sessizce karşımda durup bana ait gözlerle beni izleyen ben neden hala buradasın?
ben sadece yalnız kalmak istemiştim. ama şimdi o yalnızlığın içinde kayboluyorum. her seferinde kendimi topladığımda, daha iyi hissettiğimde daha kötü oluyorum. her kötü olduğumda bağırıyorum, haykırıyorum ama kimse duymuyor, kimse cevap vermiyor. bazen yanıma gelen dostlara soruyorum beni duydunuz mu diye. ama cevap yok. susuyorlar, birbirlerine bakıyorlar. ben iyi olmak istemiyorum,çünkü daha kötü olmaktan korkuyorum artık.
sen neden susuyorsun?
neden konuşmuyorsun?
hangimiz gerçeğiz? kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir hayal sen misin
hangisi benim, hangisi!
Sevgili Oğuz Aral'ın ardından hüzünlü ve yoğun günler geçirdik. Hüzünlü, çünkü nerdeyse çocuk denecek yaşlarda onun hocalığı ve ustalığı sayesinde yepyeni bir dünya görüşü, bakış açısı ve harika bir meslek kazanan bizler adeta yetim kalmanın acısını yaşadık... Yoğun, çünkü eksik olmasın, gazeteci ve televizyoncu arkadaşlar telefonlarımızı aşındırarak Oğuz abimiz hakkında görüş, düşünce ve anıları almak için yarıştılar. Açıkçası bu benim üzerimde bir 'deprem dede' sendromu yaşatmadı değil. Her deprem sonrasında yerbilimi uzmanlarının görüşleri, ekonomik kriz esnasında ekonomistlerin düşünceleri, savaş çıktığında generallerin ve savaş stratejistlerinin yorumları ve hatta tren kazası olduğunda kondüktörlere varana dek konuyla ilgili herkesin bilgilerine başvurulması gibi alışıldık bir manzara çıktı ortaya. Kendimi bir anda Oğuz Aral uzmanı olarak buldum. Yine de bir büyük insanın arkasından değer bilinmesi ve belki de geç kalınmasına rağmen bütün boyutlarıyla incelenmesi olumlu ve sevindiriciydi.
Sevgili ustama bir kez daha Tanrı'dan rahmet diliyorum...
Ölümlerin savunulacak yanı elbette yok ama yine de yanıbaşımızdaki her ölümün bize bazı dersler vermesinden ve hayatı sorgulama refleksimizi geliştirmesinden yanayım. Mesela ben yıllar önce bir plak dinlemiştim ve hayatım hiç de değişmemişti. 45'lik plak zamanlarıydı, yaşım henüz küçüktü ve Berkant'ın Samanyolu şarkısıydı. 'Bir şarkısın sen, ömürcek...' Seneler ve seneler boyu ben, şarkının bu bölümünü böyle bilmiştim. Ömürcek diye bir kelime var mıdır yok mudur diye kafa yormadan ve sorgulamadan. Hatta yüzsüzce ve cahilce 'örümcek diyecekken ömürcek demiş' diye alay bile etmiştim. Sonradan öğrendim ki plağın o kısmında bir çizik varmış ve aslında 'ömür -boyu süre- cek' bölümü atlıyor ve 'ömürcek' olarak duyuluyormuş... işte o günden sonra karar verdim. Duyduğum her şeye hemen inanıp kabullenmeyecek, akıl ve mantık süzgecinden geçirerek araştıracak ve kararımı bilimin ve bilginin ışığı ile taçlandırarak verecektim.
Bu kararım doğrultusunda sormam ve sorgulamam gereken bir sürü şey belirledim ama bu köşenin yettiğince şimdilik birkaç tanesini gündeme getiriyorum. Eskiden apartman önlerinde ayakkabı altlarına yapışan çamurları temizlemek için demirler vardı. Şimdi bakıyorum hiç kalmamış. Acaba bu durum şehircilik açısından geliştiğimizi ve Avrupa Birliği'ne girmemizi hak ettiğimiz anlamına mı geliyor? Örneğin, neden 'saat üç suları' denir? Kaynak mı, nehir mi, böyle saat suları mı var bilmediğimiz? Niye 'gâvur ölüsü gibi ağır' benzetmesi vardır? Gâvurların hepsi obez
mi? Hiç ince ve zayıf gâvur yok mudur?.. Kedi sesine miyavlamak, köpeğinkine havlamak denir. Tamam mantıklı... O zaman niye eşek bağırmasına anırmak deniliyor? 'Anıııııır, anııııırrr!' diye bağıran bir tek eşek görüldü mü?
Daha var... Hayat hakkında sorgulamalarım ve cevap bulma çalışmalarım sürecek...