Karla karışık bir havada yolunu kaybetmiş ayak iziydi beyaza bürünmüş istanbul
inatla ama biraz da mahçup tavırlı bakışıyla açılıp kapanmak arasında kalan cevizden yapılmış kapı
Neden Kapının ardındaki üstsüz ve tütünsüz kalmış sokak dilencisi elindeki bir kaç kuruş ekmek parasıyla bin parça içindeydi?
Düşüncelere dalmış ihtiyar Halil Dayı ayaklarındaki ilatihabı düşünmekten aciz, yürür nedensiz ulu çınarın yanı başındaki camiye
Sahtekar bakışlarının altında gizli hayranlıkla süzer uzun topuklu dilberi karşı kaldırımdan köşeyi dönen adam
Damlarından damlarken erimiş buz gibi su damlalarını sadece onu pencereden bakan çocuk fark etti, kimse farkında değil
Akardiyonun notaları biraz da eksik olsa çalmaktan memnun Polyushka Polye'yi camekan kenarındaki Gorki
istasyon saati bir dakika geri, ileri alınırken tüm kavuşmalar Doğu Ekspresi garı bugün erken terk edip gitti
Ayak sesleri, insan seslerine karışıp belli bir vakit sonra suskunluğa büründüğünde çoktan unutulmuştu orada mahsun haliyle sahipsiz bavul.
BiR iHTiMAL
Bir kaldırımdan kalkan güvercin
Kanadındaki ben olabilme ihtimalini de sayarsak
Özgürlüğüm için çiçekçiden bir gül al
Aşk ve tutku
Kan kırmızı ihtimalini de sayarsak
işte şimdi çıktı ihtilal
Kanadın bugün de sol yanımdaki kadınım
Vedalar bana yakışmaz gibi bakma sakın
Bir el-veda kadar uzaksa nefesin
içine çek derin derin
Unutma!
Lâl bakışmalarında bir adı var
"Hoşçakal"
EFSUN-i MUAMMA
Efsun bir renkse eğer benim için,
Senin için değil
Gözlerin derin ve anlamsız ve bazense serin;
Muamma kelimesi yakışıklı durdu benim yüzümde
Duruşum senden ötürü sefil
-Ölüm dediğin nedir ki?
Al efsun gözlerini içime muamma,
Azrail dayanmadan kapıma...
Zaman biter bir damlayan muslugun ucunda
Ucu ucuna denk gelir kimi zaman yanlizligin avucunda
Avuntuda tükenenini hic sorma tami tamina koca bir yalan,gidenden sana kalan
Zaman,saatin tik tagi degil bana göre
Bir kum tanesi cölde
Bir ölüm kadar yakin olan nefesin sesi
Ya da dün birazcik,bugün cok ve yarin cok uzak
Zamani bir yakalasam cekecegim kulaklarindan
Bir daha yaramazlik yapmasin diye.
Mevsimlerin uzak kaldığını varsaydığım bir köşede zamandan öte demek isterdim ama bu arda zaman biter (varın gerisini siz sayın)
Kendi halinde bir insan gibi soluk alıp verirdi,mavi göğü bulutların parsellemediği saatler dışında maviyi paylaşmasını da bilirdi, o kadar da bencil değil. (bencileyin)
Pencere kenarını bekleyen yelken çiçeği için,
Cami avlusuna henüz üşüşmüşken güvercin alayı, özgürlüğü onlara ithaf eder maphus Celal(demir parmaklıklar ardından göğü görebildiği kadar)
Lal bakışlardaki o anlamsız çarpıntı(anlamını yüklemek mi?belki...
Mevlana şöyle derdi; Kime aşk sırlarını öğrettilerse,ağzını diktiler, söz söyletmediler)
Elinde parktan aşırılmış gül;
Orada, kaldırımın köşesinde beklemekte uzun boylu genç Tuğrul
Kime verilecek acaba intihar kırmızısı?
Ve gitme kal demeye namüsaitken otobüs arada çirkin sesler çıkararak ayrılmaya pek hevesli: yol uzun, yol engebeli, yol özleme gebe gibi.
Küçük gecekondu bakkalında birikmiş bir sürü borç; kimisinin üstü çizili, kimisi bol sıfırlı, kimisinin son bulmaya hiç itirazı yok gibi (kimisi bu dünyadan çoktan göçüp gitti)
Evler hep aynı yerden giyiniyor galiba: kiremitleri çürük domates kırmızısı, küçük pencere cepli ve haraç mezata çimento ile sıvalı(harç borca karşılık yana yana yaşayıp giderler)
Hangi semt bu kadar çapkın bakarsa işte o kadar; ne eksik ne fazla (işve ve cilve şivesini kaybetmiştir çoktan burada)
Bizi anne sıcaklığında öyle bir sarar ki saşırırsın(ninniler kayıp inka şehri ki tarih içindeki yerini aldı muhakkak)
Velhasıl elindeki fotoğrafa bakarak, birazcık da dalgın, "Adını kaderden aldığı besbelli"der MKE'den malulen emekli Adem Dayı
Tesbih arası nikotin basan kahve misafirliklerinde, çoğu zaman küfür ile karışık zifiri karanlıkta sarhoş narası
bu arada sen bu semtin neresindensin Zozan bakışlı güzel kız?
(Ozan burada esir düsmüştür bir gece baskınında cümleleri mısralara dizmeye giderken kendisi dizilmiştir kurşuna)
Kader dedik ya,
Var mı ötesi?
içkimizi yarım bıraktığımızda masada sallanıp düşme faslındaydı suyla karışık dönülmez akşamın ufkundaki makam
inzivaya çekilirken dut ağacının yaprağından usulca içimizi ısıtıp sonra bizi üşümeye sevk eden bulanık efkâr
Suskunluklar bir anda ortaya çıkıp boğazmıza düğümlenip birer birer intikam almalıydı
Ve bej renkli uçurtmalar özgürlüğün ilhamıyla şiirde yer almak için işgal altındaydı.
Masamızdaki hayat oturmakla oturmamak arasında kararsızken
Azınlığımız çoğunluğumuza çoktan muhalif
Muhtelif dostlarla da ayrıldı yollarımız bir bir
"Pencereden kar geliyor,aman annem
"Gurbet bana zor geliyor....."
"Yıkık bir okul duvarında senin ismine K-harfi eksik olsa dahi rastlamak yine de güzel"
Derken
Kalp atışı uzaklığında özlem denen ebabil, sana Cebeci'de "ayrılırken ayrılığa dair ne varsa"cümlesini neden hatırlattı öyleyse
Söyle,kaç kere daha seninle aynı dizede buluşacak senin yerine cebimde unuttuğum eski bir resim?
ihtimaller ihmallere birkaç adım yaklaştı
Uzak dur benden!
Masa üstünde her zamanki yorgun haliyle duruyordu pencerenin demir parmaklıklı gölgesi
Sesi her nereye çarptıysa kalın do ile fa ve sol anahtarı arasında gidip geliyordu piyanonun tuşları arasında o narin parmakları
Yarı yarıya bölünürken zaman duvardaki baba yadigarı asılı saatte
Henüz sonraya bağlanamayan sözler;eski, paslı,köhne -e harfi eksik daktiloda sahte ölümü bekliyordu.
Komidinin üstünde bezden yapılmış bebek ağlamasını bilmiyordu hep gülüyordu sadece
Yan taraftaki rafta,siyah beyaz, donuk donuk bize bakan eskiye dair birkaç fotoğraf
Lafta kalıyordu tüm umutlar ve hayaller öylece bir zarfta çekmecenin içinde iç içe geçmiş"geçmişi" soluyordu
Çekip gitmek gibi acele acele açılıp kapanıyordu tüm pencereler ama sokağa bakan balkon kapısı hariç.
El dokuması halı cicili bicili dünyalar içinde gibi güya onu Vangohlu bir ressam yapmış öyle zannedersin
Kül tablası dolu,bizden yana bakan natürmort tablo bomboş,
vazoya bir hafta önce konulan bir demet gül çoktan mort
"Zan"ne dersin hangi renkte daha berrak durursun?
Ama bu kasvetli tavan arasına yakışmıyorsun bunu bil.
Sandalye ile büyük karanfil motifli ayna yüz yüze bakarken yüzsüzce yüzüstü bırakılmış gibi
Erken açılmıştı bu kez misafir odasındaki kapı
Hepi topu üç kişilik kurulmuştu yaşam,rol alırken insan;gölge, hayali ve perde
Sonraki gün duyduk ki kapılar sürgülenmiş,perdeler kapalı
Yas tutuyor ölünün arkasından ahali.
Üç iklim ve beş sabah geçtikten sonra
Uzak bir gülüş ve bakışlarınla intihar süsü verilmiş o gamze
her yüzde gördüğüm ikilem mi yoksa kördüğüm mü? (sonra da benzese benzese sen-sizlik ancak bu kadar olur diyorum kendi kendime.)
Yaraya sorsan hem ot hem od ikisi arasında kararsız
Tarifsiz acılara"bulanık" rolünü uygun gördüğüm bir sırada
izini kaybetmiş bir düş karşıma dikildi ki sorma,
(ona bundan sonra düşizim dedim...)
Dördüncü iklim ve altıncı gecenin yedinci sabahında
Kırık bir türkü dolanmış dilime Macurlardan kalma
Ucunda yanık hasret kokusu
Islık makamında o korkak kuşku hani karanlık sokakta çaldığım(arkamdaki hain gölgeler hepsi birer puşttu)
Kırlangıç sürüsü, kumru sıcaklığı öyle olmalı dediğim kadınım
Hadi göç etmeden muhacir duruşu bu iz sürüşler,
Tutuklu ellerimdeki"Yaren"özgür, çözün beni çabuk!
Yazamıyorum artık, sana dair özlemle dolu bir mektup
Benim yerime; volta, duvar, demir parmaklık arasındaki küf kokusu
Henüz sorgusu tamamlanmamış kirli sakallı Sait Faik
Ve mahlası kayıp şair şunları kadere yazgı diye yazdı
"Geç kaldın"demeye daha çok var, Eylül."
Herkesin birçok keşkesi vardır herşeye dair
Kimisi fakirdir keşke... der
Kimisi zengindir(onun da keşkesi var)
Ve kimisi de benim gibi keşkeler biriktirir yağmur sonraları pencere kenarını bekleyen akasya gibi
Dingin bir sonhabar
Kimsecikler yoktur;sokakta bir lamba, lambanın etrafında semah halindedir gölgeler
Ve yıldızlar ıslandıktan sonra gökyüzünden yeryüzüne düştükçe ışıltıları, çok güzel!
Başka hudutlarda nasıl karşılanır acaba özgürlüğün hayın bakışları
arasında"hürüm!"derken o bitmez tükenmez aşk? (mayın tarlaları büyüye dursun)
işte öyle bir keşke var tüm keşkelerden muaf
Tuhaf hikayeler birikirken pencereme yağmur damlarının her vuruşunda, dağılışında bir bilinmezliğe"sırf" incinir kırılır da bu söze lal olur tarumar ile...
Ve gözlerim kapanır bulutların göğü kapattığı gibi açılmak mı?belki bir hudut köyünde(sevdiğime)
Evet hakkın vardı Behiye Hatun tansiyon ilacım,romatizma haplarım ve bilumum ağrı kesiciler; düşündüm de sizin ömrünüz benimkinden de fazla
Uyan ve kalk her günkü aynı intihar
Aynada buruşuk tende kaybolan yıllar,aramanın ısrarı ya da esrarı ne?sorarım size
Dağınık yatak,toplamaya lüzum yok, nasıl olsa dağınık kalacak
Keskin zifri karanlık gecelerde kınından çekilmiş bıçak "ah sözümü kesti, sustum"
Zilli,kimse bilmesin aramızda değil mi?(penceremde büyümeye can atan ıtır)
Ölü can sonsuzluktan sufle ver!
-Kuzum buradaki bardak kırık, yan masadaki rakı susuz ve içimizdeki bizden önce göçüp giden dostlar, içimizi acıtan hani( eski tabiri yakışmasa da hep o sıfatı yakışıklı buluruz)
Artık onlar da senin gibi yoklar
Yalnızlığın adı herkese göre kimlik bunalımında ve farklı (kiminin kedisi,eski bir fotoğraf belki ve kimine göreyse ihtimalle beslenen küçücük sevgi)
bana sorarsan sensin Behyem (i'yi kasten sildim yoksa kim bilirdi yavuklu diye bizi)
Avluya çıkan yol uzun ve meşakkatli bundan sonra
Sonrası u'nun yanı başında mut olmalı derken
Hadi bugünü de devirdin koca ihtiyar
"Heyhat!seyrüsefer içinde geçer bu ab-ı hayat"
Yarın aynı mısralarla kaldığın yerden devam et.
merhaba anne
yine ben geldim.
merak etme, okuldan çıktımda geldim.
annelerde babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama,
ali okula gitmezsem annem çok kızar,merak eder demişti de,
onun için söylüyorum.
geçen hafta öğretmen sağ elimde sarımsak sol elimde soğan dedirte dedirte öğretti sağımı solumu
ben biliyorum artık anne sağım neresi solum neresi.
ağrıyan yerimin neresi olduğunu şimdi iyi biliyorum anne.
hani geçen geldiğimde şuram acıyor şuram işte demiştim de bir türlü söyleyememiştim ya acıyan yanımı anne.
bak şimdi söylüyorum şuram işte sol yanım çok acıyor anne hemde her gün acıyor anne her gün.
dün sabah annesi ayşe nin saçlarını örmüştü elinden tutup okula getirdi yakası da danteldi zil çalınca öptü hadi yavrum sınıfa dedi bende ağladım ağladım hiçte utanmadım öğretmen ne oldu dedi düştüm dizim çok acıyor dedim yalan söyledim anne dizim acımıyordu ama sol yanım çok acıyordu anne .
herkesin çorapları bembeyaz benimkiler gri gibi zeynep annem beyazlara renkli çamaşır katmadan yıkıyormuş dedi babam hepsini birlikte yıkıyor babam çamaşır yıkmasını bilmiyor mu anne.
off babam her gün domates peynir koyuyor beslenmeme üzülmesin diye söyleyemiyorum ama arkadaşlarım her gün kurabiye börek pasta getiriyor.
biliyorum babam pasta yapmasını bilmez anne.
hava kararıyor ben gideyim anne babam bilmiyor kaçıp kaçıp sana geldiğimi duyarsa kızmaz ama çok üzülür biliyorum kim bozuyor toprağını çiçeklerini kim koparıyor izin verme anne toprağına el sürdürme eve gidince aklıma geliyor bir de bunu için ağlıyorum bak kavanoz yanımda toprağından bir avuç daha alayım biliyor musun anne her gelişimde aldığım topraklarını şu kavanozda biriktirdim üzerine de resmini yapıştırıp baş ucuma koydum her sabah onu öpüyor kokluyorum kimseye söyleme ama anne bazende konuşuyorum ne yapayım seni çok özlüyorum anne.
ha unutmadan öğretmen yarın anneyi anlatan bir yazı yazacaksınız dedi ben babama yazdıracağım öğretmen anlarsa çok kızar ama bana ne kızarsa kızsın ben seni hiç görmedim ki neyi nasıl anlatayım anne.
ben gideyim anne toprağını öpeyim sende rüyama gel ve beni öp.
mutlaka gel anne sen rüyama gelmeyince sol yanımın acısıyla uyanıyorum sol yanım acıyor anne işte tam şurası sol yanım çok acıyor anne seni çok özledim anne çok özledim.
itiraf hangi arzu halcide bir hiç olsun diye yazıldı
Ben kimi sevdim,kimden nefret ettim hadi bu iki arada kalan araf;bari sen anlat
iftira yalan ile kaç kez asıldı ve aslı neydi?
Tut elimi ey çocuk beni kandır, mavi uçurtmanla ruhumu kanat
Sana söz Martı aydan saymayacağım artık.
Gün batımı doğumundan çok dokunur dört duvar arasında derdi hep Uysal T.
Arasıra uğranan nahiyeye yakın seni düşünürüm bu vakitlerde,yarasın aslında
battı gün aha şurama daha acımadan susturdum usturpa keskin gülüşlerle
Yazı ya da tura;aynı volta, aynı beton, aynı ranza aynıya mahkum kader
Çirkin, kirli sakallı aynaya baktıkça
Hain aslında yine biziz kendimden bilirim.
Sonsuzluğun kalbine düşen iki cümledir kayıtsız
Dudak payında ayıp mührüyle kayıptır
Ele el temasında usulen sahipsiz
Derin olan kuyu değil kısa olan iptir.
Yürü ve git tüm kaybolmuşluklara mosmor
Maviyi as!
Kırmızıyı vur!
Nasıl olsa Güllerin içinden insitor yeniden bir aşk doğurur.
Bu bir türkü: -
toprak çanaklarda
güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü: -
alev bir saç örgüsü
kıvranıyor;
kanlı, kızıl bir meşale gibi yanıyor
esmer alınlarında
bakır ayakları çıplak kahramanların!
Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla
güneşe giden
köprüden
geçtim!
Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi
Ben de söyledim o türküyü!
Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını
yırtarak
gerindik!
Sıçradık;
şimşekli rüzgâra bindik!
Kayalardan
kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
Alev bilekli süvariler kamçılıyor
şaha kalkan atlarını!
Akın var
güneşe akın
Güneşi zaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!
Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların
göz yaşlarını
boynunda ağır bir
zincir
gibi taşıyanlar
Bıraksın peşimizi
kendi yüreğinin kabuğunda yaşıyanlar!
işte:
Şu güneşten
düşen
ateşte
milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!
Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
düşen
ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!
Akın var
güneşe akın
Güneşi zaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!
Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neşemiz sıcak!
kan kadar sıcak
delikanlıların rüyalarında yanan
o "an"
kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak
ölülerimizin başlarına basarak
yükseliyoruz
güneşe doğru!
Ölenler
dövüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!
Akın var
güneşe akın
Güneşi zaaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!
Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!
Kalın tuğla bacalar
kıvranarak
ötüyor!
Haykırdı en önde giden,
emreden!
Bu ses!
Bu sesin kuvveti,
bu kuvvet
yaralı aç kurtların gözlerine perde
vuran,
onları oldukları yerde
durduran
kuvvet!
emret ki ölem
emret!
Güneşi içiyoruz sesinde!
Coşuyoruz,
coşuyor!...
Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!
Akın var
güneşe akın
Güneşi zaaaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!
Toprak bakır
gök bakır.
Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay-kır
Haykıralım!
Öyle işte kelimelerin düştüğü yerde can havliyle kıvranır ahali
Gecenin koynuna giren o sevda değil
Düşünce dediğin boynu bükük karanfil
Deli ve derin bakışlardaki muamma sana kalsın
işte öyle...
Öyle işte sonunda yol almayı seçmiş yolcu yolunda gerek misali insan
Demiri bük, gölgeyi vur içindeki çirkinliklerinle beraber
Hangi gerçeğe vardıysam aslında yalanmış baştan beri yalan
Ve ölüm sen de ses ver benim gibi yüksek oktavlı söyle ta derinden "geber!"
işte öyle...
Öyle işte huysuz ve uzun yolculuklar bize düşerken trenin camına buğulu o yazıyı yazdık "sev"
Karşısına geçip o fotoğrafa takılan gözler sanki ağla dedi ama sustum yine de ben
Hayalinde üç oda, bir salon kurulu o ev
Bir türlü sonu gelmeyenlerle gömüldü gitti,geriye kalan nedir söyle?
-işte öyle şinanay,şinanay, şinanay
Gölgeler karışık ve suskun
inadına ardışık ve aşık
Ölüm bir adım,gerisindeki adam küskün
Gölgeler yorgun ve kırışık.
Gölgeler yansımasıysa hayatın
Karanlık çöken gecelere sahip çık;kayıp iye içindeler gölgeler
Salındılar birdenbire viran-ı eyleyerek perdedeki canın
Tutundular ruhlar aleminden bedenler,tensel tinselliği gölge sanarak;
Sonrasına sarıldılar gerçek ve yalan üstüne bu dünyanın
Gölgeler ayrılıkçı ve yanlız
Yansız ve cansız
Lal,âmâ ve imkansız
Gölgeler aslında,
Onlar çoktan ölüler...
Uzakta güvercin alayına takılmış koşar bulurum kendimi
Uçurtmam tellere takıldı masum bir gülmesemeydi oysa seninki
Bir yumak atlası içinde buldum kaybettiğim kedimi
Gelincik yüreğine sahip çık ey sevgili yoksa vururum içimdekini.
DUVAR
Asılacak ve kırılacak gölgeler içinden çık ve gel
Çarparak,susarak ve dört nala
Çarpışanlar; darp ve harp
Şarap kırmızısızına dönmüşken dönence
içimdeki kalp atışlarım" daha var"demekle meşgul
Usul usul kıyıma yanaş
Yavaş,sakın suyu ürkütme
Yoksa sana dayandığım duvar yıkılır.
PENCERE
Ahşap ,dört köşesi ufuk yüklü
Uzağa aşık ve beklemek mecburi
Henüz kırılmadı ve yıpranmadı saten boyası
Ve ölü yıkanmadı bu evde henüz,yası tutulmadı
inanmazsan varendadaki karanfile sor.
Toplumsal kaygılarımız vardı bizim
Gözlerimizle anlattığımız
Bazen hüzünlü,bazen masum
Bazense alabildiğine hırçın ve kırılgan
Oysa inançlarımız O'na hitabendi hep
Farklı olsa da gidilen mabed
Dilimiz tenimiz kadar zıttı
Sevgi her dilde aynı anlamı taşırdı oysa
Ve her bedende aynı ritimde çarpardı o sevgi dolu kalp
Herşeye rağmen
Toplumsal kavgalarımız vardı bizim.
Yerine koysam yaşamı saat kaç eder?
Sen hangi dilimde olmayı dilerdin?
Pay etsem seni günüme;
Sabah baş ucumda uyuyan güzel,
Öglen bir bardak çayımdaki seker,
Aksam ağlamaklı bir şiir olurdun.
Yaşamın kıyısında kaydı düşünülmüş bir sevda.
Kıyısına mahkum olmak benim müdavim yerim,
Koyu bir sevda taraftarı olmak öyle kolay değil
Deyim yerindeyse;değilse bu yaşam yaşamımdan seni çal.
Sil baştan cümleler kuruyorum usumda
Saatini kurmayı unutan zamanı durdurarak
Bu cümlenin üstünü karalayıp
Saat kaç? diyorum sonra.
Sil baştan cümleler kuruyorum usumda
Kurgulu hayatımı sorgulayarak
Kim,ne, nerede ve nasıl?
"Uykusuna varmadan ne kadar ölümü düşünüyorsa insan"
Uyansam bir yosmanın koynunda günaydın diyerek.
Başlığı son olan;
Sil baştan cümleler kuruyorum usumda
Solan gül portresindeki ressamı anlatmak istedim hep aslında
Nedense o kadar güzel kokuyor ki Bourbon resmimde
Olmadı sil baştan.
Herkesin bir gökyüzü var seninki hangisi?
Kayıp gitti şehir kıyısında avuçlarının arasından mavi balonlu çocuk
Bir roman sayfasındaki buruşuk ve sararmakta hayatın önsözü
Sahibini arayan yüklemi kime yüklesem kendinde bir şeyler gizler gibi bakar vitrindeki gocuk
Yüzümüz gözümüz gök.
Herkesin bir gökyüzü var seninki hangisi?
Bir notadaki mevsimlik Vivaldi sancısı
Resimdeki o kayıp sevgili belki
Anlat istediğin kadar ama insan değil ki karşındaki duvar
Yüzüstü bırakılmış gök gibi.
Herkesin bir gökyüzü var seninki hangisi?
Volta atmaktan yorgun düşen us mu?
Sus mu,kimsesiz Kuyubaşı'nda yatan isimsiz mezar?
Ve pusu kurmuş lal renginde sual
Yüzsüz gök.
Silivri yakınlarından güneş batmasını biliyor sert komposizyonlar çizerek
Ardın sıra sürüklenirken vagonlar yalnızlığın istasyonuna dek
Şehrin gürültüsünden uzak bir tarlada Kandamlası'na kondu yolunu kaybetmiş bir kelebek
Şair kadının o tebessümündeki bakışı anımsayarak;
-Bir yangının külünü yeniden yakıp geçti dedi.
Siyah kunduralarına bakıp yanılgıdan geçip gitti boyacı çocuk
Yere indirdi gözlerini masumca ekmek kokusunda açlığın ne demek olduğunu hatırlayarak
Suskun lisanlar konuşuyordu her simada hepsi birbirinden değişik
ilişikte tutturulmuş not "unutulmamak" der gibi ama unutuldu hepsi tek tek
Ayrı yönlere doğru yol aldı dizeler;
Kimi yolunu kaybetti bilerek (yol ikiye ayrıldı ortadan gitmek delilik belki)
Kimisi fayansları çok eski natürmort bir banyoda bileklerini kesti
Kimi,kimseden sordu kimisi de;adı açıklanamayan şiirde.