yarınlarını yitirmiş çocuklara,
içecek bir tas su bile bulamayan insanlara,
akıp giden zamana inat geriye giden yaşamlara,
kaybedilen umutlara,
ayrılıklara,
sonlara,
bitişlere,
vedalara...
her şeye rağmen hayat yaşamaya değer
Eskisi kadar özlemiyorum seni,
Ve ağlamıyorum olduk olmadık zamanlarda..
Adının geçtiği cümlelerde, gözlerim dolmuyor..
Yokluğunun takvimini tutmuyorum artık.
Biraz yorgunum..
Biraz kırgın..
Biraz da kirletti sensizlik beni !
Nasıl iyi olunur henüz öğrenemedim ama
iyiyimler yamaladım dilime.
Tedirginim aslında, seni unutuyor olmak,
Hafızamı milyon kez zorlamama rağmen yüzünü hatırlayamamak korkutuyor beni..
Gel diye beklemiyorum artık,
Hatta istemiyorum gelmeni..
Nasıl olduğun konusunda ufacık bir merak yok içimde.
Arasıra geliyorsun aklıma, banane diyorum
Benim derdim yeter bana banane !
Alıştım mı yokluğuna ?
Vaz mı geçiyorum, varlığından ?
Tedirginim aslında,
Ya başkasını seversem ?
inan o zaman seni hayatım boyunca affetmem..
Uzun hikayeler kısa cümlelere dökülürken, satır başı mimiklerimizle duraksadık arada bir
Gece siyahı yakıştırırken kendine ve huzur nefes alışlarımızla bir anılmaya başlarken
"Alıştım sana"
Hadi Dön başa...
Unutulmuş saat bir kenarda dağınık ve aldırmadan ilerliye dursun adım adım tükenen geceye
Akrep ve yelkovan buluşsunlar yine tam onikide "iki eski sevgili gibi"
Cama yağmur damlaları vururken birer ikişer
Sobamızın üzerinde demini alan çayımız haykırıverdi "içimi ısıt, içimi ısıt!"
Dışarıda bir zemheri, bir zemheri ki- öyle hayal etmiştik sonbaharı hüznüne yakışır güzellikleriyle beraber-
Tenim teninde üşüdü: sokul, yaklaş, yanaş ve herşeyi sen gibi paylaşalım, ey aşk!
Sahibini unutmuş ıslık makamında rüzgar savrururken son ve baharı, yağmura aldansın yeni açmış gonca gül
Nasıl olsa sonunda ölüm bizi de bulmayacak mı?
Ama kim bilir -belki bir ihtimal daha var-
"Dönersem ıslık çal"
Öyle düşünürken düş dediğimiz gerçek yüzümüze -şaka dedi
Sadece -şaka.
Gobi Çölü'nü geçen kafile uzunca bir süre suskunluğun gölgesinde yol aldı
Ölümü Glock marka tabanca kurşununda buldu zavallı Jinsan
ve Nev Yorklu güzel kedisini okşuyordu gün batımına doğru
Hangi dilde yazılırsa yazılsın sonbahar hiç böyle yakışıklı durmamıştı bizde şimdiye dek
Öyle değil mi Nelly?
Devrilen Lenin büstlerinin altında kalan papatyadan kime ne
Devlerin ülkesine baldırı çıplak saldırırken Don Kişot'u bir de böyle düşün
Kül rengindeki bulutlar tümüyle çalınırken cırtlak kızıla Kenai'de
Çığlık çığlığa, nefes nefese Es Es askerleri süngülerinde masum birer ruah taşıyorlardı
Bilmem saat hangi çileyi hangi çileye bağlarken, bir çile bitiyordu ellerinde Hanife Ninemin
Tiflis'te açlık diye haykırıyordu gazeteci çocuk bölüşürken bir lokma ekmeği geceleri kardeşi ve annesiyle birlikte
Listede adı geçenler okunuyordu yorgun gözlerinde, imza, ardından mühür, uykuya dalmıştı Alkatraz'daki müdür
Demiri eritirken Kırgız Kınay, şekil verirken kan ter içinde kaldı; örs, özengi, çekiç
Neyse pencere kenarında begonya büyütmek şöyle bir yana dursun
diye düşünürken
Şiire yazılmış bu papirüs avuçlarımın arasında bir parça saat oldu, birazcıkta kum
Gözüm anne yadigarı o fotoğrafta takılı kaldı
Sonra uyumuşum.
Üşümez umutlar dedi çoban
Hani kar yağar ya lapa lapa "derinden" unutulan bir kuytu köşeye
Düşünmez olur içimizdeki suskun fısıltı dedi düşünen adam
Uzanır uyku ile uyanıklık arasında bir vakitte ölüm döşeğe
Akis makbere çarpmadan önce kısıldı sonra da sustu dedim
işitmek var feryadın bütün acı dolu ağıtlarını hangi lisana sığdırsak az
Sokak lambası yanık hala bir sürü yanılmışlıklarımızın arasında gölgeler ile dedi dilenci
Hangi soğuk ellerimizi üşütür, hangi sıcak çorba ısıtır içimizi?
Ansızın vurdular parkta sevdiğini bekleyen bir genci orada bekleyen yabancı daha gencecikti dedi
Oysa yazı çoktan razı çizilmiş yoldan çıkmaya çile olsa da sonun adı
Siyahı beyazla sevemedikten sonra dünyada yaşamanın ne anlamı var dedim
ihtiyar avuçlarına aldığı buğday tanelerine bakıp kaç başak büyütücek daha bu toprak dedi
Ve ...
(Biz bir çift göz uyurken, yanındaki bir çift göz uyanık, diğer bir çift gözse sonsuza dek kapanmamıştı henüz)
Yaprak yaprak dökülürken sonbahar, " annemizi kaybettik "
Sonra evimizin bahçesindeki pelit ağacı da gelecek yazı göremedi, ne yazık
Biliyorum etik değil ama kış çok çetin geçti o yüzden pelidi yakacak olarak kestik maalesef
Evin verandası uzun yası kaldıramadı ki ay sonunda o da çürüdü ve yıkıldı
Saksılarda kurudu o çok sevdiğimiz çiçekler (anne yadigarı)
Esyalar toplandı bir gece ansızın
Çalar saat yediyi çeyrek geçe, Aziziye Tren istasyon'undan üç kişilik bilet alındı bilinmezliğe doğru
Yavaş yavaş evde kalan son gölgeler de çekildi inzivaya nihayet
Ve mavi gocuklu oradan geçmekte olan çocuk işaret parmağıyla o evi göstererek "bir aya kalmaz yıkılır" dedi
Sonraların sonu gelmedi bir türlü; fotoğraflar yakıldı,
Yakılanlara gözü yaşlı son kez bakıldı (yalan da olsa)
Vesaire, vesaire...
Sonraları devrederken bir sonraki sonra-aya
Aya Sofya'da bir çift göz secde etmeden evvel mihrabın olduğu yere bakarak....
(Çoktan unutuldu orada yatmakta olan isimsiz mezar.)
Duvar takvimi yaslı ve sancılı notlara gebe
" Doğum günü için pasta, çiçekçiden ağlayan gelin alınacak
" Sakın unutma anneye sürpriz mayıs 25 "
" Annem hasta nokta nokta nokta üzgünüm eylülün ikinci pazartesisi "
" Babam yasta malesef azaril elimizden aldı seni canım benim "
( ocağa henüz girmeden aylardan bir aralık )
Katil sağnak yağmurları başladı yine, maktul: tavan arasındaki eski birkaç kiremit ve üst yanı kırık sokağa bakan pencere
sırılsıklam oldum yine her serpintide olduğu gibi...
Arada bir delilik yapıp gölgemle oyun oynamaya başladım; "önüm arkam söbe, saklanmayan ebe. "
Yalın ayak oturmuş baş köşeye: sual yok, cevap yok, saatler konuşur - tik tak, tik tak yalnızlık başa bela
Uzakta çok uzakta sela verilir
Ölü ölmüş vedadanmış(vebadanmış) harf hatası olacak o kadar
Yıkanmış, cenazesi kılınmış ve iyi bilirdik denmiş, toprağa gömülü
Tarlanın ortasında can çekişmekte ardıç gördüğüm o ki ötenazi onun da hakkı
Ve Süleymaniye'de eğilmiş tüm ruhlar, boynu bükük Hakka karşı
" Değil " buraya yakışmadı başka cümle içinde kullansak yeri ne.
Kokmuş ve küflenmiş ranzada yaşlana dururken Umut Oteli'nde Deli Duğrul
Otelin karşı yakasında muhabbet tellalığında bir genç
Ve yanında da yüksek topuklu kaldırım serçesi( kız değil artık kadın;gecesi 100 dolara satılık )
Otelin arkasındaki dolunay adlı çay bahçesinde
"Kaldırın tüm özgürlükleri" der çığlık çığlığa boğaza nazır kapitalist Joni
Düşüm içinden geçirince ipliği ve içimdeki kördüğüm gibi
Çarkın içindeki felek döndükçe kahpe olsun kader artık
Ve dönersek Püsküllü Sokak ( illa ki onyedi olacak )numara 17ye
Ben masum bir kederde nihavend makamında Kaderi dinlemekteyim
"Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç... "
HEP ERKEN DERKEN
GEÇ KALMAK
"Zaman, kar tanelerinin yere düşerken; o anı kadar yavaş, Ölümü; yere düştükten sonra bir o kadar ani "
Eski müzik kutusunda döndükçe o güzel yüzlü balerin
Şarkılar eskirdi duvarlarda,
Bir merhaban eksik kalırdı mesela
Masa ve sandalye, vitrin mankeni suratları kadar donuk, askılıklarla unutkan rolü oynarken kırmızı kaşkol ve palton
Dostlar ayrılık vakti artık, (Hep neden erken?)
Oysa Asırlık fotoğraflar tozlu raflarda hala birbirine aşık
Alışık olmayan kör gözlere hitap ederken içimdeki kal
"Alıştık artık" cümlelerdeki yerini çoktan aldı(alıştık artık)
Çocukluk anılarımı konuk odasında tek başına beklemek
Geç kalmak, hep erken derken
Masal bitti değil mi?
Üşüyen yaprak öylece adam akıllı salmış kendini rüzgara
Gece tenimde karaları giyince siyah desek yeri ne
Düşünen paydada paya kalan hangi yenilgiyse o kadar sustum demek
Hadi yaprak sana benzesin bu kez
Düşüncem de ki; sarışın, birazcıkta nahoş günbatımı; dalından ha düştü ha düşecek
Ya da dalından henüz düştü farz et
içimdeki ses giyse sensizliği sonsuza dek
Kafile yol almış çöl ufkunda deve yüküyle keder taşı dediysek kader hep suçlu değil ya,
Nafile bakışlarında kördüğüm göç-ebe çoktan çocuklukta kalmış
Ancak sür ve sürgün hangi mısrada katil olur bu kadar söyle!
Üç adım ötede bağdaş kurmuş oturur kel, kör bir dilenci
Kimse bilmez adını ve umut ettiklerini
Önünden yürür gider gölge gölge insanlar
Ancak kimliğinde geçer;
Artem
Cemiyeti:
Ermeni
Önüne serçeler konar ve göçer
Gün geçer istiklâl'de seslere karşılık kokular eşliğinde
Akordiyonunda hüzünlü notalar
Ağzından düşürmediği yanık Birinci cigarası
Beşer sessizliğinde makamlar çalınırken ruhi hislere
Sisler perdesinde kırk yaşlarında bir dilenci geçer
Kırık yürekler taşınırken bedenine.
SILADAN GURBETE MANZARALAR-1
Bulutlar yer değiştirirken bir de bana öyle bak derinden
Hem ürkek, hem delice
Ellerim tütün kokar, yüreğim ekmek
Al ve çek derin gözlerini yemenisi al yeşili sevdiğim
Gurbete yolum düşecek
Üşüyecek ellerim sensizken:
Unutulmamak dileğiyle,
işlemeli bir mendil yollarım sana Yemen ellerinden.
Gökyüzünün dağınık saatleri,
Birazdan yağmur yağacak
Yine bircok deli toplanmış beynimde, senin namına
Delil bulmak imkansız deliliğime
Fail mechul bir kişilikte ortalıkta dolanır.
Düsüncem de ki
-Gel gülüm uzanalım ölümün bağrına
Uzayan gecelerde yalnızlık bağrı yanık kaldığında
Yağmurdan sonra yıkanan yıldızlara bakalım bir de Sivri'den
acep nasıl göz kırpar, Diana Cupid'e?
Hızlı hızlı dillendiriyordu paragrafları
Tüm noktalama işaretlerinde soluk soluğa
Arada bir başa dönerek yazdığı kaderi siliyordu
Bir saniye dur.
Sonra kelimelerin peşi sıra bir anlam ifade edince cümle içinde
Tırnak arası düşler kuruyordu kendince
Tebessüm gülüşlerle, gülüşler kahkahalarla bittiğinde
Satır arası.
Yavaş yavaş sona geliyordu beyazın üstüne vurulan her harfte
Sin ve tin ayrı harpte
Gün, hafta, ay, yıl
Düşünüyordu ölümü sonra
Nokta.
AYRILIĞIN ANATOMiSi
kirmizi gömlekli adam
siyah bakisli kadina asik olunca
ten renginde yayildi yalnizligin kokusu
tren yaklasiyordu kirli kirli ve ciglik cigliga
adamin ensesine yapisti coktan ayrilgin korkusu
kanlisi olan uzun boylu soluk renkli adamsa bir adim yaklasti adama sessizce"sus"dedi
bir soluk kadar yakin
sustali bicagin sesi duyulunca
bir sus kadar uzak ten simdi.
siyah bakisli kadin kim bilir nereye gitti
tren kalkmak üzere:
ciglik, figan ve feryat kan kardes oldular coktan
kirmizi gömlekli adam,
kocaman gözler,
4 kisilik kompartiman,
hicap renginde.
Sözcükler orta yerde karmakarışık duruyordu
Karmakarışık saçlarını her tarayışında izabel
Sağ elindeki gül işlemeli ayna; mimiklerinin bile aksinde
Aksinde takip ediyordu hayat, akabinde saat(akrep ile yelkovan da buna dahil)
Onikiyi çeyrek geçe sustu.
Cümleler kurulurken cinayet saatine müteakip
Takip edilen ayak izleri nasılsa katile ait(belki değil)
Maktul gayet sakin, gözleriyle göze göze geldiğinde
Gözler önce yüze, yüz sonra gölgelere, gölgeler yüzsüze
Yüzsüz ile gölgeler ise yüzüstü düşünceye dek
Kim bilir ölü ölmeden az önce ne düşündü Jack (ölüler hep masumdur ya masum değilse)
Sonrası derin bir sessizlik....
iki çift yüksek topuklu potin sesi yankılanırken sesizlikle
Sessizlikte ses olup uçtu baykuş
Soğuktan uyuşmuş ellere bulaşan barut kokusu
Çoktan uyumuş izabel'in pencesinden içeri girip sızdı
Rakı kokulu masada meze niyetine, haraç mezata sevda herzamanki gibi satlık
Alacağın olsun izabel,
Alacağın olsun!
Yapraklar melodram misali dökülüyordu çınar ağacından
Döne döne ve birbirine çarpmadan yere düşüp ölüyordu
Annem sol elinde yıllardır taşıdığı yarayı sağ eliyle saklayarak hayatı diğerleriyle bölüşüyordu
Karşı
tarafta bizden yana bakan sokak gölgeler altında üşüyordu.
Karşı kaldırımda kimseden habersiz serçe, serçeden habersiz kimse diye başlayan bir not rüzgar ile beraber uçuyordu
( Uçmak sadece serçeye mi mahsus? )
Usul usul gün yüzünü dönerken, antikacıdaki Serkisof Rus yapımı köstekli saatte biraz mağrur, biraz mahmur çoktan zaman ikiyi beş geçe durmuştu
(Aslında zamanı durdurmak ne kadar kolay )
Karşı karşıya oturmuş aşka karşılık karşılıksız iki kişilik sandelye, hallerinden gayet memnun
Dante'ye ise, usunda sus pus olmuş tüm Olimposlu ilahlar ile öylece düşünmek düşüyordu.
ÇELiŞKi
Simit çıtırtısından ürkek ve sıcak bakışın içinde gibisin
Ben parça parça olmuş zaman içindeki o anım
Ardına baka baka gidişin
Anımı çalan guguk kuşum sanırım
Yanılmışım, yanılmışım.
Git ama yine gel, gitme hep kal
Ahde vefa var bilirsin
Gidenin kalana bıraktığı
Çek al bakışlarını benden
Yanılmışım, yanılmışım.
Nuh´un gemisinin üstünde durduğu dağ gibisin önümde
Terk edilmiş gemiler aklıma gelir nedense çölün mavi gözünde
Ölümünde tüm ölüler masumdur bilirsin
Terk eden ölüm gibisin
Yanılmışım, yanılmışım.
UZAKTAKi SEVGiLi
Adresi karışık bir yol tarifiyiz uzak ihtimallere karşılık
Alışık olmayan adımlarla yaklaşmışız birbirimize bakmadan
Ve ile aramızda kimse yok gibi
Sen eski bir maviyi yakıştırırken bir pastane camında
Ben maviye "eski hatıralar" derken içimden
-Hatırlarım, sözünü bu kez çok önceden söylenmiş söz gibi söylerken kendime
Satır arası
Arasına şu sözü eklemesem hatrı kalır;
Aramızda kalsın bu renk sana çok yakışmış.
Afişlere basılı yan yatmış harflerle dizilmiş büyük puntolarla bir palto reklamı
Aşifteler erken basmış St. Pauli yakasını kırmızı ışıkta beklemekte, tek yekün içinde tamamı
istiklal'de akordiyon sesiyle yükselmekte eskimiş bir tango
o vakitlerde
Kör kuyudaki bakraç mesela
Kaç yıldızla koyun koyuna uyur
Kaç koyuna can olur çamurlu suyuyla
Sarı çizmeleriyle salına salına nasırlı ellerine bakmadan yürüyor ispinoz kemal
Espanyol meyhanesi'nde şişeler boş, Don Pablo Evingez acaba hala sarhoş mudur?
Mundar bir kuş, serçe desek ne değişir gökyüzünden mahrum Gazze'de sokak ortasında sere serpe
Gazetede küçük bir köşeye saklanmış katil okunmamakta
(Acaba hangimiz masum? )
Mamak'ta mapusların voltası pusu kurmuş gölgesi asılmakta
o vakitlerde
Carcharodus Flocciferus özgürlüğe kanat çırpıyordu
Çırpınıyordu Karadeniz kayalarda olmasa kendinden çıkıp kendimi anlatacaktı
Sence bu kadar mıydı içimdeki poyraz? (benliğimi bendime atacaktı. )
Sığ bir limana sığınmış boyası dökülmüş kayıkta Sığıntı Cemal üşümemek için büzüşmüş
Üşengeç haliyle gecenin karanlığında yırtılmış bir ıslık bellli ki Antuan sevgilisini çoktan unutmuş
Düşengeç köyünde dört nüfusa bakar bir bakır tencere bulgur ve dört kaşık
o vakitlerde
Islak ağaca kazınmış N ve Ş kalbin içinden geçemeden yarım kalmış bir ok
Yanından akar gider boşu boşuna kerpiçten yapılmış yosun tutmuş oluk
Ve kabristanlıkta yana yatık taşlar arap saçı
Arapça yazılmış mermere oyulmuş El Fatiha rengi soluk
Varoş kahvesinde varoluşun tarihçesi yeniden yazılır ve çizilir
Çehresi düşük, köçek Gül Ayşe'nin küçük yaşta rakıya meze olmak kolay değil
Kalaylanır diyordu Çingen Memet kap kacak 3 ekmek fiyatına
o vakitlerde
Yeniden can buluyordu daldaki tomurcuk
Tomurcuktaki larvanın içindeki böcek
Buluyordu can
Cam bir fanusun icinde canı alınmış bir çocuk hayat bulsa
Darwin'e inat....
Dağınık duran ve henüz toparlanmamış birçok kelime arasında gezinirken
izini kaybetmiş bir ceylan kadar ürkek ve bir o kadar da sakin
Sürüklendiği kıyıları benimseven kum tanelerini bir anımsa
Yahut hayaline sığdırabilirsen; gözlerin neden kapalı değil öyleyse.
Bu yokluklardan korkuyorsak korkuluklarımızı koyalım her düştüğümüz yere (kolay olmasa bile)
Ya da küstügümüz her göze" kem"diyelim ve bizden azar işiten nazar ( mavi illa ki) boncuğumuz olsun bakış açılarımızda( b-aşka olmasın çünkü hepimiz aynıyız sanki)
Uzak durduğumuz her adımda gölgeler ıraklaşırken
Tuzak kurar oysa bize bencil yanımız yoksa siz de yok mu?
Ben de var üstelik sizin kadar( ayna ayna söyle bana dünyada benden daha güzeli var mı?)
Nasıl ve nicelik bakımından" birazcık insan"
Keşke olabilsek (bu arada masal burada biter.)
Kıyı kentleri bu yüzden güzeldir su ve tuz, mavi ve turkuaz
Ve yalnızlığa saplanan bıçak: kemiğe dayanmaya görsün
Kader tavan arasındaki örümceği farkedinceye kadar ağlarını örsün
Ne kent kalır ne kıyı; azıcık yaklaş kulağına fısıldayacağım( sevgi)Uçuç ile uçup gitti.
Kalan içindeki hangi pay ise; o ceylan
parantez açarak düşünüyorumdur- ürkek kelime, ürkek kelime Fransızca'sını düşünmek yerine,
Kendi içimizde bir yerlerde işte bunun Latince'sini de ben bilemem artık adını siz koyun
Sadece kum bir avuç okyanus içine sığdırdığımız, oradan oraya savrulurken Kalahari'de
Bir kum" tanesi"kadar olabilir miyiz? ( biz gizli özne)
Yazın sonuna yaklaşırken bütün gölgeler yavaş yavaş soğumaya başladı
Göl kenarındaki yansımalar daha bir titrek sanki
Ve dalından düşmeye hazır o yaprak
Hayallerin sonu yok gibi, olmasın da
Nahiyeye giden yol dolambaçlı, biraz çorak ve Mozart türküleri gibi melankolik bazen
Küçük bir evde nahiyeden uzak(hikayeden ayraç), alkolik bir palyaço yaşardı(burnu kırmzı, bir gözü hep yaşlı ve ayakkabılarına sığmazdı üstelik)
Hep Şopen(Waltz in A Minor)dinlerdi yatmadan önce muhakkak
Sokak aralarında pandomim yaparken kardeşi, göz ucuyla gördüm sadece. (gözü, göz ucuma değdi)
Yaz bitti; nahiye kendi kabuğuna çekildi nihayet(çekirdek çitleten kadınlar da oturmuyorlar her köşe başında)
Sonbahar hazırlanılırken; tüm yaza dair ne varsa dolapta yerini aldı şimdiden(kısa gömlek, şapka ve naftalin kokulu aşk da dahil)
Bir bizim kör Salih değişmedi ne yazne de kış hep aynı (mavi entari, beyaz çizgili, sol üstü yamalı pantolon, iki yanı da delik cepli ceket)
Evet o son yaprak da düştü dalından pencere kenarındaki süsünü tamamlarken elli yıllık kavak (çıplak)
Hüzün hangi hazirana yakışmadı, (bu küçük köyde)şimdiden ekime ne gerek vardı
Sivri Dağı'nda uçsuz bucaksız bir düşünce
Ve ile içimdeki ben üşüyünce(tamamlanmayan yalnızlığın ve hali diye)
Ve'yi yalnız bıraktım, ıpıssız ile tamamladım sonra
Rüzgar "hangi" makamda ıslık çalınca
Hatırlarım çocukken nenem hep bir bilmece sorardı "kime" ile biten
Ben de bilemezdim
Cevabı"kimse"dedi ölürken...
Bir şeyler yazabilmek suskunluğun sözcüklerine ayak ucuyla basarak
Basamak basamak düşüyor içimizdeki görünmeyen o ruh
Güya, elimizden tutan o sıcak el bir anda terk edip gitti bizi
Artık
Girizgah mesafesinde duran o güruhi nefes bizden çok uzak.
Portresinde çizdiği rüzgarın sesini duymadan öldü zavallı ressam
Azıcık sussam, ben duyar mıyım acep?
Adam avuç içindeki çizgeye bakıp kaderini okumasını bilmiyordu;
Çingene suretli bir kadına rastlayıncaya kadar,
Yineyi gene diye okudu ne adam anladı ne de ben.
iki perde sonra sufle vermekten yorgun düştü onun hayali
Perde perde düşüyor gaybı meşru her şey o malum hiçbir şeye
Perdelerin tülünden bakarken Madam Emma süzülür usulca uzanır yatağa o son ölüm
Le rideau desem kimsenin umrunda değil.
Kapı pencere ve duvar sıfat olsa bu dizede
Kurşuna dizilirken Balandi ve Alkozai
Kim korkar karanlıktan
Kapat tüm perdeleri, asıl korkak karanlık
Şimdi her şey kapı duvar.
BENIM HAYATIM
Öyle sıradan günler akıntsına kürek çekerken
Hayatı durdur tam ortasında mavi ve derin düşlerimin
Gök ve deniz ufka yakın;
Ben kayık içindeki o kayıp balıkçı
Derinlikler içinde kayboldum,
içime çekildi o ağ yavaş yavaş
Derin derin ağla: biraz tuz ve biraz aşk
Uçsuz bucaksız sarıl bana sonra
Katili olmadan benliğimdeki sensizliğin
Heyhat isyanından sıyrıl ve sarıl maviyi düş sanarak.
YANILGI
Romani bitmemis bir zaman sayifesinde;
Kalintilari arasinda dolasirken hangi ani, hangi aniyla bitisik kaldi bunca yildir,
Hangi yanilgi gercegi ararken,
Ve hangisi ayri kalan yanimla yalandi?
Bu biraz karisik
hicbiri, bir hic kadar
Yagmur yagarken pencereden disariya bakan cocuk nasilsa öyle
Yagmur üzgündür ama o degil
Ve cezaevindeki demir kapi gicirdar rüzgarin adini anarak
özgür-hapis birbirine ne kadar zit
Öyle iste
Velhasil
Üstsüz ve yüzsüz bir iz yüzümü cizdi
aynadaki aksim sana bakmaktan aciz
bana bakan seni görüyor cünkü.