sabahci kahvelerinde uykulu yüzlerde kalan tahta masanin izi
sisli bir gecede yolunu kaybetmis yavru sokak kedisi
yagmurdan sonra eski ahsap evlerden yükselen nefesi sanki daha önce tanismistik der gibi
her adim atista merdivenler düser yokus asagi
sonra...
kalabalik gölgeler arasinda bir güvercinin kanat cirpinislari
duvarlar devrik cümlelerin anlatamadigi yüklem icinde
bir yap boz tahtasindaki piyonlar misali kaldirimlar
basilan her ayak izi gider ayak silinir gider der gibi
sonra...
Sabahleyin gökyüzünde kaybettiğim buluta binip uzak diyarlara gitsem
Avuçlarımı açıp"La ilahe illallah"dediğimde düşse damla damla ellerime zemzem
Teyzem gelse aklıma hani benim saçlarımda dolaşırken ellerin
Derin bir hayal demek ki benimkisi annemden hariç
Haliç uykusu,Huang Pu kadar sakindi kaçak göçmen Cheng Shen öyle diyor
"Hiç" yorulup dayayıp masaya kafasını uyuyor sabahçı kahvesinde(bunu hayra yor)
Karşı penceremde hayır!diyor kocaman puntolarla kırmızı yazısıyla duvarda haykırmaktan bıkmış nedense
Sense uzun cümlelerin arkasına saklanıp nasılsın diyorsun saksım içindeki ıtır;hatrı sayılır birşeyden bahsetmek gibi
Derin bir hayal demek ki benimkisi annemden hariç
Kum tepeleri adlı tablomda savrulan rüzgar yorgundu artık
Antikacıdan aldığım saat annemsi ayrıntılarda dursa ne olur(ayrılık çok uzak)
Anemi hastalığı bedeninde yokken hani
Seni neden mi sevdim belki bakışın anneme benzediği içindir
Derin bir hayal demek ki benimkisi annem dahil.....
Zaman akip gidiyor öyle sakin ve siradan
Kurumus yapragin akan derede kaybolup gitmesi esnasinda
Öyle hircin ve aldirmaz tavirlarla
Vazoya koydugum kurumus gül öfkemle beraber bin parca
Kirgin öylece kuytu köselerde saklambac oynamakla mesgul
Darül Aceze`de aciz bakislarda kayip bir anlik bakis tanimadigim
Ve kurtulmak imkansiz belki yorgun kalpte biraktigi yaradan
Kurtalan Ekspiresi`nden el sallayan sevgiliyi yad ederken
An gelip susuyor ellerini basinin arasinda onu tanimak namümkün
Gün olup kurgulu saatin zemeberigi bos aliyor Taksim`de
icimdeki zehir hem biraz capulcu hem biraz masum belki.
kirik kalpler tasiyorduk hepimiz
kirilmis bir cam bardagin parcalarinda gizliydik
paramparca olmus hayatlardan geriye kalan sorulardan yola cikmak
geriye getiremedikten sonra neye yarardi yaralarimizi daglamaktan baska
yara bantlari da ise yaramayacak galiba
kirik kalpler tasiyorduk hepimiz
suskun göl kenarinda yansiyan oysa bizim yüzümüz de olsa
üzgün cümleler kurmustu bize zaman coktan
yüklemleri hep bir baskasina yükledigimiz
yükün elimizden cikip gittigini düsündügümüzde
karsimizda durmaktaydi banyomuzdaki kirli ayna
kirik kalpler tasiyorduk hepimiz
bir yeri bir yere terk ederken gecti artik bitti dedigimiz
ama geriye dönüp baktigimizda hep orada gölgelik yapiyordu bize kimligimiz
bir fotograf belki annemizden yadigar
bir ani bir anlik gülümsemeye bedel berdeli agir olsa bile
gardan uzaklasirken her sey teker teker
sallanmayan el aglamakli haliyle icimizdeki beden
kirik kalpler tasiyorduk hepimiz
dilencinin göz bebeklerinde sakliydi belki
sayikliyordu son cümlelerini maktül katile teslim ederken ruhunu
kayip ilanlarinda rastladigimiz binlerce isim arasindaydik simdi biz
afrikanin kücük bir kasabasinda acliktan ölen cocuktuk
biz coktuk ve hic yoktuk
biz kirik kalpler arasinda hep böyle tasiniyorduk belli belirsiz.
ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
herşey onunla ilgili
telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
gittikçe genişleyen
yakılmış ot kokusu
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
yansımalar tutmuş bütün sâhili
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili..
Derin düşüncenin ince ipliğinde yürümek zor
ininde kin beslediğimiz kurt bile bundan sonra hem kendine düşman,hem dost
inince maphus koğuşlarına voltajı düşük ampuldaki gölge
Cenine üflenince o ruh beni böyle koyup gitme ne olur.
Uzun mısralara durak aramaya gerek yok artık
Uz ile uzlaşmanın anlamındaki kayıp cümledir belki
Yoksun halin soyunup yatağıma giriyor her gece
Noksanlığını anlayan birisi varsa tek kişilik ranzamdaki yosun kokan yastık
Yas tutma zamanı geldiğinde beni böyle koyup gitme ne olur.
Sözün bittiği yer kör karanlık ve dört duvar
Çözül istediğin kadar bit yeniği değiller sesini senden başka kim duyar
Usul usul sus us ve elime dokunan hayali uzuv
uzan ve tut,
Yusuf'un kuyusunda ölümün uykusuna varamadan beni böyle koyup gitme ne olur.
kibrit cöpünü yakti
gözlerinden iki damla gözyasi akti
kirpiklerinin ucundan yanlizliga dogru uzanan adama bakti
yanik kibrit cöpündeki zaman kadardi
yari kara yari akti
sari gazete kagindaki bitap kelimesine takilmisti sanki giden gölge
gizlenmis nemlenmis bir belge tozlu raftaki kilitli dolabin en alt cekemecesinde
gecesindeki sabahi animsatmaktaydi aksak masadaki denge
sariyede bir cinayet islenmisse bile bir kibrit cöpündeydi maktul
küllükte yarim kalmis sigara
gara gidilemeyi beceremeyen dokuz nolu kompartiman bileti
kolu kanadi kirik bir pusttu kafesteki bülübül
öbür yanda daginik silüte benzetmeyi bir türlü kendine yakistiramayan sair
ellerimi halepte bir sokak ortasinda kaybettim
ortasinda degildi hayat ikiye bölünmekle mesgul
ellerimi sokaga uzattim kayipti sokak
gözlerimi avangart Les Deux Magotsdaki sokak dilencisine biraktim
vitrinden iceriye bakmak yasak
uzayip giden kalabalikta tanir birisi belki
yüzümü yüzü bana dönük o kadinlarda gördüm
kocasi söverken ana avrat
kaldırımda ayakkabı tıkırtıları, tıkırtılar arasında kendini yineleyen bir yankı.
mevsim kış, rüzgâr sert, soğuk acımasız...
buz keserken ellerim ve düşlerim, bir ses yükseliyor gökyüzüne.
parçalanıyor bulutlar, ağlıyor toprak.
"miyaav! miyavvv! miyavv!" açlıktan ve soğuktan inleyen yetim bi' yavrunun son yakarışı.
vicdan denilen şeyin cesedi gömüldü galiba insanlık tabutuna, baksana adaletten uzak bir yer artık dünya.
yeni filizlenmiş bir kırda,
genç bir karınca,
bakıyor şimdi ufuklara varmı gelen giden diye,
gri bulutların müjdesini bekliyor,
bu topraklar ıslanacak mı diye.
UNUTMA Ki
Sen uykusuzluk nedir bilir misin
Tırnaklarınla yastığını parçaladın mı
Gözlerini tavana dikip
Düşündüğün oldu mu bütün gece
Ve bütün bir gün
Belki gelir ümidiyle bekledin mi hiç
Gelmeyince
Seni aramayınca
Ölesiye ağladın mı
Sonra çekilip en koyusuna yalnızlıkların
Ona ait ne varsa
Bir bir hatırladın mı
Sen günden güne erimeyi bilir misin
Dev bir ağacın vakarı içinde ölmeyi
Bir teselli aramayı
Issız parklarda, tenha sokaklarda
Ve bütün bir şehir uyurken uzaklarda
Deli divane yollara düşüp
Yaşlanmış bir köpek gibi
Eskimiş bir gömlek gibi
Atılmışlığını hissettiğin oldu mu
Sevmekten
Günler geceler boyunca yürümekten
Elin ayağın yoruldu mu
Sen yalnızlığın acısını bilir misin
Unutulmak bir hançer gibi saplandı mı sırtına
içinde kıskançlığın zehirli çiçekleri açtı mı
Bütün gururunu çiğneyip
Sevdiğinin geçtiği yollarda
Bastığı toprakları eğilip öptün mü
Sen çaresizlik nedir bilir misin
Sen yokluk nedir gördün mü
Yanan başını
Duvarlara vurup parçalamak geldi mi içinden
Sen her gün bin defa öldün mü
Böyleyim diye ayıplama beni
Bir gün kendimi
Sonsuzluğun koynuna bırakırsam
Yaralı ve yenik bir asker gibi
Darılma
Unutma ki
Her seven isimsiz bir kahramandır
Unutma ki
insan; sevebildiği kadar insandır.
ÜMiT YAŞAR OĞUZCAN.
SEN GiT!!!
bir izahı yok,
camıma bir sevgili gövdesi gibi çarpıp duran bu küstah yağmurunun.
hastalıklı bir bünyeden kapmışsın aşkı,mütemadiyen.
ellerin fazla titrek
gözlerinde delik deşik edilmiş bir hüznün kurumuş
kan tozları .
ve soluğun darmadağınık " seni seviyorum" bile derken
sahte bir masumiyet katmış yalnızlık,lanetli yüzüne
ve gün gelirde saklamaya gerek duyarsan lanetini,
telaşlı bir tenha var yüreğimin çıkmaz bir sokağında.
gözyaşlarınla ıslat,
ayakkabılarınla çamurlansın,
pervasızca savur o siyah kabanını ama...
ama ne olursun
parmakizin olmasın melankolik kaldırımlarımda
anne karnında
okyanus metinleri bile okuyabilen bir bebek kadar
zekiyken sen
zehir zemberek bir cehaleti ezberletmiş bu hastalık yüreğine.
o yüzden bu imla ve mana hataları
dilinde bana olan sevda cümlelerinde...
gözün aydın aşk!..
iyi halt ettin!..
sevgilinin karanlığının kanı bulaştı gözlerime
gözlerimi nereye çevirsem,Tanrı orada şimdi...
sır saklamakta ne kadar da acizmişsin!!!
aşk koca bir yalan sevgili
kılıfını, bir çocuğun ağızdolusu gülüşünde diktirebilen.
aşk, Garnı da ninemin evinden mezarlığa giden yolda,
korkak gözyaşlarımın toprak ile imtihanı...
yutkunamadığım aslında,
dualar ile sarılmış bir baba lokması
sen yaraladın
ve yine sendin başucumda salya sümük bir ağıt ile sevdanın inkarı.
yaramdan öpme sevgili
acının terlettigi ellerimi tutma!
çoktan çürümüş o hüznünü çek yüreğimden.
çünkü
bir annenin dudaklarıdır yanlız, ilac
ve bir babanın öğüdünde -elinin tersine bağımlı- ...
sen git!..
mütemadiyen ben ruhumu kanıma biraz daha düşüreceğim
hipokratın ayaklarına dolanır artık bu yaranın tedavisi
korkarım
ben her öldüğümde sana benzeyeceğim.......................
FIRAT DUrSUN
(firat-ül lügat)
Sus biraz daha sus,
Çünkü duymuyorlar seni.
Konuşsanda nafile sussanda,
Boşver! Sen yinede sus.
Karamsarlık içinde, bir başıboşluk,
Bir heyezan, derin bir boşluk,
Belkide yaşamak, sadece bir sarhoşluk.!
Boşver!
Sen dahada sus gönlüm,
Yinede sus!
Belki sonu gelir,
şu çaresiz ömrün.
iyiden iyiye sus.!!!
Küçük anne, kelepir kız,
Bir şey söyle bana,
bana bir laf et ki binlerce,
Onbinlerce görüntü anlatamasın. /
Genceli Nizami'nin dediği gibi
Taşı onunla yıkasalar
Üzerinde akik biter,
Bakışların ki.../
ikinci bir parıltı var senin bakışlarında
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
Anılar defterinde gül yaprağı
Gibi unutuldum kurudum
Başıma düşmüş sevda ağı
Bir başıma tenhalarda kahroldum
Sen kimbilir, rüzgârlı eteklerinle
Kimbilir hangi iklimdesin, ben
Sensiz bu sessizlikle
Deli gibiyim sensiz
Bu sessizlikle
Ayrılıkla başım belada
Gözlerini çevir gözlerime
Yoksa sensiz bu sessizlikle
Deliler gibiyim
Sensiz bu sessizlikle.
Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgideydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı
Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı
istanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların
dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik
Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
iki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik.
Anladım ki susmak bir cüsse işi
Derin denizlerin işi…
Serin sular en hafif rüzgârları bile coşturabiliyor
Derin denizleri ise ancak derin sevdalar…
Derin denizlerin sükutu büyüler beni
içimi bir heybet hissi kaplar
Benliğimi hasret duyguları istila eder
Kalbim ürperlerle dolar
Dalgalı denizler, durgun mavi denizler kadar heybetli gelmez bana
Göklerin suskunlugu da öyle
Gök gürlemeleri, mavi derinliklerin heybetini siler diye düşünmüşümdür hep
Sükut her zaman daha manalı, daha derindir
Kalbe sözden çok sükuttan manalar akar
insan evrendeki sükutu anlayabilseydi, kim bilir belki de söz olmayacaktı
insanlar sükutun dilinden anlayacak, derin ve manalı bakışlarla konusacaklardı
Ve ses, sükutun heybetini bozamayacaktı
Konuştuğum zamanlar hep acze düşmüşümdür de ondan kelama sarılmışımdır
Evrendeki her varlıkta sükutu bir süs, bir hikmet olarak algılamışımdır
Sözü ise ancak bir zaruret
Hep derin denizler kadar heybetli bir sükut dinledim ondan
Sanki durgun ve derin bir ummanın kıyısına varmıştım
Derinliklerinde gönül ve hikmet incilerinin gülümsediği bir deniz bulmuştum
Hayatın hiç bir kasırgası, hadiselerin hiç bir fırtınası onu dalgalandıramıyordu
O denize imrendiğim an, gözlerim şu mısralara takılmıştı:
Gittim, gittim, denizin sınır yerine vardım
Halin bana da geçsin! diye ona yalvardım
Bir çılgın vesvesede içim didiklense de,
Olaydım o cüssede, O’nun gibi susardım
Gercekten de öyle olmustu Sonsuza götüren bir denizin kıyısına varmıştım
O zaman anladım ki, susmak bir cüsse işi Derin denizlerin işi
Sığ suları en hafif rüzgarlar bile coşturabiliyor
Derin denizleri ise ancak derin sevdalar
Anladım ki, derin ve esrarengiz olan her sey susuyor
Anladım ki susan her şey derin ve heybetli…