''29 Kasım 1963
Sevgili Kardeşim Zürfettin,
Galatasaray-Zürih maçını basın tribününden seyrettim (...) Zürihli topçulara baktım, maşallah hepsi de besili oğlanlar.. Bizimkiler onların yanında dövüşken ispenç horozları gibi kalıyor. Zürihliler niye böyle yapılı, kalıplı diye düşündüm ; nedenini de buldum. Coğrafya dersinden de bilirsin ya, dünyanın en uygar ülkesi denilen isviçre'nin inekleri pek ünlüdür. Bol süt verirler ve sütleri de besleyicidir. Dediklerine göre 300 kiloluk inekten yılda 3000 kilo süt sağarlarmış, sen şu uygarlığa bak ! Hoş, bizde de 300 lira aylıklı memurdan yılda 3000 lira vergi sağarlar ya..
Derler ki isviçre'nin zenginliği önce ineklerden, sonra turistlerden gelirmiş ; çünkü ikisi de sağılır. Ama bir meraklı istatistikçi üşenmeyip hesaplamış ; o küçücük isviçre'de "eşref-i mahlukat" denilen insanlar ve "cem-i cümle mahlukat" hep birden inek kesilip kırk çeşme yalağı gibi şakır şakır süt verseler, yine o isviçre bugünkü kadar zengin olamazmış. Bu yargının sonucu şöyleymiş : isviçre, bankalarına kaçırılan yabancı paralarla zengin olmuş. Ama bunu açıklamaya utandıklarından, suçu zavallı ineklerin üstüne atıyorlarmış. Demek ki isviçre'nin asıl zenginliği iç ineklerden değil dış ineklerden sağlanıyor.
Affedersin, bizim ineklere gelince.. Yerli ineklerimiz 20 okka saman yer, 200 gram süt verir, onu da arka ayağıyla devirir, derler..''
bırakın yahu artık şu jargonu.
yok yüzde 60 ı salakmış. o 60 ın içinde sende varsın senin ailende var. ha herkes 40 lık kısmı istiyor o ayrı bir mevzu. Bunu yazınca siz 40 lık kısma girmiyorsunuz. Lütfen yeter artık yani. adamın arkasından ya işte çok haklıydı falan diye güzelleme yapmanın anlamı yok. Şimdi çıkıp birisi 70 i aptaldır alkışlayacak mısınız ? eminim bunu elinde rakı bardağı ve üzerinde smokini olan birisi yaparsa alkışlarsınız. Sırf ateist kimliğini bildiğiniz için bu güzellemeler. diyanet işleri çıkıp böyle bir şey söylese.... katli vacip değil mi ?
buyrun size 60 lık aptallık ile baş başa bırakıyorum.
❝Türkiye'nin %60'ı aptaldır.❞
demesinin ardından kendisine açılan davada;
❝Aman yapmayın etmeyin, ben kaybedersem cezamı çeker çıkarım ama siz kaybederseniz aptallığınız tescillenir❞
“Ölülerin sesini diriler duymaz; tıpkı dünyada gerçekten yaşayanların, kendilerini yaşıyor sananların seslerini duymadıkları gibi...”
“Bu soğuk morgta, uzun kirpikleri kar tutmuş, saçları buzlanmış, güzel bir kız var.
- Sen neden öldün? diye sordum.
- Benim hayatım bir romandır, diye başlayıp serüvenini anlattı.
ilginç olmadığı için yazmıyorum. Hergün gazetelerimizde hava raporu ya da altın fiyatları gibi yazılan normal cinayetlerden birine kurban gitmiş. “
inancı sebebiyle Türkiye in sevmediği çok değerli yazarımız. Adamın söylediği herşey harfi harfine çıktı. Bir cümlesi var Türk halkının yüzde 60ı aptaldır diye gerçekten çok haklı.
Aziz Nesin gürültü çıkaran komşusuna nasıl bir mektup yazmıştır?
“Sevgili Kazım Bey’ciğim,
Hiç grev yapmadan, Pazar günleri bile çalışan, apartmanın ikinci katındaki fabrikanızdan dolayı sizi candan kutlarım. Büyük bir icat üzerinde çalıştığınızı tahmin ettiğimden, bu saate kadar kıyıp da fabrikanızın çalışmasını engellemek istemedim. Ama böyle giderse, her zaman faal olan fabrikanızın altında çalışıp para kazanamayacağımdan, bizim aileyi de geçindirmek size düşecek. Çok uzun zamandan beri fabrikanız çalıştığına göre, bir büyük gemiyi parça parça yapmakta olduğunuzu tahmin ediyorum. Herhalde parçaları birleştirip gemiyi yapınca hepimizi şaşırtacaksınız. Artık bugün akşam olmak üzere. Acaba fabrikanızı bir iki saat paydos edip, biraz da benim çalışmama müsaade eder misiniz? Bu iyiliği bir yazardan esirgemeyeceğinizi düşünerek, size hürmet olarak imzalı bir kitabımı gönderiyorum. En iyi komşuluk duygularımla."
-“ingilizce ders verilir.” diye bir kağıda yazsam da, sizin dükkanın camına kağıdı yapıştırsam, nasıl olur?
-iş çıkmaz! dedi.
-Neden?
-Şimdi herkes ingilizce ders veriyor. Manav dükkanlarından, berber dükkanlarına kadar bak, hepsinin camında “ingilizce ders verilir” diye kağıtlar asılı… Ağaçlara, duvarlara bile kağıt asmışlar. ingilizce dersi bu hızla giderse, ders verenler dersi alanlardan fazla olacak. O zaman, Türkçe ders verenlere iş çıkacak. En iyisi, siz Türkçe dersi verin.
Güldüm.
-Şaka değil, dedi, şuraya “Eski Türkçe dersi verilir” diye bir kağıt asalım, bak kaç kişi gelecek.
Dediğini yaptık. Bir hafta sonra dört öğrencim oldu. Bunlar, dokuzla on üç yaş arasında çocuklardı. Eski kitapları okumak isteyen gençlerden gelir sanmıştım, oysa çocuklar geldi.
Önce bir baba geldi.
-Kuran dersi verir misin? dedi.
Bu, hiç hesapta yoktu.
-Veririm… dedim.
Adam, çocuğunu göndermeden önce, beni Kuran’dan bir sınava çekti. Vaktiyle hafız olmanın bir zaman gelip yararını göreceğimi hiç ummamıştım. Kuran öğrencileri birken iki, ikiyken üç oldu.
Her sabah Ulucami’ye gidiyoruz. Öğrencilerime Kuran dersini camide veriyorum. Öğrenciler sekize çıkınca, başıma bir iş gelecek diye korkmaya başladım. Çocuklarının iyi yetiştiğine memnun babalar birbirlerine haber veriyorlar. Çocuklardan birinin babası, bigün,
-Maaşallah, çok çabuk öğretiyorsunuz, dedi. Bizim oğlana bir hoca ders veriyordu. Oğlan bir yılda “Amme”ye gelemedi.
Durum iyi. Hani içimden, “Sürgünden sonra da Bursa’da kalsam, bu Kuran dersi hiç de kötü iş değilmiş…” diye geçiriyorum.
Bir sabah yine Ulucami’de bekledim. Öğrencilerimden hiçbiri gelmedi. Ertesi gün de gelmediler. Camide tanış olduğum, müezzin ya da kayyum gibi biri vardı, ona nedenini sordum. Kem küm ediyor, ağzından baklayı çıkarmıyor.
-Hastalanmışlardır, diyor.
-Salgın hastalığına tutulmadılar ya bunlar… Hiçbiri gelmiyor.
Bir daha öğrencilerim gelmedi. Sonradan öğrendim.
Öğrencilerimden birinin babasına,
-Oğlunuza kim Kuran okutuyor? Biliyor musunuz? diye sormuşlar.
-Hafız Aziz! Demiş.
-Hafız mı? Ne hafızı? Tam hafızı bulmuşsunuz maaşallah…
Ne olduğumuzu anlatmışlar.
Bunu bana bigün, kahvede ahbap olduğum, ama kim olduğumu bilmeyen bir adam anlattı.
-Ah kardeşim ah, dedi, istanbul’dan buraya sürgün ediyorlarmış, burada hafızız diye ortaya çıkıyorlarmış. Bu heriflerin girmediği kılıf yok… Az kaldı ben de çocuğumu gönderecektim. Öyle de güzel, çabuk öğretiyormuş ki… Az kaldı çocuğu zehirletecektik… Böyle bir adamın Ulucami’de hafızlık edeceği kimin aklına gelir?