istatistik değil "insan"ım! Benim de bir hikayem var..
Anasına olan özlemini rüyalarda dindiren bir evlat, bir ananın senelerce hasret kaldığı yavrusuyum...
Babam, çok küçükken beni de alıp yanına terk etmiş anamı...
Senelerce anamın kokusunu rüyalarda aradım, bulamadım. Sonunda dayanamadım, üç sene önce Roboskî'ye, anamın ve kardeşlerimin yanına geldim...
Muradıma, aileme kavuştum ya bundan gayrısı ne olsa çekilir dedim.
Dört çocuklu bir evin en büyük erkeği olmuştum. Tam üç yıldır çobanlık, hamallık, kazma kürek işi yahut kaçakçılık; ne iş olsa yapardım, yapıyordum da...
O gün 15 lira yevmiye karşılığında çobanlık yapmış, çok yorulmuştum. Eve soğuktan ellerim, burnum ve kulaklarım donmuş bir halde dönmüştüm. Daha yorgunluğumu atamamıştım ki amcamın oğlu Bedran göründü kapıda, 'haydi gidiyoruz!' dedi...
Annem yorgun olduğumu, bu sefere gitmemem gerektiğini söyledi.
A benim canım anam; yoksulluk, yorgunluk mu dinler, soğuk mu?
Düştük ardına katırların... Umutlarımızın yularından tutmuş, birer türkü tutturmuştuk...
Selim Amca,
"Yollar uzun
yollar, ezberlenmiş sayfalar
uyurlarken gidelim
ağlamasın çocuklar..."
türküsünü söyler ben hayran hayran dinlerdim, keşke benim babam da böyle olsaydı...
O bitirince sıra bana gelirdi, ben adaşımın "Halepçe"sini söyler, dağa taşa bir felaketin ağıdını yakardım...
Dönüş yolundaydık, ağıdımın en keskin yerinde vurdular beni! Bir cam kırılması gibi kırıldı ömrümün köprüsü... Figanım, beni bombalayan pilotun kulaklarına değdi...
Omuzlarıma çöken hayat yükünün ağırlığındandır ağır sözlerim; yoksa küçük bir kuş idim ben, yorgunluktan ölmek üzereydim, kahrımdan öldüm...