belli bir yaşa mı veya yaşanmışlığa mı tekabül eder ona çok değinmeyeceğim zira bence değişir, bilinmez ama şunu bilirim ki büyümek zorunda bırakılmaktır asıl insanın canını acıtan ve dönüşü de yoktur. yaşın da önemsizdir artık yaşatılanlar da sen sade büyümüşsündür. istemeyerek.
iş işten geçince keşke küçük kalaydım da demektir arkadaş.
ne rahattık eskiden pokemon, ninja kaplumbağalar vs izlerdik okula gelir giderdik. şimdi ise bütler dert sonrasında iş bulma derdi.
hayat küçükken güzeldi be üstat.
büyümek bir çok düşüncenin, hayalin, hareketin insanı terk etmesidir. başka insanların senden olgunlaşmanı beklediği için değişmektir. karşı cinsten olan beğenilen kişiye daha güzel görünebilmek için çaba verilmesidir. bazı duyguların körelmesi ve saflıktan kurtulmaktır. tabi bu kadar kötü bir şey değil aslında. özgürlüğünün artmasıdır büyümek. farkındalığın artmasıdır. düşünme yeteneğine erişmektir. yaşadığının farkına varmaktır.
hayatta her hata bir ders; ne hata biter ne ders... boş kaldıkça düşünürüz sürekli; kimimiz önceki ilişkilerini, kimimiz uzakta olan ailesini kimimiz de hatalarını. benim gibi geçmişe dair her detayı hatırlama gibi rezil bi özelliğiniz varsa, her şeyi düşünürsünüz.
"hep zoru seçtim, bu lanet olası kaslar nasıl yapıldı sanıyorsun?" diyemeyeceğim zira her akşam yatmadan evvel göbeğini seven bi adamım. işin garip yanı ben mi zoru seçtim yoksa seçimlerimi zorlaştıracak kararları mı verdim tam bilmiyorum.
futbol, çoğu erkeğin ilk aşkıdır. çünkü mantıklı bi sebebi yoktur; neden o takımı seçtiğinin ve ezeli rakibin formasının altında 'urusbu çucugu' olan futbolcunun, kendi takımına transfer olunca 'aslanım' oluşunun. nitekim *, futbol ilk aşktı ve ben yine zoru seçmiştim. trabzonsporgibi ne bok yediği belli olmayan, istikrardan bihaber bi takımın fanatiğiydim. babamla erzurumspor - trabzonspor maçına gidip, erzurum soğuğunda erzurum tribününden trabzon diye bağırmaktan, ve dağ mahallesi diye bilinen erzurum' un elit, bohem kesminden minik göz kırpmaları, efendime söyleyeyim ecdad bırakmayan tehditler almak göze alabileceğim şeylerdi ilk aşık olduğum şey için.
sonraları da devam etti bu özveri. kuzenimle radyoda trabzon apollon maçını dinleyip hakemin önce verip sonra iptal ettiği ve bizi bir üst tura taşıyacak olan golün heyecanını bir daha yaşayamadım. arçil-şota kardeşlerin saralle reklamını izlerken, "olm bizim futbolcular eheh" demenin gururunu, sırtımda hami' nin falken reklamlı formasıyla maç yaparken hissettiğim gücü * , fatih tekke' nin 2005'te cem papila' nın yönettiği * maçta doksana çaktığı kafa golünü izlerken sevinçten televizyonu yere atmam ve akabinde efsanevi dayaklar yemem.. bütün bu aşırılıklar aşktan başka bi kavramla açıklayamamıştım. futbol, trabzonspor ilk aşkımdı.
sonra büyüyorsun işte. futbolun seni heyecanlandırmaktan ziyade kızdırdığını, üzdüğünü farkediyorsun. sonra kafada ışık yanıyor; zevk almam gereken bi şey neden beni sikiyor? diyorsun. soğumaya başlıyorsun bu dönemlerde, evde digitürk olmasına rağmen ve canın tvt' de alttan geçen denyo mesajları okuyacak kadar çok sıkılmasına rağmen açıp izleyemiyorsun o maçı. çünkü futbola artık aşık değilsin, ihaneti öğrenmişsin. senin takımın yaptı ya da yapmadı, şike olayları ortaya çıkınca hissettiğim şeyi, aldatıldığımı öğrendiğim zaman hissetmiştim. aynı boktan duygu..
sonra aşık oluyorsun. öyle ergen sevdası değil, gerçekten seviyorsun. benzer denyolukları yine yapıyorsun. gözün kör oluyor, etrafında yaşanan şeylere vakıf olamıyorsun ve sair. bir adamın bir kadına delicesine aşık oluşundan bahsetmeyeceğim. o hatıralar, bende kalması gerekenler. süreç aynı, aşık oluyorsun, çevrendeki her şeyi es geçebiliyorsun onun için; kimi zaman kardeşini, kimi zamansa kardeşim dediğin insanları... sonra durulma dönemi oluyor, anlıyorsun, öğreniyorsun; hayatın tek bi olgu üzerine kurulamayacak kadar komplike olduğunu ve ilişkilerin karşılıklı mutluluk vermesi gereken, üzülmenize değecek şeyler olması gerektiğini... sonra aldatıldığını, en yakın arkadaşıyla evlendiğini öğreniyorsun ayrılalı daha 2 ay olmadan. üzülüyorsun, çok üzülüyorsun. ogün ve abdullah' ın fener' e transfer olduğu zamanki üzüntüyü yaşıyorsun; sen birine güveniyorsun ve o güvenini sikmeyi seçiyor. ağlıyorsun, sarhoş oluyorsun, vazgeçiyorsun her şeyden, saçmalıyorsun.
sonra bi an geliyor, anlıyorsun; kalabalık içinde ne kadar yalnız olduğunu, üzüldüğün şeyin ne kadar ucuz olduğunu ve değmediğini, bunların hayatın yanağına dokunup sevmeleri olduğunu ama senin tokat yemiş gibi tepki verdiğini...
sonra bi an geliyor, öğreniyorsun; bi insan en çok hangi konuda taviz vermeyeceğini söylüyorsa, ilk vuracağı noktanın orası olduğunu, namus ve şerefi dilinden düşürmeyenlerin bu gibi özelliklere aslında hiç nail olmadıklarını ve paranın bazı insanları satın alabileceğini...
sonra bi an geliyor, büyüyorsun; sikeyim abdullah'ı da, ogün' ü de, seni de diyorsun, dert ettiğim şeye bak. *
geri dönüşü olmayandır. küçükken önemsiz olan her şey daha önemli gelmeye başlar artık siz önemsememeseniz bile büyümüşsünüzdür, seçenekleriniz daralmıştır. küçükken kendinizden kaçabilirseniz - kaçmak istemessiniz o ayrı da- büyüyünce dünyanız küçülmüştür. küçükken kendinizi seversiniz büyüyünce tanıyıp soğursunuz, sevmeye çalışıp olmadığını gördükçe yataktan kalkmak istemezsiniz sabahları, aynalara bakmaya korkarsınız. küçükken babanızın yaşamaktan vazgeçmiş olması size çok dokunmaz, düşünmezsiniz bile ama büyüyünce otobüste arka koltukta babasıyla telefon görüşmesi yapan kızın sözleri size dokunur. sonunuzun onun gibi olacağından korkarsınız, istersiniz de bir yandan bunu. aslında en tepedeyken biri elinizi tutsun sizi geri çeksin istersiniz ama küçükken o yüksekliğe çıkmaya bile korkarsınız.
zor lan. Çok zor.
anadan babadan ayrı. acımasız hayatla tek başına mücadele etmek, etmek zorunda kalmak...
hayallerin yerine yarınki işi düşünmek...
vs vs...