Disney+ ta dizi halini izliyorum. Ferzan özpetek'in kitaplarını da filmlerini de çok severim. Bunu da sevdim. Ve tabi italya... şöyle sokaklarında boş boş yürümek vardı şimdi. Kalp.
Ferzan ozpetek bunun bi nevi devamı niteliğinde film çekmiştir ama o film afedersiniz yarrak gibidir.
yeri doldurulamayan film. keşke ikincisi cekilseydi.
son derece başarılı bir ferzan özpetek filmi. hayli sevdiğim Saturno contro'dan bir tık daha iyi bir film şüphesiz.
bu filmi benim için özel yapan detaylar var, bunlardan bahsetmek istiyorum. bir kere şu yere göğe sığdıramadığım aslında senin benim gibi bir insan olan gerçekçi hayat kareleri ve aile takıntısıyla farkını yansıtmış alexander payne, the descendants diye bir film yapmıştı ya. hatta en iyi uyarlama senaryo ödülü almıştı. o film, güzel ve derinlikli senaryosunda cahil periler'den iz taşıyordu. zira bağımsız sinema insana dair detayları analiz etmeyi ve zenginleştirmeyi iyi beceriyor. ortaya derinlikli bir pencere çıkıyor. hikaye kadın erkek değişikliği ve ölüm şekillerinin farklılığını bir yana bırakırsak birbirinin aynısı. zira ölüm sonrası eşin aldatmayı fark edip, içselleştirip bunun üzerine kafa yormaya başlaması bana tipik bir bağımsız sinema hikayesi gibi geliyor. minimalist sinema anlayışı... tabii farklar var, ferzan özpetek birçok kimsenin de söylediği üzere pedro almodovar sinemasının büyülü dünyasına selam çakıp ötekileştirmeyi, cinsel yönelim farklılığını ana eksene oturtuyor. payne ise aileyi merkeze alıyordu.( payne gözüm üzerinde. nitekim nebraska'da buram buram historias minimas kokuyordu, etti 2,üçü yakalamayayım * )
gelelim filmin neden hayli başarılı olduğuna. şu şey var ya. Massimo'nun ayrı bir dünyasının olması meselesi. bu açıkçası içinde bulunduğumuz ülke, alışkanlıklar ve gelenekler çerçevesinde anlaşılması zor bir olgu. biraz batı penceresinden bakarsak ve konuyu daraltmazsak hakikaten ilişkilerde birbirine bağlılık kadar çiftlerin ayrı bir dünyalarının olması onları yenileyen şarj eden bir şey belki de. film bu hissi benim için müthiş veriyor. massimo'nun arkadaşları, yaptığı yemekler ve bu kendince farklı renkleri de barındıran dünyası antonia için şok etkisi yapıyor. aslında kurcalıyor,kurcaladıkça çıkan renkler onu mutlu kılıyor. yalanlar, hakikat, ortak bir paylaşım ve ilgi alanı olarak kırmızı kitap, nazım hikmet , doğru tespitleri can yakan anne falan derken en güzel sahne geliyor. massimo'nun antonia ve michele'in öpüşme sahnesinde ikisinin de algısında temel bir gerçeklik gibi durması ve başrolü oynaması, saturno contro'daki roberta'nın lorenzo'yu öldükten sonra hayal kurarak anımsamak istemesi gibi düşünmeye çalışmasından dahi güzel bir sahne... kim ki duk abimizin meşhur bin jip'indeki üçlü resim sahnesi gibi estetik dışavurumla yarışır nitelikte.
kırılmayan bardak, yalan ve hakikat üzerine yapılan çıkarımlar silsilesi derken annenin ezber bozan ''yasak bir aşkta metres olmak zordur. her zaman gölgede, arka planda kalırsın. her zaman artıklarla yetinirsin.'' söylemindeki gibi olması gerekeni değiştirerek ilişkilerin karmaşıklığı içinde artıkları toplayanın yanında yer alması düşündürücü bir dipnot olarak belleğimi kurcaladı. itiraf etmeliyim böyle hassas ruhlara zarar çok sahne barındırıyor cahil periler.
en güzel repliği de nazım hikmet göndermelerinden sonra yazalım güzelleme noktalansın.
--spoiler--
''ne kadar aptalız. ne çok geri çevrilmiş davet, ne çok söylenmemiş söz, ne çok karşılaşmamış bakış... ne çok kez hayat yanı başımızdan gelip geçiyor da farkına bile varmıyoruz!''
--spoiler--
"-kocamın bir ilişkisi varmış.
+gerçekten mi? iyi.
-ne?
+her şeyden önce o da bir insandı."
repliğiyle bana 'ne diyonuz siz yaa' dedirten filmdir.
konuşmanın devamında biraz düşünmeye sevk etmiştir. şöyle ki:
"-anne! tam yedi yıldır başkasıylaymış!
+aman tanrım.
-benim için üzülme.
+ben aşığı olan o kadın için üzülüyorum.
-sen benden yana mısın domuzdan yana mı?
+yasak bir aşkta metres olmak zordur. her zaman gölgede, arka planda kalırsın. her zaman artıklarla yetinirsin.
-bana pembe dizilerden alıntı yapmayı bırak lütfen.
+hayır. bu gerçek bir hayat."
cidden oldukça aykırı bir film. böyle bir söz ediliyor, ve birden bire sizin kabul eylediğiniz doğruların başkalarının dünyasında hiç var olmadığı gerçeğini sorgular konuma geliyorsunuz.
"sevdiklerime her zaman yalan söyledim. gerçeği söylemek tehlikeli."
sonlara doğru şu monolog biraz klişeye kaysa da hoştu:
"bizler hepimiz öylesine aptalız ki. bir sürü reddedilmiş teklif, bir o kadar bitmemiş muhabbet, karşılık görmemiş düşünce... çoğu zaman hayat altımızdan akıp gidiyor ama biz fark etmiyoruz bile."
--spoiler--
ayrıca ferzan özpetek'in filmlerinde sunduğu eşcinselliği anlamaya yönelik yaklaşım her zaman hoşuma gitmişti, bu filmde de öyle oldu, doğallık içinde ve eşcinselliğin üzerine odaklanmayarak hayatın bir kesitiymiş bir parçasıymış gibi sunuyor. ve eşcinselliği cinsellik üzerine bir beğeni unsuru olarak değil, kişiye kadın/erkek fark etmeden beslenen sevgi olarak anlatıyor.
son olarak; allah'ım o nasıl sondu öyle, bir dakika ağzım açık tebessüm halinde kaldım.
--spoiler--
aşk, sevme ya da sevilme kavramlarını bambaşka bir açıdan sorgulayan ferzan özpetek filmi. ismi bile sevilmesine yol açan ender sıcak filmlerden. ghettolarda yaşayan norm dışı(!) italyan bireylerin cinsiyet mefhumundan bağımsız titrek yaşamları ve birçok soru. kanımca özpetek'in en iyi filmidir. son derece cesur ve eşcinsellik kavramını lumpen serzenişlerden esirgeyen bir yapımdır. italyan sineması sevenler önerilir sıklıkla. bol bol geniş aile tandanslı yemek sekansları ve sorgulamalar sizi sarar. güzel ve sıcaktır...
homofobik kişilere ders niteliğinde izletilmesi gereken, sinemasal anlamda çok kaliteli ve ferzan özpetek'in en iyi filmidir. heteroseksüel bir erkek olarak, hayatım boyunca izlediğim en iyi filmlerden biri olduğunu söylebilirim.
--spoiler--
"sürekli bekliyorum, sabrımın adına aşk diyebilir miyim ?"
--spoiler--
Ferzan Özpetek'in en eğlenceli, en beklenmedik ve sürükleyici filmi. ibnelik mevhumunu ille de insan gözüne sokmak gibi bir kaygısı olan bir yönetmen olsa da, bu filminde işlediği eşcinsellik teması gayet iyi yoğurulmuş. Çok çok iyi bir film olduğunu düşünüyorum.
Özpetek için almadovar'dan esinlenmiş diyen bir yorum gördüm. Ben nedense bu tadı alamadım ama bazı arkadaşlarımdan da bu bu yorumu işitmiştim.
özpetek' in en sempatik filmidir. filmde söylenenlerin ardında söylenmeyen her alt metin size sessizce geçer, sizi sessizce yakalar. toplumca, ötelediğimiz yada öteki sayıp reddettiğimiz hayatları anlamaya davet ediyor. ayıracağınız vakte değer.
--spoiler--
- Kocanız sizin gibi güzel bir kadını nasıl yalnız bırakabiliyor?
+ Anlamak istiyorum ama bende anlamıyorum. Üstelik bunu çok yapıyor...
--spoiler--
bazen yaşam göründüğünden çok farklıdır. sırlar taşır içinde. insanın hayatını alt üst edebilecek, kurduğu o muhteşem düzeni bir anda gün yüzüne çıkarabilecek tek bir şey yeter böyle durumlarda. ölüm çoğu zaman sırlarınla gömülmek değildir aslında, ölüm o sırların başkalarının eline geçip belki de onlarda hayat bulmasıdır. er ya da geç öğrendiğin o muhteşem sırra sahip çıkmak, saygı duymak ve dahil olmak.ve aşkın her zaman bir kadın ile erkek arasında olmadığına derinden ama saygıyla tanık olunmasına neden olan ferzan özpetek filmidir.
--spoiler--
antonia'nin annesinin gece antonia'nin yatagına girip de "küçükken hep sen benim koynuma gelirdin, şimdi sıra bende" dediği sahnede "ensest lezbiyen" ilişki var diye tırsmadım değil hani.. öyle bir film.
--spoiler--
ilk defa ferzan ozpetek filmi izleyen biri olarak eger daha onceden pedro almodovar filmleri izleme sansi elde etmisseniz yogun esinlenme oldugunu dusunmeniz kuvvetle muhtemel. gerek hikayenin caprasikligi, gerek italya ve ispanya mimarisinin, halklarinin benzerligi bu yonde dusunmeye itiyor sanirim.
ancak almodovar'a gore daha yalin bir olay orgusu ve daha az kirmizi kullanmis ferzan ozpetek.
filmdeki bardak unsuru klise bir son izlemekten kurtariyor seyirciyi. ama yine de bardagin kullanim alani filmin basinda bariz hissettirilmis.
bunun yani sira bir turk'un italya'yi kasip kavuran unlu bir yonetmen olmasinda bas rol oynayan filmlerden biri oldugunu goz onunde bulundurursak, seyir zevki oldukca ust duzey bir film.
koray candemir in ilk sinema deneyimini yaşadığı filmdir. serra yılmaz ın gezgin kardeşi emir i oynamaktadır. ferzan özpetek bir gün tv de kargo nun şairin elinde sinin klibini izlerken karar vermiştir koray a teklif götürmeye. bence içinden şöyle geçirmiştir. "evet bu çocuk gay lerin hoşlanacağı bir ikon, film için gayet uygun bir erkek"
Filmin adını Belçikalı gerçeküstücü ressam Rene Magritte'in Cahil Peri adlı tablosundan almıştır.
özpetek film için tablo ararken serra yılmaz bir gün ona bir kitap hediye etmiştir. kitabın başında bu tablo vardır. yalnız yönetmenin belirttiğine göre filmdeki tablo rene magritte ye ait değildir ferzan özpetek in kendi çizimidir.