beşik kertmesini tekmeyle beşikten düşürmek

    1.
  1. umudun hikayesi..

    anadoluda eski bir adet vardır; bebeğin emeklemekten yürümeye geçeceği anlaşıldığında ayaklarına kalınca bir ip bağlanır gevşek bir biçimde. sonra bebeği, annesi babası ellerinden tutarak ayakta kalmasını sağlarlar. ailede değerli sayılan bir büyük de çocuğun ayaklarının bağını makasla keserek "yürü bakalım." der. annesi ve babası bebeğin kollarını bıraktığından çocuk ya yere kapaklanır ya da hayattaki ilk gerçek adımlarını başarıyla atar..

    benimse ayaklarımın bağını celal amca kesmiş. bir adım atmışım, iki adım atmışım üçüncüsünde yere kapaklanmışım. şimdilerde annem onun gibi yürüdüğümü söyler hep. celal amca ben yürüdükten bir sene sonra vefat etmişti..

    celal amcanın bu dünyadan göçüp gittiğini öğrendiğimde 5 yaşındaydım.. ve hayatım boyunca yaşayacağım tüm hayal kırıklıklarının ilk adımı böyle atılmıştı..

    sonra mevsimler değişti. yıllar aktı. çocuktum anlamadım.

    meğer bir kum saatiymiş ömür. çocukluksa en hızlı düşen kum taneleri..

    5-6 yaşlarındayim, akşama kadar oyun oynamisim dışarıda, annem balkondan misafirliğe gideceğimizi söylerken ben de ter toz pislik içinde eve koşuyorum. annem yıkıyor beni ama fena bastırıyor elleriyle. kıpkırmızı banyodan çıkıp bayramlik kıyafetlerimi giyiyorum. babam bizi disarida bekliyor, arabaya binip gidiyoruz. misafirlikteyken gözlerim kapaniyo ve uyuyakalıyorum salondaki koltuklardan birinde..

    gözlerimi actigimda benim yaşlarımda cok tatlı bir kızı yatagimda görünce kiza tekme atiyorum. kız yataktan firliyo ben ağlıyorum o ağlıyo. sonra bitiyor misafirlik. ilk kez bir kıza tekmeyi böyle basiyorum. terkedilislerimin başlangıç dinamo taşıymiş megerse bu. o günden sonra lanetleniyorum gecikmeli beşik kertmesine tekme atan bir çocuk olarak..

    okula başlamıştım o yıl. sınıf fotografinda ben yoktum hasta olduğum için gidememiştim okula. bir yerlere ait olamayacağımın da farklı bir göstergesi gibiydi bu. ben yine de o zamanki parayla 250 bin verip sınıf fotoğrafıni almıştım. sınıfta benim gibi çocuklar vardı. ama bir tanesi ise öyle farklıydı ki. sapsarı saçları vardı.. işte bu kız sınıf fotoğrafında en altın en son tarafindaydı. yanına kurşun kalemle kendimi çizmeye çalıştım, o gunden beri hep o fotoğraftaki gibi her şeye sonradan dahil olmaya çalışırken buldum kendimi.

    tam "ışık ılık süt iç" fişine gelmiştik . bu kızın ismiyle ışığın ismini değiştirip öyle yazmıştım defterime. bir gün defterimi gösterecektim ona, o gün gelmedi. o günden sonra hiç gelmedi.. bense kaldırımlarda taso oynarken buldum kendimi. misket yuvarlarken buldum toz toprak içinde. ellerim ilk o zaman kirlendi.beri akşam ezanında annem yıkadı ellerimi..

    1. kattaki evimizin balkonuna ulasamayacak kadar küçük olduğum yıllardı .

    eve gidip gelesiye kadar genelde "anneeaaaaa" diye bağırir annemin başının etini yedikten sonra cocukca ne istersem söylerdim.

    - anneee balkondan topumu attt.

    - anneaaa suuuu.

    - anne misketlerim evde kalmiş atsana..

    - annee tasolarimi yollaa.

    anne yüreği işte ne desem yapar, eve çamurlu geldiğimde ellerimi yıkayıp terlikle kicima iki kere cok hafifce vururdu..

    işte bir gün yan apartmana yeni taşınan hikmet amcalarının kızına aşık olmuştum.

    iki apartman arasinda misket oynuyoruz. hikmet amcanin kızı geldi, duvara oturdu bizi izliyor.

    ben de acayip heyecanlandım. iyi oynarsam kızın etkilenicegini düşündüm.

    zaten misket oynamayi iyi bilirdim. lörtler gondikler, başı vurmalar, kuyuda hoplatmalar hep uzmanlık alanimdaydi. ama ya sevmek. işte bunu hep yanlış yapardim..

    oyun bittiginde enes ve samet in elinde misket kalmamıştı. ben de üttüğüm misketleri tekrar bunlara vererek hikmet amcanın kızına doğru bir bakiş firlattim..

    gülümsüyordu.

    öyle de güzel guluyordu ki.

    söylesem misket oynar mıydı acaba benimle diye düşündüm.

    sormadım tabi, balkonda gördüğüm anneme bağırdım, " anneaaa balkondan salçali ekmek atsana."

    annem tamam der gibi naif boynunu buktu, iceri girdi. biraz sonra elinde salcali ekmegi bana gosteriyordu. peçeteye sarmış, ellerime soğur 1 metre boşlukta birakmisti, havada kapmistim ben de. tam salçalı ekmegi yiyecekken hikmet amcanin kızının bana bakmakta olduğunu fark ettim. yanına gidip teklif ettim,

    - al ye.
    - yoo istemem.
    - neden canın çekti. hem göz hakkı diye bir şey var.
    - olsun, sen ne yiyeceksin peki.
    - ben annemden bidaha isterim. sen ye.
    - tamam ama beraber yiyelim.
    - tamam hemen geliyorum.

    balkonun önüne gittim, bağırdım tekrardan, " anneeea." diye. annem çıktı balkona salcali ekmek istedim yine. naptin biraz öncekini dediginde hikmet amcanin kizini gosterdim. gülümsedi. iki dakika içinde yapip getirdi.
    yalnız bu kez ekmek kalmadigi için, iki parca ekmegin arasina sürmüştü salçayı.

    balkondan bana doğru birakirken salçalı ekmek ikiye ayrildi.
    yere dusmesin diye birini tutmaya calisirken diğeri kafama düştü.
    evet saçlarına salça bulastigi için aşık olduğu kızla salcali ekmek yiyemeyen çocuk bendim..
    gözlerim dolmustu, hikmet amcanin kizina bir sey diyemeden eve koştum.

    annem saçlarımı yikadı.

    ellerim kirli kaldı.

    ***

    ilkokulda öğlenci sabahçı sistemi vardı. biz de öğlenciydik.
    erkenden kalkıp sınıf arkadaşlarımla saat 9 buçuk gibi okulun önünde mavi önlüklerimizle yakalıklarımızla hazır bulunuyorduk. genelde chat kola nın şişesiyle maç yapardık. adidas toplarla yapılan maçtan daha zevkli olduğuna eminim.

    işte yine bir gün o şişeyle maç yapıyoruz dar alanda 2 ye 2. sabahçılardan tanıdık 2 çocuğun topunu teneffüste vermek üzere ödünç aldık. dersteyken 40 dakika olarak geçen zaman biz oyun oynarken 40 saniye gibiydi. teneffüs zili çaldı, nöbetçi öğretmen bizi okulun bahçesinden çıkarmak için yanımıza geldi.

    - çocuklar çıkın dışarı, şimdi teneffüs vakti.
    - ama örtmenim yaa.
    - topunuzu alırım ama.
    - tamam örtmenim çıkıyoruz.

    nöbetçi öğretmen arkasını döndü, biz biraz daha oynadık. tam o sırada topun önüme çok güzel geliyor olmasıyla gazlanan ben topa öyle sert vurdum ki okulun hemen giriş kapısından çıkmakta olan bir kızın yüzünde patladı top. kız yere yığıldı. ben ve emre hemen kızın yanına koştuk. yere yığılan kızın yüzü öyle beyazdı ki alnına uzanan damarları görebiliyordum. ve orada o anda o kıza tutulmuştum.

    kız bayıldı, nöbetçi öğretmen bana ayak üstü fırça çektikten sonra kızı alıp polikliniğe götürdüler.

    çocuk kalbim sınırları zorlarken ben o kızı düşünüyordum.

    o gün o kızdan haber gelecek diye okulun duvarından kalkmadım öğlenci öğrencilerin giriş vaktine kadar. yoktu, kesin kötü bir şey olmuştu. ama olmamalıydı melekti o. meleklere bir şey olmazdı nihayetinde. garip duygularla o gün geçti.

    ertesi gün daha erkenden kalktım. büyük bir heyecanla jöleledim ve sağa doğru kaldırdım saçlarımı. babamın düğünden düğüne sıktığı parfümü de boca ettim üstüme. sonra suyla telafi ettim parfüm kutusunu. dişlerimi fırçaladım 2 dakika boyunca, ayakkabımı boyadım yepisyeni oldu adeta. okula gitmek üzere evden çıktım. çok erken çıkmıştım galiba. çünkü karşı komşumuzun ayakkabıları daha duruyordu dışarda. ahmet ti bu amcanın adı, dolmuş şoförüydü. erken giderdi yani. ama bu kez ben öyle erken gitmiştim ki daha sabahçılar okula yeni gidiyordu.

    o çocuk hevesimle dün aşık olduğum kızın yollarını gözleyecektim. okulun giriş kapısının ordaki mermerin üstüne oturdum. bekledim bekledimi herkes geldi, andımız falan okundu. okul çok kalabalık kızı kaçırmayayım diye öyle bakıyorum ki her tarafa ama bulamadım prensesimi.* evet o benim prensesimdi. andımız okundu, sabahçılar önce sırayla sonra rastgele okula girmeye başladılar. bekledim bekledim. yoktu sevdiğim. ilk derse girildi. ilk teneffüse çıkıldı. ben tek başıma o kızı bekledim. ismini bilmeden sevdiğim o kızı bekledim. gelmedi.

    tam 3 ay boyunca o kızı bekledim o mermerin üstünde..
    gelmedi..

    aşkın imkansızlığını küçük yaşımda öğrendim işte.

    aynı galaksilerde farklı gezegenlerde yaşıyorduk sevdiğimizle.

    ve umudun da bazen yetmediğini o küçük yaşımda anladım.

    ***

    sonra geçti yıllar. lise zamanlarında yan sınıftan bir kız benden hoşlanmıştı.. özel bir fen lisesinde burslu okudugumdan o kızin bana fazla geleceğini biliyordum.. küçüklük yaşlarımda öğrenmiştim ki kime baglansam o gidecekti. aslında cok guzel de bir kızdı. ama ben istemedim. o da bana benzeyen başka biriyle sevgili oldu.. ve aradan yıllar geçti. o bana benzeyen çocukla nişanlandı..

    lise 3teyken de başka bir kıza tutuldum. daha dengim olan bir kızdı. yağmurlu pazar gününde saat 6 gibi evden çıktım. anayola mesafe 10 dakika kadardı. her zamanki hızlı adımlarımı tekrarlayarak otobüs beklemeye koyuldum. hiçbir zaman vaktinde gelmeyen otobüs yine vaktinde gelmemişti ve yolun diğer tarafında sıkışan trafik beni karamsar düşünmeye itiyordu.

    ya tam zamanında buluşma yerine gidemezsem ya kız benden umudu kesip beni beklemezse? gibi gıcık ve çalışmadığım yerden gelen sorular o zamana kadar otostop çekmemiş olan beni otostopa zorladı.

    yağmurlu havaya aldırmadan elimi kaldırır kaldırmaz önümde durdu beni sevgilime götürecek araba. hemen arabaya bindim,

    - iş bankasının orda ineceğim abi.
    - tamam kardeş..

    adamın bu sevecen sözleri karşısında etkilenmiştim, hayat zordu kalleşti ama buna karşı iyiliksever adamlar da az sayıda değildi.

    yağmura bakarak sevdiğimi düşünüyor gözlerinde kaybolacağım anı bekliyordum.

    iş bankasını önüne geldik, tam arabadan iniyordum ki o kedi gibi adam canavara dönüşmüştü...

    - hopppp kardeşim parayı vermeden nereye gidiyorsun?
    - ne parası abi?
    - lan bu taksiyi babanın arabası mı sandın?
    - taksi mii?
    - evet 20 lirayı alayım..
    - buyur abi..

    deyip son kalan parayı uzattım. araba uzaklaşırken taksi oldugunu belirten isikli isaret daha yeni yanmaya baslamisti.. o aksam hava karanlık ve yağmurlu olduğundan gelen ticari taksiyi normal bir araba sanmistim. tabi ki sari ışığının yanmamamasi asil sebepti.

    beş parasız kalmış, ilk kez otostop çekecekken elime yüzüme bulaştırmıştım.

    buluşma yerine gidip uzaktan baktım.. sevdiğim sevgilim benibekliyor bir yandan saatine bakıyordu. param yoktu yanına gidemezdim, içeceği kahvenin parasını ona ödettiremezdim..

    üniversite sınavlarına az kalmıştı. gece gündüz internet kafelerde surttugumuz yıllar.. 3 kafa dengi arkadaş takılıyoruz, taylan internet diye bir yerde.. internet kafenin sahibi ali abiyle aramiz cok iyiydi. onu çok severdik. zaten ne zaman dertli olduğumuzu anlasa gelip bize ogutler verirdi. ama hepimizin yaşadıklarını sanki daha önce kendisi yaşamıştı. cok şey görmüş bir adamdı. sınava gunler kala bir dersane çıkışında kendisinin akciğer kanseri olduğunu öğrendik. koskoca adam sağlamıştı yanımızda. aradan 1 ay geçmeden tabutunu taşıdık. ellerimize ölüm bulaştı. yıkayan olmadı..

    **

    üniversite başladı, dersaneden eski arkadaşlarla bulusmalar oluyordu. yarıyıl tatilinde yine bir bulusma ayarladik. her zamanki kafede buluşacaktik. normalde kimseyi bekletmeyi sevmezdim ama biraz da uyuşuk sayilirdim. bulusma saatine dogru evden ciktim. hizli yurusem de bizimkiler meraklanmış olmalıydı çünkü geç bile kalmıştım. yağmur hızlanmıştı, şemsiyemi neden almadım diye düşündüm bir an için. sırılsıklamın da ötesine geçmiştim artık. şifayı kapmak için bu kadar istekli davranmamıştım daha önce. yağmura ayak uyduran adımlarımla hafif yokuş aşağı giden uzun sokakta ilerledim. bir sağa bir sola özensizce park edilen arabaları tekmelemek istedim. yapmadım. önüme bakarak yürümeye devam ettim. yere düşen yağmur damlalarına tek tek basa basa yürüdüm. uzun ve dar sokağın sonundan sola dönüp geniş caddeye çıktım. artık iş çıkışı saatleriydi. cadde her günkünden biraz daha kalabalıktı. rüzgar tam karşımdan hışımla esiyordu..güneş yeniden boy göstermişti kül rengi bulutların arasından..

    arkadaşlarımın bulunduğu kafenin önüne kadar geldim. yağmur yavaşça yağıyor, güneş de yağmur suyunu yavaşça ısıtıyordu. kafenin kapısı açıldı ve dışarıya kahve renginin en güzelini gözlerinde taşıyan bir kız çıktı. o anda sanki tüm yağmur damlaları asılı kalmıştı havada. ve sanki her damlada bir gökkuşağı oluşmuştu. dünya çoktan bırakmıştı dönmeyi. sanki tüm evren benim gözlerimin baktığı yere bakıyordu.. kahverengi saçlarını şöylece sağına doğru attı usulca. arkadaşlarının yanında bir melekti adeta. ve ben ona hayran bir şekilde bakakalmıştım. şapşal bir gülümseme vardı kesin o an yüzümde. ya karşımda; dünyanın en güzel gülümsemesi. bir arkadaşı bir şey anlatıyordu, bu kız da ona gülüyordu galiba. hep gülsündü o, ne güzel gülmekti o öyle..

    aralarında kahve gözlü meleğin de bulunduğu dört beş kişilik grup önümden yavaşça gittiler. ben ise kafenin hemen beş adım önünde saplanmıştım yere.
    dünya durmuştu ya artık ben de durmuştum..

    epey bir zaman öylece kalakalmışım kafenin önünde sırılsıklam bir şekilde. havada asılı duran tüm yağmur damlaları aynı anda harekete geçiyor yer in çekim gücüne karşı koyamayarak. ve dünya yeniden usul usul dönmeye başlıyor. kimse farkında değil belki ama dünya bir duruyor bir dönüyor bu hayatta.

    bir melodi dolaşıyor kulaklarımda, tanıdık bir melodi. cep telefonumun çaldığını geç de olsa anlıyorum ama bir mutluluk ki bütün bedenime yayılmış, yüzümde daha önce görülmemiş bir aptal gülümsemesi.. ve dünya hızla döndükçe ben de normale dönüyorum. arkadaşlarım kafenin dışına çıkmış, şaşkın bir halde bana bakıyorlar. ben ise diyecek bir şey bulamıyorum bu yaşadıklarıma..

    " abi ne oldu?" diye soruyor ahmet.
    "bir şeyim yok, iyiyim." diyorum hafifçe duraksayıp.
    selçuk kolumdan tutup "hadi içeri geçelim, anlat bir şeyler olmuş sana." diyor.
    " tamam kardeşim." diyorum ve iki yanımda iki kol kafeye giriyoruz.

    durumu arkadaşlarıma anlattim. birkac gün o kafede pinekledik. sonra toprak gözlü melek geldiğinde hasbelkader tanıdık arkadaşları araya sokup tanışma firsati elde ettim.

    sonra sevgili olduk..

    3 seneden fazla oldu. 3 seneden fazla süren uzak mesafe ilişkisi. cok yiprandik. kadere mi bu yazilmisti yoksa kendi kaderimi kendim mi çiziyordum? bilmiyordum. ama böylesini çizmeyi asla istemezdim..

    deliler gibi severken sevdiğin kıza dokunamamak, kokusunu hissedememek öyle kötüydü ki. ama hep bir umut taşıdım. sonunun güzel olacağını düşündüm hep.

    bir aralık ayında geldi ayrılık vakti.
    bir ayrılık ayında..

    bu kez ellerim değildi kirlenen.
    kalbimdi..
    24 ...
  2. 2.
  3. bunu yazan yazar, kör oldu. yazarın ameliyat masrafıyla beraber hikayenin değeri 2 bin dolar.
    2 ...
  4. 3.
  5. ölmediyse yıllar önce yapılana ömür boyunca pişman olmaktır.
    1 ...
© 2025 uludağ sözlük