sinemaya gidip izleyemediğim için üzüldüğüm filmdir. evde ekran başında da izleniyor tamam ama bu film kap karanlık bi ortamda, dev perdede izlenmeliydi...
--spoiler--
film ayrıca amerikayı ağır bi şekilde eleştirir. izleyeni gerdikçe gere. bence bu filmi izlemek saatlerce sevişip boşalamamaya benziyor: yani film sarıyor(sürüklüyor) ama film bittiğinde de gerginliğiniz devam ediyor.
--spoiler--
başlığa yazılmış olanların tümünü okudum. neredeyse herkes beğenmiş, övmüş, göklere çıkartmış, efsaneleştirmiş. bundan dolayı geleceğini tahmin ettiğim ayarlara karşı yukarıdaki kısmı yazdım. malum bazıları bu konularda objektif gerçeklerin bulunduğunu düşünmekteler. daha fazla uzatmadan başlıyorum;
tavsiye edildiğinden, hakkında da az çok bir şeyler duyduğumdan gerim gerim gerilerek* izleyeceğimi tahmin ediyordum. ama yanılmışım. birkaç sahne hariç, bünyede etki yaratmadı, bırakmadı. kısacası, filmin kategorisini de düşünerek* başarısız bulduğumu söyleyebilirim.
evet, filmde tek mekan, tek adam falan kullanılmış. para da harcanmamış, iyi güzel de film başarılı olmadıktan sonra bunlar benim zerre şeyim öhm umurumda değil ki. keşke kasmasalarmış bu kadar. bütçe olmadan film çekmek başarı değil ki, iyi film çekmekte iş. ki örnekleri de var zaten gözümde.
--hafif spoiler--
sahnelerine gelirsek, etkileyen birkaç sahne vardı dedim. ilki yılan olan sahneydi. ufak bir sıçrama yaşadım. yılandan korktuğumdandır belki. diğeri parmağını kesme sahnesiydi. ve son olarak final kısmı. sonu tahmin edilebilirdi, ama gösterip elletmeyeceklerini hiç düşünmemiştim.
bir de dikkatimi çeken bir nokta vardı. adamımız telefonu, titreşimden sesliye almıştı. birkaç sahne sonra telefon tekrar titreşimdeydi. bir saçmalık var gibiydi.
--hafif spoiler--
bunun haricinde, kapitalizme ve amerika ya iyi dokundurmalar yapılmış. kimse bir şey diyemez sanıyorum ki.
sonuç olarak; duygusuz olduğumdan dolayı beni etkilemeyi başaramadı. zaman kaybı falan demem. izleyin, görün, kararı siz verin. hele de kendinizi bir tabutta hayal etmek istiyorsanız...
edit: oha filmin bir de hayvan gibi oyuncu kadrosu varmış. ne güzel lan. 2 dk ses ver, oynamış görün. esas oğlana ayıp olmuş.
Irak'a malzeme götüren bir şirketin kamyon şoförü olan Paul Conroy gözlerini açtığında kendini bir tabutun içinde, gömülmüş vaziyette bulur. Tüm sahip oldukları ise bir cep telefonu, çakmak çakı, el feneri, glow stick (kırıldığında ışık yayan çubuk) ve kalemdir. Telefonla kendisine ulaşan ses ise 3 saat içerisinde 5 milyon dolar bulmasını ister. Aksi takdirde kendisi toprak altında ölecek, ailesi ise savunmasız bir hedef olacaktır. Tüm film boyunca Paul'ün tabutunu gözlemek yerine adeta aynı durumda kısılıp kalmış gibi hissediyorsunuz. Yer yer kızmıyor da değilsiniz, "neden orayı aradın" "neden böyle davrandın" diye kendi kendinize söylenmeniz tükenen oksijen, zaman ve batarya sizin de aleyhinize işliyormuş gibi hissetmenizden başka bir şey değil. Bir yandan da sürekli o bildik "imajını kurtarmaya bakan süper güç hükümeti" kurgusuna güvenip güvenmemek ile teröristin talepleri ve akıl vermeleri arasında ikilemde kalıyor Paul. Tabi çalıştığı şirketin de ufak düzenbazlığı durumunu daha da zorlaştırıyor. 1 buçuk saati biraz aşan süre boyunca nefessizlik ve hayatınızı etkileyen insanoğlunun vardığı kokuşmuşluk gerginliğinizi artırırken tabutun içindeki Paul gibi sinirden tepinebilmeyi istiyorsunuz.
- Adım paul steven conroy. sosyal güvenlik numaram 048321198 doğum tarihim 3 mart 1976 bu video son isteğimde ifadem olarak sunulsun. aıı aa karım linda conroy a tasarruf hesabımdaki 700 doları ve yıllık ödeneğim den geri kalanları bırakıyorum. oğlum shane conroy a ona ! ona ! kıyafetlerimi , kıyafetlerimi bırakıyorum umarım büyüdüğün de sana olurlar. üstümdekileri değil.* benim keşke bırakacak daha çok şeyim olsaydı , belki ünlü bir baseball oyuncusu yada işe takım elbise ile giden biri olsaydım , daha çok şey bırakabilirdim. ama sen istersen o insanlardan olabilirsin. sadece bana büyüdüğünde annene çok iyi bakacağına söz ver ve her zaman doğru olan şeyi yap. seni çok seviyorum shane , belki bunu yeterince söyleyemedim belkide söyledim bilmiyorum muhtemelen yeterince söyledim. üzgünüm linda seni dinlemeliydim. dıt
paul conroy eski ahşap bir tabuta canlı canlı gömülmüş halde uyanır. buraya onu kimin, neden koyduğunu bilemese de, kurtulmasına yardım edebilecek tek şey elindeki cep telefonudur. zamana karşı verdiği bu savaşta en büyük düşmanları telefonun iyi çekmemesi, şarjının az kalması ve havasızlıktır. buradan kurtulması için sadece 90 dakikası vardır.
paul'un aradığı her insandan istisnasız "bana lanet olası sesini yükseltme" lafını işittiği film. 30 dakikanın yarısı telefonda geçti, kalan süre nasıl geçer hiç bir fikrim yok. hayal kırıklığı olmamasını umuyorum. şaşırt beni amına koyim, hadi.
--spoiler--
öncelikle rehin alan elemanın asker misin muhabbeti harikaydı. crt'nin ölmeden önce ilişiğini kesip sigorta parasından kurtulması da apayrıydı. resmen izlerken içimi kasvet kapladı. bir iki mantık hatası vardı. farzı misal ben tabutu kırmaya çalışırdım. ezan sesini duyabildiğine göre çok derinde olmamalıydı.
keşke sinema salonunda izlemiş olsaydım dediğim, sinemanın sadece vurdu kırdı, görsel efekt ve benzeri şeylerden ibaret olmadığını gösteren muhteşem filmdir.
2010 yapımı rodrigo cortes filmi. bir adam, bir tabut, bir telefon. fragman gibi oldu ama cidden malzemeler bunlar. süper bir yönetmenlik başarısı var filmde bir defa. ryan reynolds çekimler bittiğinde klostrobik bir arkadaş olmuş. "hayatımda hiç yaşamadığım şeyleri yaşadım bir daha da kesinlikle yaşamak istemiyorum" demiş. biz izlerken nefes alamadık, adamı anlamak güç değil. yönetmenin referans aldığı filmler alfred hitchcock'un rope ve lifeboat filmleriymiş. rope'un tek mekan olması dışında çok bir alakası yok tür itibariyle ama buried'i sevenlerin seveceği filmlerdir bunlar. ve phone booth elbette.