"kurander" demişti bir keresinde bir şair, açıp bakmıştım sözlüğe, esinti, cereyan, hava akımı..
gece de der ki en gece olduğu vakit, kendimizi atacak bir köprü bile yok bu şehirde, kendimizi atacak bir köprü bulsak denizler bize küs, denize düşsek, yılanın su içtiğidir artık ömrümüz.. dokundukça sökülen, iki ters bir yüz suretlerimize çengellenen.. sızı, neresinden bakarsan bak, ıpıssızdır ya bir de; ziyadesiyle single hayatlarımıza dubleks binalar inşa etme çabasındayken, zihnin arka mahallelerinde hep gecekondu yıkımları, hep kaçak inşaat tasvirleri, zemin katlardaki o yangının rutubet kokusu işte hep...
"ayağı kırık bir at var kalbimde, kim vuracak?" diyen şairler, "bir çıkmaz sokaktayım, çekip vuranım yok" diyen üstadlar geceye silah çeker işte an be an, arafın o ıslak zemininde o kaygan sızının yerini bir deklanşörün tiz sesi kulağı tırmalar, bang bang!
kurander; esinti, cereyan, hava akımı.. öyleyse eğer;
türbülansı olmayan bir odada sigaramın külünün savruluşundan sana ne?..