Bir gün..
iki gün...
Üç gün ve nihayetinde, yedisi, kırkı, elli ikisi, senesi derken, yitip giden öldüğü günden itibaren yeni yaşı, yeni adı ile anılır. Rahmetlinin yedisi... Rahmetlinin senesi... Rahmetlinin şapkası,...
Acaba Rahmetli'nin istekleri midir bunlar? Misal; rahmetli, rahmetli olmadan önce dese ki: 'Ben öldüğümde, beni yakın, küllerimi atın bir denize. Ama olmadı diyelim, tabutumun başına kapanıp ağlamayın. Cenazemi titretmeyin, kuru kalabalığa dönüştürmeyin. Cenaze namazım ben istemeden de kılınacaksa, kıpraşmayın. Kabrimin başında ağlaşmayın, toprağımla oynayıp durmayın. Mermerimi de kurcalamayın. Öyle artistik kabirlere özenmeyin. Hele hele canım-kanım yerindeyken sesinizi-mail'inizi-haberinizi-kendinizi uzun lafın kısası sizinle görüşmek istememişsem, yaşarken beynimde öldürmüşsem, sakın ola cenazeme de gelmeyin, dokunmayın, hiç rahatsız etmeyin. Yaşarken nasılsam, öldüğümde de görmek istemem. Dikilmeyin kabrimin başında. Rahatsız olurum, çekilin başımdan, desem de, duyan olmaz. Aman aman, yedi, kırk, elli iki, sene, vs.. yapmayın...'
Ve sonra ölse, kim dinler acaba rahmetlinin isteklerini?
Dinlemezler elbet, dinlenmez. Ve bir saat önce yaşayıp da, bir saat sonra yok olan beden konuşamaz artık. Karışamaz yapılan hiç bir şeye, hatta diyemez bile 'Ulan Seyfo, kız Zekiye, yaşarken ben, sen domuz gibiydin. Ne oldu da şimdi tabutumu çekiştirip duruyorsun? Allah Allah ben seni cinim kadar sevmezdim, ne işin var cenazemde? Aaaa...Ya sen sosyete görgüsüzü, senin ne işin var? Bak hele, yaban domuzu da burada, hadi onları anladım, ya sen cin horozu, senin ne işin var?' Ne yazık ki, bir ölü, cenazesine katılacakların listesini onaylayamaz, öylesine çaresizdir ki o daracık tabutun içersinde ve ne yazık ki rahmetli unvanına nail olan bir canlı, artık cansızdır diriler için. Bu nedenle dileyen herkes cenaze törenine katılır ve ağlar ve hatta öylesine tuhaflıklar yaşanır ki öyle yerlerde, ölü güler; kimsenin yine umurunda olmaz. Hani ölü ya o tabutun içindeki, anlamaz, hissetmez, görmez ya hani?
Kimi görev uğruna, kimi istediği için, kimi birilerine görünmek için, kimi...; falanca nedenlerle derken bütün cenazeler hep kalabalıktır ve nedense bir TIR dolusu 'dost' üretir bir ölü. Ölünün varsa eğer bir can yakını, bu hale şaşar kalır ama hiç ses çıkarmaz. Geleni-gideni kovmaz. Acısı ateştir, duman olsa ne çıkar, duman olsa kim takar, is olsa pis olsa, kimi gözü görür ki? Bir can göçüp giderken, yedi vakit namazı kılınsa, kabri altın-pırlanta-elmas-yakut olsa, bir dünya cenazesine katılsa, ne olur ki?.. Bir ölü için 'sanal alem' hiç hem de hiç önemli olmasa da, can yakınlar için bir sınavdır bu süreçler. Dost-düşman tanınır, bir tır dolusu dost bir başka cenazeye koşarken hayat devam eder. Ölüler konuşamaz, hiç..
Ve bir ölünün çaresizliği, 'son' çaresizliktir. Sonra...
Sonrası hiçbirimizin bilemediği bir alemdir. Ne yazık ki bugüne kadar hiçbir ölü dirilmedi!
Katolik dünyasının lideri Papa II. Jean-Paul öldüğünde çanlar çalıyor, hayat durmuyordu değil mi? Ben cenazesine katılamadım, sen katıldın, o katılmadı, onlar katıldı, diyerek, 'gitmezlik' yapmadı değil mi, 'ben ölmedim' diyemedi, değil mi? Ya da hiç kimse, bir gün çıkıp gelir diye beklemeyi düşünmedi, değil mi? Ve işte hayat devam ediyor, Alman Joseph Ratzinger geldi yerine. Yeni Papa, ama o da ölümlü, o da bir gün, ben de bir gün, siz de bir gün, ölümün tadını tadıp, tır dolusu dostlara ne yazık ki istesek de-istemesek de katlanacağız. O gün, rahmetli ünvanına nail olduğumuz gün, ister birinci sınıf ister yedi yıldızlı bir otelin konuğu olalım, ne olursak olalım, nihayetinde bir beyaz gömlek giyip, bir avuç toprakla örtüleceğiz.
O halde, yaşarken niçin daha güzel giyinmiyoruz? Niçin dev apartmanlar, hanlar, saraylar yetmiyor? Niçin birbirimizi yediğimiz halde doymuyoruz? Niçin atmacalar-kapmacalar-aldatmacalar hep bildiklerimizle devam ediyor?
Soruları sormaya siz devam edin, ben sorduklarımı cevaplıyayım.
NiÇiN YAŞARKEN GÜZEL GiYiNMiYORUZ?
Neden giyinelim ki, yaz-kış alerji yapıyor giysilerimize. Hem sonra olur mu, hepimiz aynı model giyinmek zorundayız ya!!!
NiÇiN DEV APARTMANLAR, HANLAR, SARAYLAR YETMiYOR?
Yeter mi, onca ihtiraslarımıza, onca markalara, onca aynı tip giysilerimize 'Dünya Bankası' da olsa kar etmez!!!
NiÇiN ATMACALAR-KAPMACALAR-ALDATMACALAR HEP BiLDiKLERiMiZLE DEVAM EDiYOR?
Çünkü anlamsız, faydasız. Hepimiz biliyoruz ki, iki kere iki 4 ederken, yedi kere yedi 49 eder. Dört gün kafa yorup, bir hatamızı, bir eğrimizi, bir kötümüzü, bir kirimizi düzeltsek; 49 kere yaşam kirlenmezdi. Ve 49 kere tekrar etmezdik, öteki dünyaya tek bir kuruş götüremeyeceğimizi...
Dostlara gelince, 'yaşayan ölülerden' hiçbir zaman dost olmaz. Mutluluğunuzu ve acınızı paylaşabildikleriniz, her iki günde de yanınızda görebildikleriniz gerçek dostlarınızdır. Ancak ne çare ve çok yazıktır ki onlar da hep azdır! Bakmayın cenazeler kalabalık olur, telgraflar, telefonlar, susmaz, mail'ler yağar, ama...
Yıllar sonra, 'mutluyum' derseniz, 'fırtına' kopar. Telefon hatları, mail hatları, istasyon hatları kopar ve 'Hayırlı olsun. Mutluluğunuz eksilmesin artsın, ebedi olsun' diyenleriniz bile parmakla sayabileceğiniz kadar az olur. Çiçekleriniz, telgraflarınız, telefonlarınız korka korka gelir, altınları boş verin. Sanal dostlardan bir çeyrek altın gelse ne olur, gelmese ne olur? Dünya malı dünyada kalır, mutluluğun bileziği varsa kolunuzda, acılarınızdan da korkmayın. Mutluluklar kıskanılırken ve ne yazık ki bol kepçe paylaşılamazken, cenazeler niçin hep çok acıklı uğurlanır anlaşılıyor değil mi?
Rahmetlileri anmaya gelince, yaşarken ne ektiyse, ölümlü olduğunda da 'onlar' açar, yeşerir ve diri-ölü yaşar. Yani, her rahmetli 'iyi' değildir, her rahmetli 'iyi' anılmaz 'öldü' diyerek. Yalan mı, her rahmetlinin bir çiçek bahçesi olsaydı, hiç devam eder miydi kötülükler?
Bir ölünün defteri,...
Gerçekler tatlıdır...
Bir mum...
iki mum...
Üç mummmm!!!
Kırk mum, haydi dostlar geldi tır. Pasta hazır mı? Dikkat! Yarış başlıyor, kim daha çok ağlarsa, kazanan olacak. Herkes çok ağlarsa, kazananlar olacak. Sonra kazan kazan çorbalar, etler, kebaplar derken...
'Ben...
Ölmeden bir gün önce, belki bir gün okunur diye, belki bir gün anlaşılırım diye, belki bir gün diye... GERÇEKLER TATLIDIR başlığıyla yazdım bir mektup. Kim bulur, kim açıklar, hepsini mi yazar, yarıda mı keser, bilemem. Bugün hayatın anlamı kayboldu bedenimden, yarın çok geç olur yazacaklarıma. iyisi mi bugünden yazılsın, yazmak istediklerim...'
Evet, bir ölünün ardından, ne yaparsanız yapın, ne kadar ağlarsanız ağlayın, ne kadar çıldırırsanız çıldırın hepsi bahanedir, rahmetliler adına. Önemli olan yaşarken yaptıklarımız, yaşarken öldürmediklerimiz.
Bir çocuk dünyaya gelir. Derler ki; Bak annen... Bak baban... Bak kardeşin... Bak amcan... Bak dayın... Bak teyzen... Bak halan... Bak teyzenin kızı, oğlu, vs. Çocuk kabul eder, seçilmiş insanları.
Hiçbir canlı dünyaya gelirken akrabalarını 'seçme' şansına sahip olmadığı gibi, ülkesini de seçemez. Doğmuştur, belki bir Arap'ın çocuğu, belki bir Kürt'ün, Türk'ün, Alman'ın, Amerikalı'nın... Belki bir çingenenin çocuğu olarak.
Doğduğu gün başlar hayat, seçme sansı olmadan!!!
Büyürken çocuk, yaşamını bir noktaya kadar mevcut seçenekleriyle sürdürür. Mutlu-mutsuz, aç-tok, asil-çingene, acı-tatlı,.., tek bir doğru vardır çocuğun yüreğinde, yanlışlar doludur çevresinde. Doğru ve yanlışlar kah çarpışır, kah kesişir, değişmeyen bir tek şey o doğrudur.
Doğruyu yazmaktan korkmam, yanlışları yapmaktan sakınırım. Niçin? Çünkü, insan hayatı bir tek doğmak değildir ki... Doğmak her canlının hakkı, ölüm kaçınılmaz yani o da yaşamın bir parçasıdır. Güzel olan şey, doğum ve ölüm sürecini insanca yaşama şansına, seçme şansına sahibizdir. Ve işte benim hayatım dediğimiz, kendimizin seçtiğidir. Yani şu benim akrabam olsun-olmasın, gibi değildir yaşayacaklarımızın kaderi.
Hayat acılar olsa da, devam eder, sevinçler dolsa da devam eder. Öyle hayatlar var ki evlat acısından beter... Mühim olan hayatı olduğu gibi kabul edip, yaşamak istediğiniz biçimde, yaşayacaklarınızı ertelemeden insanca yaşamak.
Hayatın içinde akıp giden yaşamlar arasından, bir işittiğim, o ki... Kırk yıl olmuş, öz kardeşiyle görüşmeyeli. Duymuş ki, hasta, ölüyor, gitsem mi gitmesem mi tasasında... Sordu bana, güldüm, ne gideceksin dedim. Bir yıl, iki yıl, kırk yıl, beyninde bitirdiğin sevgi ister anan, baban olsun, isterse evlat olsun... Dirisinde paylaşacakların bitmiş, hastalığı-ölümü hikaye. Her gün binlerce insan doğuyor, bir o kadar ölüyor. Ne farkı var, kırk yıl görüşmediğin insan artık bir yabancı değil mi? Doğrusun, dedi.
Bilemem, onun anlatıklarına göre kendi doğrumu söyledim, tercih onun, dilerse gitsin yılların tozunu temizlesin bir cenazeyle, dilerse haklılığının onuruyla gömsün cenazesini de beyninde. Sevgilerimizi dilediğimiz gibi yaşarız, tıpkı hayat gibi. Ben halalarımı seviyorum, başkaları da halasını sevecek diye bir koşul yoktur.
Sevgiler, yaşam anlaşıldıkça, dostlar tırlar kalkınca...
Doğru- Yanlış!!!
Bugün hava sıcak, doğru, 25 derece.
Bugün hava soğuk, yanlış, 25 derece.
25 dereceye göre, doğruyu-yanlışı belirlemek, bir genelleme yapmak çok kolaydır. Ama 25 derecede üşüyen, donan, kanı çekilen bir sevgide kişileri yargılamak, o kadar da kolay değildir. Abisi-ablası ölüyor diye, cenazesine gitmeyen bir kardeşi anlamaksa hiç kolay değildir. insanlar desinler ki yaklaşımını, ne olursa olsunu ve kısaca hep birbirlerini tüketen olmayı benimsedikleri için olsa gerek. Doğruyu ve yanlışı, 25 dereceye göre saptamak işlerine gelir.
Kurcalamayın, bozulur...
Haydi ağlayan ağlasın, gülen gülsün, bir ölünün defteri 'SIR', bir ölünün defteri daha fazla kurcalanmaz. Tıpkı yaşarken insanların özellerine duyulması gerekli olan 'SAYGI' gibi. Bir ölüyle ilgili, ne yazsam, ne söylesem haksızlık olur. Haksız mıyım, yattığı yerden kalkıp da 'Evet doğru söylüyor' diyebilir mi?
Yitirdiğimiz 'gerçeklerin tatlısı oğlum Özgün'ü', ben ve biricik Duransel'im ve onu sevenler, her zaman bıraktığı güzel hatıralarıyla anıyoruz. Gerçekler tatlıdır, ölüm bile olsa.
Öyle bir gün gördüm ki,
Çoğaldım içersinde...
Kim ister kimi,
Bilerek, isteyerek, ya da düşünerek üzmeyi?...