%95-%99 arası çocuklarının iyiliğini onlar için en iyisini istedikleri aşikar. bu konuda bir sorunum yok ama bu bazen o kadar abartı bir hal alıyor ki çocuğun görüştüğü insanlardan üniversitede gideceği bölüme kadar, evleneceği insana kadar her konuda baskılara, kısıtlamalara, dayatmalara varabiliyor. bahane de ne? o kadar sene baktım, büyüttüm, besledim vs. vs. eee napalım baktıysan? bana mı sordunuz dünyaya getirirken? sokağa da atabilirdiniz, ama insanlık görevinizi yerine getirip de dünyaya gelmesine vesile olduğunuz canlıya sırt çevirmediğiniz ne gibi bi karşılık bekliyorsunuz? yoksa sizle olan ilişkimiz veli-evlat ilişkisinden çok çıkar ilişkisine mi dayalı (biz sana baktık sen de bizim isteklerimizi yapcaksın hesabı)? ki bu da bende çoğu zaman çocuk yapmanın amacının dünyaya bir birey getirmek değil de yaşlandığında sana bakacak birileri olması olduğu fikrini uyandırıyor.
geçen hafta dolan yirmi beş yıldan beri yirmi beş kuruşla ev geçindiriyorlar. iki çocuk büyütmüşler, okutup adam etmişler. iki çocuklarına da aynı sevgi ile bakmışlar hep, gözlerinde hala o sevgi. hani olmaz da, göstermek istemeseler bile ele verecekler kendilerini, naif bir sevgi sızıyor gözlerinden. işe gitmek için evden çıkarken, arkamdan usulca aralanan perdenin arkasındaki annemin gözünde görüyorum, her sabah...
nasıl başladığı değil nasıl yaşandığı önemli; onca yıl nasıl büyüdüğü, bizi büyüttüğü. onlar dolu dolu da yaşamışlar, damdan düşer gibi de. tepeden tırnağa sevdalılar, sevda nedir biliyorlar çünkü.
çünkü yaşamışlar, yaşıyorlar bu hayatı. tüpsüz kalmışlar, vesikayla ekmek almışlar, kuru üzümle çay içmişler herkes gibi. kaç ihtilal kaç kriz görmüşler. ve hala, sabahın yedisinden gecenin körüne kadar haberlerde gördükleri "dünyaya" üzülüyorlar. yirmi yıldır onları sabır ve umut ederken gördükçe tüylerim diken diken oluyor benim.
keyif almasını da bilmişler. uğrak lokantasında kızarmış yarım piliç ve haydari ile içmişler rakıyı, tam cam kenarındaki masada hem de. bizim gibi rakının yanına pırasa getiren, fasıl diye taverna müziği çalan, damsız girilemeyen yerlere, olmadığı gibi görünen insanların arasındaki masada birkaç arkadaş mahkum kalmamışlar. en son ne zaman sinemaya gitmişler hatırlamıyorlar, dilleri dönmüyor hatırlayınca da zaten filmin adını. o akşam televizyonda ne varsa, bir bardak da çay yanına, en seyredilir eser oluyor o akşam.
bu sevgiyi anlamak istiyorsanız, görmeniz lazım. birbirine güzel söz söylemez, çarçur etmezler iltifatlarını. aşkım, birtanem bunlar sahte laflar, yer yok onların lugatında. her gün milyonlarcası gırla giden gerçek sevgi sözleriniz gerçek kıymetini biliyorlar.
yıllarca işten gelirken kesik ankara soğuğunda yüzü kızaran emekli memur babam gibi yüzüm, aşk hakkında düşünürken, utancımdan. hayat bana daha ne öğretebilir? onlarla karşılaştırınca, hokkabazın ağzındaki yalancı alev gibi yabancıyım aşka. oysa onlar, birbirlerine sarılıp kenetlenmişler. ve kalbime bıçak sokar gibi kirpikleri bana, bize doğru dönmüş soruyorlar:
gençken yol gösterici, hayran kalınacak kimselerken
orta yaş dönemine geldiklerinde çekilmez olan varlıklardır..
edit: bende mi böyle olurum acep? //iç ses: yok artık...
yaşlılıklarında daha önemle hürmet edilmesi gereken insanlardır. özellikle de ikisinden birisi öldüğü zaman, diğerinin boynu bükük kalır. daha özenle ilgi gösterilmelidir.annesine, babasına bakmayanlar idam edilsin.
"ilk basta anne-babalarimizin cocuklari,
sonra cocuklarimizin anne-babasi oluruz.
daha sonra anne-babamizin anne-babasi,
en sonunda da cocuklarimizin cocuklari oluruz." *
insan kesinlikle ne olursa olsun şu olguyu kabullenmelidir: "onlar da ölecekler" tıpkı senin de öleceğin gibi. hayatını öldükleri için harap etmek aslında yanlış bir tutumdur. ailenizi ne olursa olsun sevin ve yanlışlarını değiştirmeye çalışın derim.
kaç yaşınıza gelirseniz gelin onların gözünde küçük bir çocuksunuzdur. her seferinde sizi koruyup kollarlar. yemek yerken öksürdüğünüzde hemen önünüze suyu koyan anne babanızdır.