çalışmak ölümden beterdir.Hep güzel şeyler hatırlanmalı ve mutlu olmaya çalışılmadır.Ancak bunu yapmak mümkün değildir.Bahçeye düşen tek bir yapraktan bile rahatsız olurken mezarının üstündeki çam ağaçlarının o iğne yapraklarını bile tek tek toplattıran dayanılması zor acıdır.Onu çok özlüyorum ve eminim sizlerde çok özlüyorsunuzdur.
kolun kanadın kırılmasıdır. hele babanız yerine koyduysanız.
dün gibi hatırlıyorum dedemle geçirdiğim senelerimi, aylarımı, günlerimi. erken ve hastalıklı doğduğum için, annemle babam o zamanlar çalışmak zorunda olduğu için dedemle anneannem baktı bana okula başlayana kadar. anneannemle dedemin kokusunu anamla babamın kokusundan daha çok sevmem bundandır belki de. çok sık hastalandığımdan ve iğne yemeden iyileşmemin olanaksız olduğundan şehrin bi ucundan bi ucuna gelir, iğnemi yapar, sonra rahatsızlık vermeyim diye hemen giderdi evine. küçükken bütün teyze dayı çocukları toplanırdık sofra bezinin etrafına, bize tüpün üstünde mısır patlatırdı. o an yaşadığım mutluluğu, huzuru bir daha yaşayamadım ben. herkes, çocukları, gelinleri, damatları, torunları, 53 yıllık karısı çekinirdi dedemden. bir tek ben çekinmezdim. beni ayrı severdi bilirdim. üşümeyeyim diye apartmanın bahçesindeki kulübeden odun kömürü taşırdı dedem. kuzenlerime kızarken bana göz kırpardı. hepsini severdi ama ben ayrıydım onun için.
dedem benim babamdı.
ben dedemi en son 2006 ramazan bayramında gördüm. kanseri yenmiş, hastaneden çıkmıştı. 73 yaşında bir haftada iki ağır ameliyat geçirmiş ama ayakta kalmıştı işte. yaşıyordu.
günler sonra bir sabah ezanı vakti anneanneme 'çocukları çok özledim. akşama mantı yapalım. sen hamurunu yaparsın ben içini koyar dürerim. hep beraber yeriz.' demiş. sonra da sabah namazında tansiyonu 24'e fırlamış. apar topar hastaneye kaldırmışlar. vefatından sonra anneannem anlattı bunları bana.
'üç gece yatak dördüncü gün toprak kızım. kimseye kahrnı çektirmeyeceksin.' derdi.
öyle de oldu.
dördüncü günün gecesi rüyamda gördüm onu. bana bakıyor, gülümsüyordu. sakalı gibi bembeyaz giyinmişti. hastaneden çıktığı günkü gibi al aldı yüzü. 'nereye gidiyorsun?' dedim. 'her zaman cebinde duran o eski saati bana gösterip 'zamanım doldu.' dedi.
ağlayarak uyandım. aynı anda telefon geldi anneannemden.
dün gibi hatırlıyorum dedemin yeşil örtüsü sarılı tabutla evinin önüne gelişini. hiçbir gerçek bu kadar acıtmamıştı içimi. bir yandan anneannemi sakinleştirmeye çalışırken, tabutu görmemle donakalmıştım. gerçek ordaydı. o tahta parçasının içinde yatan ceset dedemindi. hala inanmak istemiyordum. sanki orda dedem değil bir başkası vardı.
toprağa vermeden evvel annemle teyzem son kez gördüler onu. ama bana göstermediler. son kez öpemedim dedemi, koklayamadım, gitme diyemedim...
neredeyse iki sene olacak. ne zaman aklıma düşse iki damla düşer gözlerimden. şimdi onun sıcacık yanakları yerine soğuk mezar taşını öpüyorum. toprağını okşuyorum pamuk sakalı yerine.
bayram ziyareti için gittiğiniz evin sokağına girerken acı bir telefon sesi gelir. Arayan dayıdır. Geldik dayı sokağa girdik denir. Fakat gelen ses
"çabuk gelin babam çok fenadır" der. Acilen kapıdan içeri girerken dayı ile göz göze gelinir,
"dayı durumu nasıl" denir.
Acı bir ifadeyle "bitti" der. Ve o andan anneyle göz göze gelince direk içeri koşulur. O sahne de dedeyi yatarken gözleri kapalıyken görmek sanırım olayın şokundan olacak kitler seni ve başında ağlayan onca insan varken sen sesini bile çıkarmadan öylecek bakarsın dedeye, donmuşsundur, unutursun gerçekleri ölmeyi yakıştıramadıgın için kabullenemessin ama gerçektir ölmüştür tüm zamanı dolanlar gibi.
Birde 3 aydır yoğun bakımda olup eve gelişinin ikinci gününde aramızdan ayrılmasınıda ayrıca kabullenemessin. Daha bayramını kutlamadım,elini öpmedim diye isyan edersin kendi kendine. Eve gitmek istiyorum, son günlerimi evde geçirmek istiyorum lafları kulaklarında çınlanır. ve bunları düşündükten sonra olayın farkına varırsın. gözlerin dolar bu cümleleri yazdıgım an gibi. cenaze işlemlerinden sonra camiye ordanda mezarlığa götürülür. Ayrılma anı gelmiştir. üzerine ilk toprak atılır ve artık ebedi dünyadaki ilk günü başlamış olur.
hele bir de sizi ufacıkken alıp, anne baba gurbet ellerdeyken büyüttüyse, artık çok daha büyüktür yokluğunun açtığı yara. torununun resmini, ölünce özlerim, yanıma koyun diye tembihleyecek kadar çok seven bir babadır aslında kaybedilen. bayramda öpülecek ellerinden yoksun bırakmıştır.
dedemmmmm.4.gün bugün.hala yutkunamıyorum..ailemin super kahramanı...cok agladım biliyomusun?kızacağını bile bile ağladım.yağmur yağıyor bugun.doğum gününe 3 gün var.en çok sevdiğinden yapıcam.şeker hastalığına inat bol çikolatalı..dedemmm 4 gün bugün...
dedem ölmenin üstünden 1 hafta gecti ve bugun dogum günün,çikolatalı pasta yaptım sana üstüne bir mum diktim.hala cok acıyoo dede..niye gittin ki.burda kıslar hala soğuk,sertve kötü...
4 saat önce yaşadığım olaydır.uykumda abimin gelip büyükbabam ölmüş demesiyle aptal bir şekilde uykumdan uyandım, yavaş yavaş gerçeği anlamaya çalıştım.yaşadıklarımız,bana kattıkları,tavla oynayışlarımız,yazın marmaris e yanlarına kışında ankara ya yanlarına gidişlerimiz,kurban bayramlarında kestiğimiz kurbanlar yediğimiz etler..... daha çok çok şey gözümün önüne geldi ama boğazımın düğümlenmesi ağlamama engel oldu, sözlüğe girdim ki diğer insanların düşüncesini okuyayım en azından acımı yaşayan insanların yazdıkları varsa onları göreyim, nitekimde gördüm.dayanamayıp paylaştım bende.böyle işte.
çok değil, 4 gün sonra yani vizeleriniz biter bitmez yanına gideceksinizdir. ama babanız arar. deden öldü der. zordur bunu söylemek ama der, demek zorundadır. artık gözünüz sınav, okul görmez. cenazeye yetişirsiniz. öğrenirsiniz ki bir çok kuzeniniz arasında, ölüm döşeğinde sadece sizi ve abinizi sormuştur. sizi ne kadar sevdiğini bir kez daha anlarsınız. artık bayramlar biraz daha hüzünlüdür. evlat sevgisi güzel de torun kokusu bambaşka diyen dedeniz bayramlarda siz geleceksiniz diye heyecanlanamıyordur çünkü...
hey gidi koca çınar, göçüp gittin ya bizi bırakıp. uyudun ya 3 gün boyunca. açmadın ya ela gözlerini, bakmadın ya uzaklara uzun uzun. hastane kantininde 3 gün seni bekleyen çocuklarına, torunlarına, sevenlerine son kez gülümsemedin ya. küreğini, kazmanı, buğdayını, mısırını ellerinden mahrum, toprağını sudan mahrum bıraktın ya istemeden. bıraktın ya bizi sensiz, köyünü mahmut çavuş'suz. sana bebeğim diyen, hayatını sana adayan kızını, teyzemi ağlattın ya günlerce. o çok sevdiğin doktorlara hiç umut vermedin ya elinden gelmeden. susuz koyduğun toprağa kavuştun ya, kaybettiğinde kahrolduğun evladının yanına yatırdık ya seni ebedi kıyafetinle. ve biz ağladık ya günlerce, ve sen direndin ya yıllarca. ve sözler yetmez oldu ya bu acıya. ve işte sen öldün biz seninle gömüldük kara toprağa.
artık çalmayacak gecenin 4 ünde telefonum. kesik kesik, nefesinin yettiğiyle bana türkü okuyan biri yok artık. beşiktaş'ı tuttuğum için kızan biri yok. 3 tel kalan saçını kaşıtacak biri yok. bana evlen evlen evlen diye baskı yapan, bana kız bakan dedem yok artık. sen olsan tarif ederdin bu acıyı ama ben tarif edemiyorum. hiçbir şey gücüme gitmiyor, senin torunun olmak, sana sarılmak, ben mahmut çavuş'un torunuyum demek bana yetiyor.
ölmeyi hiç istemedin, hep direndin, hayata hep sarıldın, hep beraber olalım istedin, gittin ve sen görmesende bunu başardın. biliyorum dün en çok sevdiğin sahneyi sergiledi torunların, görseydin avluda koşturan dünyadan bihaber torunlarını, dünya yansa umrunda olmaz gülümserdin saatlerce.
artık her gülen kuzenimin simasında seni görüyor. yazdığın yüzlerce şiir arasında seni okuyor. can verdiğin her toprak tanesinde seni kokluyor. ektiğin her ağaç meyvesinde seni öpüyor. neşet ertaş'la seni dinliyor ve sana ağlıyorum. affet beni dedem, birkez bile seni kırdıysam affet...
dünyaya gözlerinizi açtığınızdan beri her ihtiyacınızda yanıbaşınızda olan ne isterseniz yapmaya çalışan bir insansa dedeniz onun ölümüyle siz de ölümü tadarsınız ve hiç bir canlının ölümsüz olmadığı gerçeğini tüm ruhunuzda hissedersiniz. dedemin ölümünden sonra tüm sevdiklerim ölüp de en sona kalmak istedim ki tüm sevdiklerim öldüğünde bende ölecek bir şey kalmasın.
12 yaşındaydım.. belki 13 yahut 14 hatırlamıyorum ama günlerden bu gündü..
geri al zamanı..
gözlerimi bir hastanede açıyorum. hastane odasında bir yataktayım. annem yatıyor, utancından battaniyeyi kafasına geçirmiş. yatagın üzerinde ben yatıyorum. herkes bana bakıyor. teyzem ''ne kadar çirkin bir çocuk nasıl sevilecek bu?'' diye soruyor. sap sarı bir cocukmuşum. kaşım saçım yokmuş.
dedem yanında getirdiği mavi müşembayı çıkartıyor ve anneanneme ''çocuğun altını bezle'' diyor. anneannem altımı dedemin getirdiği mavi müşemba ile bağlıyor. dedem alıyor beni kucağına ilk o seviyor beni.. sonra. sonra bakıyor anneme battaniyeyi kafasına çekmiş utancından, babam kapının önünde odaya giremiyor utancından. dedem anneanneme ''hadi kalk gidelim'' diyor. onlar çıkıyor ki babam gelsin beni sevsinler. ne düşünceli bir adamdın. bu şekilde saygı duyulmasını hiç istemezdin ancak anlamazdı kimse yinede.
izmir karşıyakadayım. yaşım küçüğüm işte. 2 3 yaşında. kadifekale'den beni görmeye gelirdin. sonra beni kadifekaleye götürürdün. hep senin yanında olmayı isterdim.
gel zaman git zaman. karşıyakadan kadifekaleye taşındık. sizin eve. bozyaka'da ev yapılasıya kadar sizde kaldık. yaşım 5 6.
bozyakada ev yapılıyor abim kaza geçiriyor o evde. yüksek gerilim hattında elektriğe çarpılıyor. 3 bin volt elektrik çarpıyor. boynundan aşağısı komple yanıyor. annem babam abim taşınıyorlar hastaneye 4 sene..
senin yanında kalıyorum. annemi babamı haftada 1 ya görüyorum ya görmüyorum. ama sen yanımdasınya ne önemi var başka kişilerin.arkadaşım oluyorsun, annem oluyorsun, babam oluyorsun, , abim oluyorsun, atam oluyorsun ilerisi şırk.. allah muhafaza.
dedem dedikçe ''hakan'ım'' diyorsun. yanına gelip dedem diyorum yattığın divanın altını kaldırıp para veriyorsun. itiraf ediyorum sen yokken çok defa o divanın altına baktım ancak hiç para bulamadım. sen nasıl her seferinde o divanın altından parayı çıkartıyordun hala aklım almıyor.
evimizin önünde dut ağacı vardı. şimdi o evi yıktılar ağacı kestiler. ben doğduğumda sen dikmiştin o ağacı. güzel bir dut ağacı. 7 yaşındayım okula başlamışım. annem abim ablam babam sensin hala gerisi yok dedim ya.
o dut ağacına çıkardım her gün ve sen her gün krizler geçirirdin.
+oglum düşeceksin in aşağıya
-dedem düşmem merak etme
+hakan'ım in dedim aşağıya pişman ediyorsun adamı
-dedem ben kimin torunuyum düşmem dedim.
+eşek sıpası seni dikkat et
-tamam dedem.
dediğim gibi hiç o ağaçtan düşmedim dedem. senin torunundum ben ve hiç o ağaçtan düşmedim.
abim iyileşiyor annem babam eve geliyorlar. bozyakaya taşınıyoruz biz. sen kadifekaledesin hala. o evi ne çok severdin benden bile çok sevdin o evi ya..
gel zaman git zaman hastalanıyorum. yaşım 9. hepatit c diyorlar ancak durum biraz vahim 4 ay izmir tepecik hastanesi karantina bölümünde yatıyorum. kimseyle görüşemiyorum. bir camın arkasından görüşebiliyoruz ancak. her gün beni ziyarete geliyorsun. sonradan öğreniyorum ki 4 ay doğru dürüst eve dahi gitmemişsin hastanenin çevresindeymişsin 4 ay boyunca. ben severdin ben de seni severdim.
iyileşiyorum eve çıkıyorum 1 sene daha o hastalık peşimi bırakmıyor ancak evdeyim ya artık insanlarla görüşebiliyorum ya varsın hasta olayım. her şey gibi o hastalıkta geçiyor tabi ve sen yine benim yanımdasın. her zaman olduğu gibi bana yine en büyük desteği sen veriyorsun. yine hakan'ım diyorsun yine seni herkesten fazla seviyorum.
sonraları sen kadıfekalede oturduğun ve ben bozyakada oturduğum için hafta içi görüşemiyorduk ancak her hafta sonu kadifekaleye yanına gelirdim hafta sonları sizde kalırdım. bir hafta sonu babam size getirmemişti işleri varmış götüremezmiş. bisiklet ile bozyakadan kadifekaleye gelmiştim. bana ilk defa kızmıştın ve ben seni ilk defa o halde görmüştüm. bisikletimi kırmıştın ve babamı çağırmıştın. nasıl da korkmuştu babam sen onu azarladığında.
ancak ben senin torunundum ve senin olduğu gibi benim de özgürlüğüm herşeyin başında geliyordu. yaşım 10 olmasına rağmen laf dinlemiyordum tıpkı senin gibi..
gel zaman git zaman..
12 yaşındayım ilkokul bitmiş o sene hayatımda ikinci defa köye gideceğiz. ilk gidişim 2 aylıkken daha hiç köye gitmemiş ve görmemişim. ama sen hiç istemezdin ''hakan'ım annenler babanlar gitsin ama sen gitme!'' seni dinlemedim ya ben..
gittim köye her gün postaneye gider sana telefon açardım iki laflardık. 2 ay kaldım köyde gelişimize 1 hafta varken.. kaza geçirdim. en yakın arkadaşım ''yanlışlıkla'' beni silahla vurdu.
ne kolay söylemişler sana ''hakan vurulmuş'' diye. neler yaşamışsınız hastanelere kaldırmışlar seni benim yüzümden..
geldim izmire yürüyemiyordum tabi artık ama hala gülüyordum be. ama sen gülemiyordun farkediyordum. 2 ay senin yanında kaldım. hastaneye gittik ve doktor '' ankara dış kapı hastanesi rehabilitasyon bölümüne yatması çok iyi olur kaza yeni olduğundan en aızndan bu şekilde yaşamayı öğrenebilir oturmasını vs vs'' gün verlidi ''9 ay sonrası için'' ancak ''acil gitmem gerekiyordu'' doktor öyle demişti..
bir çok kişiye telefon açıldı bir çok yerden torpil bulunmaya çalıştı hayatımın en kötü günlerini yaşayacağım allahın belası dış kapı hastanesine girmek için. bulunamamıştı torpilde sen araya girmiştin. ne çok çevren vardı be adam.. ankara da bir arkadaşına telefon etmiştin ertesi gün telefon gelmişti ''çocuğu hemen getirin hastaneye yatışı yapıldı'' diye. lan izmirdeyim ancak ankara da hastanede yatıyor gösterildim. torpil büyüksün. sensiz bir şey olmuyor bu ülkede.
o gece ankaraya gidecektik. seninle vedalaştım sen ağlıyordun bana hissettirmeden. arabadan inerken şu sözünü duydum ''allah'ım nolur hakan'ım la bir daha görüşmeyi nasip et'' pek anlamamıştım bunu.
her gün telefon açıyordum sana. bir gün fransadan dayım geldi ankaraya. kendisi pek gelmezdi. neden geldin dayı dedem nerede 2 gündür onunla konuşmuyoruz dediğimde ''ee şey deden biliyorsun katarakt gözleri onun için fransaya gitti ameliyat olmaya'' o an anladım be.
sen bana haber vermeden adım atmazdın fransaya gideceksin ve bana söylemeyeceksin. üstelemedim ama hiç üzülmedim be.
ben burada durmak istemiyorum beni izmire götürün diye yalvardım herkese. 2 gün sonra izmirdeydim. eve ziyaretciler geliyor hepsi ''başınız sağolsun '' diyorlardı. anlıyordum olayı ancak anlamamışa getiriyordum annem üzülsün istemiyordum be. beni üzgün görmesini istemiyordum kimsenin.
hayatımda hiç gülmediğim kadar gülmüştüm o zamanlar...
dede sen öldün ya ben o gün büyüdüm be. hiç istemediğim halde büyüdüm. buna mecbur kaldım. şahinin torunu hakan üzgün demesinler diye öyle işler yaptım öyle şeylere kalkıştım.
biliyorum beni görüyorsun ve bana diyorsun ''in o damdan aşağıya düşeceksin'' ben de diyorum dede ''ben kimin torunuyum? düşmem dedem düşmem''
12 yaşındaydım.. belki 13 yahut 14 hatırlamıyorum belki de bu gün değildi. hatırladığım tek şey sen öldün ve ben büyüdüm.. *
yaşamın farkına varmaktır.
hayattan kaçtığınız zaman, zorluklardan kaçmak istediğiniz zaman artık ona sığınamamanızdır.
ve en önemlisi ölümsüz sandığınız, onu kaybetmenin aklınıza bile gelmediği zamanda onun çekip gitmesidir.
işte o zaman kelimelerin önemi kalmaz.
çünkü o artık yoktur.
hayat eskisinden daha zor geçicektir.