2. bölümün sonunda ben bir izleyici olarak bu kadarını kaldıramıyorum ne oluyor bu ne hız diye izlediğim dizi.ama nasıl olduysa klişeleriyle muhteşem hızıyla filan çok sevdim.heycanla da bu akşamki bölümünü bekliyorum.
hızlı ilerlemesine rağmen duyguyu güzel hissettiriyorlar.izlenilesi bir trt1 dizisi daha.
--spoiler--
hani bi yerde çimen göz ayşem diyor da ayşem onu durdurup m yi öyle vurgulamamasını söylüyor ya o sahne için izlenir
--spoiler--
Tuhaf bir şekilde izlemesi çok rahat, kolay bir dizidir. 2. bölümü başladı bitti bir buçuk saat falan hiç reklam verilmedi. olaylar bence de biraz hızlı ilerledi ama senaryonun nereye gideceği merakından ve oyuncuların samimi havasından ötürü takip edilir.
trt 1'in yeni dizisi adamlar işi biliyor koymuşlar leyla ile mecnun'un önüne adam leyla ile mecnun'a kadar bu dizi ile atıştırma yapıyor sonrada ana yemeğe geçiyor işte *** neyse işte başrolde zeynep çamcı var ayrıca.
dün sabah kahvaltı ederken televizyon açıktı. beni böyle sev'in 1. bölümünün tekrarı başlıyordu. zaten daha evvel fragmanlarına denk geldiğimde bir ara nasıl bir dizi olduğuna bakmak istemiştim. tevafuk işte...
önce, çimen gözlünün bavulu patlayan kızı fotoğrafladığı sahneyle tavladı bu dizi beni. çünkü o sahne kafamda yaşadıklarıma selam çaktı, tebessüm ettirdi. anlatayım... süleymaniye camii'ni fotoğraflıyorum. mevsimlerden yaz. kışın soğukları en teşhircisinin bile iyice örtünmesine sebebiyet verir. ama yazları öyle değildir. yazın çevrenizdeki kızların edeplerini ölçebilirsiniz. elbette bu lafım, hayatları boyunca ölçüsüz davranıp ahirette karşılaşacakları ölçüyle* sarsılacakları gerçeğininin farkında olmayanlar için hiçbir anlam ifade etmemektedir.
her neyse, ben fotoğraf çekerken caminin avlusunda edepli kıyafetiyle zarif bir hatun durmaktaydı. çok farklı bir güzelliği vardı. yabancı mı türk mü karar veremememiştim. arada göz göze geliyorduk. adım gibi emindim ki yine bir mucize olmayacak ve aklımı karıştıran diğer hatunlar gibi bu da birazdan kendi yoluna gidecekti. bari bir fotoğrafını çekeyim dedim ben de. ölümsüzleştirdiğim güzelliğe daha sonra çekinmeden bakabilirdim böylece. habersiz bir anını kolladım, olmadı. yapım gereği göz göre göre tanımadığım bir kızın fotoğrafını da çekemezdim. o an, keşke yanıma geniş açılı objektifi alsaydım diye geçirdim içimden. camiyi çekiyorum ayağına kadrajın soluna onu kondurabilirdim o zaman. geniş açıyı bilenler bilir, fotoğraf makinesiyle yalnızca caminin kapısını çekiyormuşsunuz gibi görünürsünüz ama aslında caminin tamamını çekiyorsunuzdur. hatta yoldan geçerken sizi görüp meraklanan ve önce kapıya, ardından da size bakmakta olan yanınıza sokulmuş dayı bile kadrajdadır o an. çoğu geniş açılı fotoğraflarda vardır o dayılardan...
mevzu yine dağıldı. demek istediğim, yalnızca bir senaryoma veya bir hikayeme ekleyeceğim notla sınırlı kalacak, fiile dökemediğim çapkınlıklarımdan biri daha dallanıp budaklanıyordu kafamda. mesela şöyle bir tanışma faslı düşünmüştüm: geniş açıyla çaktırmadan hoşlanılan kız fotoğraflanır. fakat bunun üzerine kız, uyanık geçinen erkeğin yanına gelir ve, "fotoğrafıma bakabilir miyim?" der. erkek kendi kendine, "oha. nereden anladı lan?" gibi sualler sorarken o sırada sivri zekalı kızımız geniş açılı objektifin ne olduğunu bildiğinden girer ve böylece muhabbet doğar. sayıları yok denecek kadar az olan edepli ve sivri zekalı* bir hatun ve yine sayıları yok denecek kadar az olan gönlünü yalnızca evleneceği kıza ayırmış bir erkeğin tesadüf edip tanışmasıdır bu hadise. işte ben kafamda bir bir bunları canlandırırken o sırada camiden çıkan başka bir hatun hoşlandığımın yanına geliyor ve birlikte çekip gidiyorlar. içimden cılız bir ses, "takip et" diyor. ama biliyorum ki ben takip etmeyi dahi başaramayacak kadar beceriksizim veya cesaretsiz. dinlemiyorum o sesi. bir yandan kim bilir bakışmamız müddetince o neler düşünmüştü diye meraklanıyor, diğer yandan da fotoğraf çekmeye devam ediyorum rahatsız edici bir boşvermişlikle...
eminim ki "uygun bir adam" arayışında olan bir kızla, "uygun bir kız" arayışında olan bir adamın karşılaştığı anlarda ikisinin de kafalarında inanılmaz mevzular, iç monologlar dönüyor. hele hele vaktini tefekküre ayıramayan 21. yüzyıl insanının kafasını en çok çalıştırdığı noktalardandır "nasıl tanışabilirim?" veya "nasıl elde edebilirim?" vs. bütün bunları bu dizinin, gerçekte kafalarda dönen o iç sesleri de işlemesi üzerine anlatıyorum. aslında böylesi şeylerden bahsetmek hiç huyum değildir. mesela şairler "sizin yaşadıklarınızı ben de yaşıyorum" demek için, okuyanı ferahlatmak için fedakarlık yapıp kendi mahremlerini yansıtırlar şiirlerine. romanlarda da olur bu, sinemada da. ama onlarda eser sahibi kendini gizleyebilir. şiirse şairdir. doğrusu ben bu yüzden şairliğe sıcak bakmıyorum. birilerinin duygularını şiir yoluyla açık etmesi güzel ama ben edemem. bütün bunlara rağmen şu an bir fedakarlık yapıp böylesi uzunca bir yazı yazıyorsam içimden gelmiştir, diziyi gerçekten benimsemişimdir.
gelelim beni tavlayan ikinci sahneye. erdem akakçe şahane bir adamı canlandırmış bu dizide. bavulu omuzlayan babacan adamın olduğu sahneden bahsediyorum. hayatımda karşılaşmak istediğim kız tiplemesinden sonra, karşılaşmak istediğim "insan" modeli de çıktı karşıma bu dizide.
beni tavlayan üçüncü sahneyse karşılaşmak istemediğim, hatta köşe bucak kaçtığım tipleri barındırıyor. ayşem sınıfa girer girmez vesvese veren şeytan misali bir sağından bir solundan onu çekiştirip ağızlarından sular akarcasına hocalarının karizmasından söz eden, günümüzde de sayıları oldukça fazla olan asalak kızlardan bahsediyorum.* ayşem'in o masum iç sesiyse tam yerine rast geliyor ve kendisi karizma hocası için, "bizim orada kasıntı derler böyle tiplere." deyip geçiyor.
kahvaltımı sonlandırıp "izlerim ben bu diziyi" diyerek evden ayrılmıştım. nitekim az evvel de 1. ve 2. bölümünü arka arkaya izledim. biraz da yazılanları okudum ve diziyi ağız birliği edip "klişelerle dolu" diyerek eleştirenlerin varlığını gördüm. kardeşim gidin vampirin, kurda dönüşen adamların olduğu şahane(!) aşk filmlerini ve benzerlerini izleyin siz. arabeskten uzak, entele yakın olun. farklılıktan ölün. ama şunu iyi bilin ki, televizyonlarımızda onca samimiyetsizliğin, intikamın, zinanın yansıtıldığı birbirinin aynı rezil dizilerin arasından bir dizi çıkıp da, "insan hayatında bir kere sevdalanır onda da evlenir." sözüne itaat eden bir genci 2. bölümde evlenme teklif ettiriyorsa o dizi klişe değil, bilakis marjinal bir dizidir. hatta ayşem ve ömer bankta sabahladıklarında sabah ezanı okununca ömer kalkıp sabah namazına gitseydi marjinalliğin dibine vurulurdu. varlıklı bir ailenin çocuğu, yediği önünde yemediği ardında, üstüne üstlük eli yüzü düzgün ama öyle bir babaya rağmen oynaşmakla arası yok, ağır başlı ve hatta namaz kılan bir genç... vallahi türk televizyon tarihine geçerdi bu karakter!
çok hızlı gelen evlenme teklifi de var eleştiriler arasında. bilmiyorum şimdiye kadar yayımlanan 3. ve 4. bölümlerde veya daha sonrasında hikaye nasıl sürecek ama o evlilik teklifi de bana kalırsa, "bir an evvel hazırlıklara başlayalım" türünden bir teklif değildi. onun yerine sevgiliye, "ilişkimde gayet ciddiyim, vakti geldiğinde evleneceğiz, hayatımda senden başkası olmayacak" şeklinde verilmiş bir güvendi. ömer karakteri çok fevri bir arkadaşımız. hissettiklerini kızla baş başa olunca belli etmeye çalıştı ama kız izin vermeyince de ona başka seçenek bırakmayacak, onu köşeye sıkıştıracak şekilde böylesi bir teklifte bulundu. ne var ulan bunu anlamayacak? ayrıca 2. bölümde edilen evlenme teklifini bırak da sen değil, senarist dert etsin. elbet bir bildikleri vardır adamların. sadece 3 bölümün senaryosu yazılıp çıkılmıyor bu yola.
televizyon açıkken denk gelip iğrenerek izlediğim dizi magazin programının anlatımına yer yer yaklaştığım bu yazıyı, aslında hâlâ dizi olarak yalnızca leyla ile mecnun'u ve behzat ç'yi takip eden bilinçli bir izleyici olarak yazıyorum. öte yandan, yine trt yapımı yol ayrımı ve şubat gibi kaliteli diziler de mevcut. onları da takip etmek istiyorum ama mümkün olduğunca dizilerden uzağım artık. izlemenin sonu yok çünkü. insanı uyuşturur, üretmeye manidir sürekli izlemek. nitekim dizi bağımlısı, dizi izlemekten aptal olmuş bir millete sahibiz artık. ama ben bu diziye çok değerli olan vaktimden birazını vereceğim. çünkü bana empati yaptırdı, hayal kurdurttu, kısacası kafamda bir şeylerin canlanmasına sebep oldu. ilerde bozarsa da takip etmeyi bırakacağım elbet. ama şu 2 bölümü bile bana yetti zaten.
velhasılıkelam, diziyi sevdim. senaryonun işlenişi izleyeni hiç sıkmıyor. sürekli aynı kelimeleri tekrarlayan veya uzun uzun dalan oyunculuklarla dakika kazanılan dizilerden değil bu. oyuncular samimi, doğal. duygular çok iyi veriliyor. baba-kız muhabbetleri de epeyce göz dolduracak gibi duruyor. yorumlamam bu kadar.
eskiden bir orhan gencebay şarkısıydı ve fakat şimdi ki eyvaahh, iki çirkin çocuk ve üst üste sürekli çalan eski moda şarkılarla reyting yapmaya çalışan ama konusu ve çekimleriyle vasatın altında, sürekli müzik bağırtınca olacak sanılan, iç boğan bir trt dizisi. trt'ye yakışmadığı gibi hiç bir orjinalitesi de olmayan içeriği sıfır dizi. yazık oldu babanın şarkısına...
klişeleri bile izlettiğine göre gayet başarılı olan bir dizi. ayrıca içinde arabesk ,yeşilçam esintileri ve daha gönlümüzü çelecek nice şeyleri barındırıyor ve bunlar bizim aslında yumuşak karnımız. klişe diyip diyip izliyoruz işte. çünkü manyağız.
diğer dizilerdeki abartılı komedi,kin,entrika, ensest veya yasak ilişkiler, gereksiz samimiyet,gereksiz nefret, şiddet sahneleri, silah , seks sahneleri,öpüş kokuş yok tabi(ilk bölümlerde en azından .evlilik sonrası bilemem)
yıllardır izlediğimiz bu şeyler artık klişeleşmedi zaten? hep büyük aşkları senelerce izleyip,sonunu da evlilikle taçlandırdık. bu dizide yine büyük bir aşkla evlenen gençlerin evliliğini anlatacak işte. bunun neresi klişe pardon ? ilk bölümlerde, tanışma hikayesinde klişe kullanıldığı konusuna katılıyorum ama bunlar olaya giriş aşamasıdır deyip asıl hikayeyi bekliyorum ben. çünkü ana hikayenin kendisi tam anlamıyla klişe yıkıyor zaten...
olayların hızlı akmasına getirilen eleştirilerse konunun henüz bilinmemesinden kaynaklanıyor sanırım..çünkü dizinin konusu evlenen gençlerin hikayesi. yaşadıkları sorunlar vs.
yalnız müsadenizle bu dizi hakkında biraz eyyorlamak istiyorum ; teknik ekibin biraz daha dikkat etmesini rica ediyorum.zira kızların, ayşemin amcasının evine geldiği sahnede zeynebin mikrofon kablosu, hırkasının arkasından sarktı. ayrıca klip yapıcaz diye henüz yayınlanmamış sahneleri de kullanıyorlar ikidir..
ha birde komedi unsuru biraz daha artarsa tadından yenmeyecek dizi.haluk karakteri zaten bomba,üstüne gidilmeli. ben nail amcanında cevherler barındırdığından eminim. kavgalar öyle insanların hayatlarını ciddi biçimde etkileyeceği türden değil ,biraz daha sevimli atışmalar şeklinde olmalı. mesela ömerin babasının ayşemin açığını araması falan çok sert kaçtı gibi ,biraz daha yumuşaması lazım hikayenin bu kısmının.
arabeskinde dozunu ayarlamaları gerekiyor.gençlerin sahnelerinde arada rock- metal müzik tınılarıda duyabiliriz mesela..
öğrenci evine kamera koymuşlar sürekli çekiyolarmış gibi bi dizi. okadar sıradan ve sıkıcı ki içim şişti on dakikada.
zeynep çamcı da peltek peltek çocuklaşarak konuşmaya çalıştıkça daha bi itici olduğunu farketmiyo heralde eşi dostu bi uyarsa iyi olacak
güzel dizidir lan. daha ne bekliyorsunuz anlamadım ki? Yok klişe, yok bilmem ne. Oturup tarihimizi karalayan muhteşem yüzyılı, kardeşlerin aynı kıza aşık olduğu öyle bir geçer zaman kiyi izlersiniz ama. Sırf samimiyet, masumiyet var diye bu diziyi izlemezsiniz değil mi, kulp takacak bir yerini bulursunuz yine. Gidin beni affet, benim için üzülme türevlerini izleyin de şu diziye çamur atmayın bari. Yazıktır yazık.