--spoiler--
tek göz oda evler, çelik ateşlerle
parlayan korsan çengeli sorularını
kıstırdıkları ruhlara çentiklerler.
en çok kapkara azmış gecelerin önünde
boşalır cevapları bakir sessizliğin.
en çok böyle gecelerde! rutubetli
küstah duvarlarla yürür üzerine
insanın yosun ayaklı dev bir cinnet.
hiddeti yasaklanmış duyguların çılgın kas gücüyle içkiye yüklenilir.
ne gösteri!
üst üste alınan buzlu darbelerle dağılır gider en yakışıklı gençlik;
pencerenin dışından, orada, tepede, uzaktan seyreden ayın yumuşak ışıklarının aydınlattığı bir anason gölcüğünün içinde.
ay, hiç kin beslemez çok içmiş serserilere.
çekip çıkarırım bıçağımı bacaklarımın arasından;
oturup kalktığım evlerin mecazlarına saplarım acımadan.
kapalı duran kapılara, bulutlarla arama giren çatılara doğru kabarır cinayet.
ay, şahidim olsun ki, seni kimselere yar etmem!
yırtılır gece en derin yerinden.
kıpkızıl bir hafıza akar zaruri katliamdan,
kendi bacaklarımdan, kendi merdivenlerimden
kendi sokağımdan, kendi şehrimden.
havalanacağı temiz bir gökyüzü arar içimde aşk kuşu.
biliyorum bu şehirde yoksun.
ben de kaçacağım birazdan.
bir gözün diğerine ihbar, bir sözün ötekine küfür sayıldığı
ayrılığı kanıtlanmış yüzyüzeliğime kaçacağım;
gül kurusu otobanlardan,
bir parça ışığa koşan pervaneler gibi.
oysa aydınlıkta da yenilebilir zihin tehlikeli sanrılara.
geceleri tabutlarının sürgülü kurşun kapaklarını açarak mezarlarından çıkan ölüler gibi, boşluğa hayasızca doluşan düşünceler, gündüzleri umutsuzluktan incelmiş bakışlarını kesip kanatırlar kurbanlarının, en yalım ahlaksızlıklarıyla.
tanrının saf ruhundan kopup gelen sorular değişir mi aydınlıkta?
bilincin demir öpücükleriyle ezilir arzular.
ah! bellek! senden kurtulmanın yolu yok mu?
zihni, kıymık çeker gibi çekip aşkın süptil saflığından, çıkarıp atmanın yolu yok mu?
bu üst üste geçirilmiş anı çemberleriyle büzülüp daralan kaskatı beden,
kaos desenleriyle hunharca bağlanmış ten,
abanoz kemiklerin jiletsi uçlarıyla çevrelenmiş kafes için-den kurtulmanın yolu yok mu?
ey gümüş ağızlı lambadaki dev, ey ateşli soluğuyla kendi kendini yalayan alev, ey kartal gözlü bit, ey zavallı!
sahibin nerede senin?
biliyorum bu şehirde yoksun. ben de gideceğim birazdan.
o: kendi kendine sürgün veren bir yolcu çiçeği.
suçu: garantisiz aşk.
eşgali: eğri.
deri kırbaçlar gibi şaklıyor
yan yatmış gecelerin içinde
batık düşlerden silueti.
biliyorum bu şehirde yoksun.
biliyorum hiç tanımadığı bir kıyıdan
suya düşen şişenin içindeki gülsün.
etçil kudurgan isteklerle parçalanan gövdem
toparlanıp dikiliyor ve tırmanıyor torbasının sımsıkı düğümlü ağzına.
kabarmış taşamıyor sular içimde;
kanadını açmış uçamayan vahşi bir kuş,
ağzı gürlemelerle dolu, patlamaya tastamam hazır fırtına,
sona kıyamet olmak, seninle aynı suya akmak için.
oysa kabarmış taşamıyor sular içimde.
kötülüğü buldum tenimde.
ey büyük adaletsizlik, ey uyanık bekçi!
unuttur bu kendi durgun öfkesinde çürümüş ikircimli kişiye şehveti
ya da muhatap al beni aşk!
koynuma muazzam bir muamma
sokmadan yılandan gece.
soyun sohbaharlar gibi birdenbire.
soyun şuh rüzgarlarda
bir şimşeğin bir şimşekle öpüşmesinden doğan kızgın istek.
büyü yüzümde düş, seviş!
hınca hınç eskiyen yaşlılığıma dokun.
sen ki ey
dur!
gitme!
biliyorum bu şehirde yoksun.
ben de gideceğim sessizce.
tek kişilik bir evren gibi,
yaradılışımda eksik bırakılmış parçamla dolduracağım bilinmezi.
çünkü tanrı da eksiktir.
çünkü tanrı da dilsizdir.
çünkü o da kayıp karanlığın başka bir köşesinde.
bu sıkışıp kaldığım hiç batmayacak hayalet geminin güvertesinin kıçında,
hiç açılmayacak iğneli fıçının içinde,
hiç dinmeyecek boranlarla çalkalanan, kin kesilmiş sularla sallanan kukla kader!
benim mi sanki bu geriye doğru yıkılması ve mutlaka içinden çıkılması gereken bir insanlık- hücre?
benim değil rüzgarın
rüzgarla vuruştuğu
kuşun kuşla çarpıştığı
öfkeden kararmış ve durmaksızın
çakan gök çehre.
çıkacağım ben de birazdan
biliyorum sen de yoksun.
soyun, aşk.
çaresiz sevda suçundan
müebbetteyiz birbirimizden uzakta.
oysa, bir kıtadan öbürüne masumiyet,
iç içe girmiş iki saydam gök küreyiz aslında.
ağlaya ağlaya gözyaşı olmuş iki iri damlayız.
rahminde uyuya kalmış bebeğimin iki dudağının içinde
akide halatlarla yıldızlara bağlı maisiyah iki tekne.
sakın ellerini üzerimden cekme.
ben seni unutmak için sevmedim.
ben de!
ben de!
başa sar engramı.
bir duble de rakı koy bana.
öksüz ve yetim kalmış fotoğrafları ser üzerine
ipek çarşaflar gibi göğün kirli yatağının.
seninle gerçeği yeniden kuracağım.
umutlarımızı rüyalarımızda
planlarımızı imgelerimizde
hala taşıyan bu aşk,
zihinlerimizden ayrılır ayrılmaz
eriyip gidecek mi sanıyorsun boşlukta.
birer düşünce topağı halinde havada asılı duran
ve mutlak istekle geleceğimizi durmadan dokuyan bu hep şimdiki zamanda, unutmak için mi sevdim seni ben?
yarım mı kaldık biz sahiden
uyuyup uyanıp birbirine
dokunan isimlerimiz ağızlarımızdayken.
yine lavanta mavisine uzanan lirik çamların
zümrüdüyle iyi geçin-meli.
yine beyaz martılar yakıştır-malı
ok uçları gibi uzaklara saplanan
ağıtlarına onların.
yine üzerlerine utana sıkıla gerilmeye
gelen bağımlı aylarıyla
gümüşlen- meli,
kıvran-malı,
sancılan-malı
her gece.
her gece,
yine büyük kahkahalı çocuklar gibi uzanıp aynı döşeğe
geçmiş çizgisinden karanlık geleceği ayıran somurtkan arafı
silmeliyiz göklerden.
aç-mışız kapıları kilitlerden.
indir-mişiz duvarları çerçevelerden.
uyuyup uyanıp birbirine dokunan
isimlerimizi çöz-müşüz, dağıt-mışız.