adalet bakanı sadullah ergin'in dtp milletvekili fatma kurtulan'ın verdiği soru önergesine cevaben verdiği istatistikler yaşanılan durumu özetliyor.
2002'den sonra kadın- çocuk cinayetleri yüzde 1400 arttı. kadına şiddet nedeniyle 12 bin 678 dava açıldı. bu davalarda 15 bin 564 kişi yargılanırken 5 bin 736'sı mahkum oldu. bu davalardan 859 kişi beraat ederken, 794 kişi serbest bırakıldı.
yukardaki verilere göre var olan yasaların, yaptırımların kadın ve çocuk cinayetlerini önleyemediği aşikardır. bu da devlete, topluma, sivil kuruluşlara birçok iş düştüğünü gösteriyor. özellikle kadın cinayetlerinde şiddetle başlayan, sonu ölüme giden süreçte aslında ölümler geliyorum diye haber veriyor. zaten kadının geçmişindeki ailede gördüğü şiddet onu öğrenilmiş çaresizliğe iterken, erkekte tam tersine dayak meşrudur kanısı oluşuyor. sonuç; 3.sayfa haberlerinde okuyup kanıksadığımız ölüm haberleri görmek.
kadına ve çocuklara uygulanan şiddet bitsin artık diyip, kınıyoruz.
şaşırılmaması gereken durumdur. çünkü güzel ülkemde, düşünmek, yazmak, eleştirmek suç unsuru sayılmaktadır. ülke gündemi tecavüzcüleri, katilleri, tacizcileri ve kadın ve çocuklara şiddet gösteren kişileri cesaretlendirecek olaylarla doluyken; kadın ve çocuk cinayetleri artmasında ne olsun?
kız çoçukları artık neden okumanın ve kariyerinin peşinde? çünkü, bu cinayetler ve ülkemizde kadına yapılan şiddet yüzünden..
bazı aileleri anlamıyorum. kızları 20' sine gelince hemen çeyiz yapma kocaya verme derdindeler ve bazı kızlarda buna ön ayak olup koşa koşa kocaya gidiyor. ve koşa koşa geri geliyor çoğu zaman..
dayak, geçim sıkıntısı vs.. ülkemizin gerçeği ortada artık kız çoçuklarının okuyup geleceğini eline alması şart..
aldatıldığında, üstüne kuma getirildiğinde 'ne yapayım gidecek yerim yok iki çocuğum için çekiyorum' oluyor bir süre sonra.. neden? niye bu işkence?
fakat okuyup eline mesleğini alsa bak bakalım ne kadar çekiyor o erkeği.. 'yeter' diyip kapıyı çekip kendine bir hayat kurabilir çünkü geleceği elinde..
kızlarımızda kendilerini 18' inde havlu kenarına, dantele ve fiskos masa örtüsüne adamasınlar. okumanın hayatla mücadelenin savaşına zaman ayırsınlar.
ayırsınlarki, kurtarsınlar geleceklerini ve kendilerini kadının hiçe sayıldığı bu memlekette...
özel yetkili savcılarımızın yetki alanına girmeyen konular bunlar.
vatandaşın yaşama hürriyetinin yerini birilerinin siyaset yapma, ülke yönetme hürriyeti almıştır.
insanın temel hak ve hürriyetlerini gözetmesi gerekenler, partilerinin hak ve hürriyetleri peşinde insanlık yasalarını uygulamayı ve uygulatmayı unutmuşlardır.
islamın sadece türbandan oluştuğunu zannetmeye başlayan başlayan toplum haline getirilmesi ile,
gerçek ahlak, vicdan, eğitim, saygı herşeyin ötesinde de sevgi unsurunun lime lime edilişini göremeyen toplum haline bilinçli olarak getirilmekle,
büyüğün küçüğe, küçüğün büyüğe; saygı, tahammül, sabır, yardım gibi konuların üzerine türban örterek, güzel duyguların sıfırlanarak çaktırmadan bitirilmesi ile,
bencilliğin boyutlarını sürekli pompalayarak insanlara empoze edilmesi ile,
birbirlerine saygısızlık ve ahlaksızlık konusunda kusur etmeyen devlet büyüklerimizin hayasızca çıkıp doğrular yerine şahsi noktalara parmak basarak insanların ego kültürünü artırması ile,
oluşturulmaya çalışan topluma balıklama atlayan cehaletin pençesindeki insanların ellerinden gelen en kolay yok etme çözümünü öğrenmiş olmalarıdır.
birbirine düşman, birbirinin kuyusunu kazan millet olmamızın kazançlarını kimler elde eder bilinmez ama,
ben yemiyorum yemeyeceğim. inadına doğru, inadına iyilik, inadına barış... tabi ki bu inat bundan anlayanlarla sınırlı...
Sanki artık bu tür olaylar dogal gelmeye başladı gibi, insan her gün aynı haberleri duymaktan algılaması azalıyor, başımıza gelmiş gibi tepki veremiyoruz bu tür olaylarda, aslında tam olarak nasıl tepki vereceğimizi de bilmiyoruz.
din sadece bir zımbırtı, daha bir ton birbiriyle bağıntılı zımbırtı var. bunlar aynı anda çözülmeden ne yazık ki önüne geçilmesi zor bir sorun. insanlar insanlara değer vermiyor, sadece belirli kılıflara göre değer veriyorlar. kutuplaşma arttı, bunun sorumlusu sırf hükümetler değil; insanın kendisi de kendisine yabancılaşmış vaziyette. duyguları tanımıyorlar, duyguları bastırmaya itiliyorlar. nefret, sevgi, aşk, cinsellik, öfke, merak, hepsi birer duygu. bastırıldıklarında istisnasız zararı olan duygular. bunları dışarı çıkarma yolları öğretilmeli insanlara. duyguları kanalize etmek öğretilmeli.
eğitim sadece sözel ve sayısal zımbırtılardan oluşmamalı. etkinlik bilinci gelişmeli, kalifiye öğretmen alımı yapılmalı. ilkokul öğretmenlerimi severdim, ama lisedekilerin tekniklerini ve yaklaşımlarını göz önüne alınca hepsinin kulaklarını çınlatıyorum. ben farkına vardım, ya varamayanlar?