allah tan önce ne vardı

entry43 galeri0
    43.
  1. Allah'tan önce başka bir şeyin olduğunu öğrense bile buna inanmayacak bünyelerin sorduğu soruların bir kısmıdır.
    Maksat Allah'ı inkar etmekse bunu inkardaki mantığı biraz daha zorlamak icap eder ki; bu da zihinsel mantıksızlığın asıl var olan şey olduğudur. böylece biline...
    0 ...
  2. 42.
  3. bu insanoğlunun en göze batan kibiri ve kendini beğenmişliğinin göstergesidir.

    insan daha sıcak suyla soğuk suyu karıştırınca ılık su oluşmasını bilimsel olarak açıklayabilmiş değilken (kaynak: bilimin arka yüzü/tübitak) akıllının biri çıkar 'önce ne vardı' diye sorar, bu yetmez üstüne de 'cevabı yok' diye artisleşir. Arkadaşım sentezlenen proteinin nasıl olup tam gerektiği kadar sentezlendiğinin ve ihtiyaç duyulan yere nasıl gittiğinin de açıklaması yok. E ne yapalım hacı?

    insan... Elle tutulur, gözle görülür, kulakla duyulur. insan daha Tam olarak kendini çözememiş. Biyokimya profesörleri 'hücre bir saray ve bir henüz kapısından yeni girmiş bulunmaktayız' diyor. Gözümüzün önündeki hücreyi tanıyan var mı aranızda? Biraz inceleyin de beyniniz durmazsa iskender ısmarlayacagım.

    Sen daha düzlem nedir onu hayal edebilecek bir canlı değilsin gelmiş sonsuzdan bahsediyorsun.
    0 ...
  4. 41.
  5. 40.
  6. 39.
  7. 38.
  8. direngen yobazların sormaya zorladıkları soru.

    - insan nasıl yaratıldı ha?
    + darwin der ki...
    - hah ha, maymun, değil mi?
    + hayır, ortak ata..
    - o ortak atayı kim yarattı?
    + dinlersen anlatayım..
    - geç geç, maymundan önce kim vardı?
    + ilkel canlılar
    - onlardan önce?
    + su canlıları.
    - daha önce?
    + moleküller
    - daha da önce?
    + atomlar
    - atomlardan önce ne vardı?
    + uzay boşluğu
    - ondan önce ne vardı?
    + bilmiyorum, sen söyle ne vardı?
    - allah vardı.
    + e sen bana kırk kere sordun, bir de ben sorayım: allah tan önce ne vardı?
    - ...
    3 ...
  9. 37.
  10. cevabı olmayan ispatlanamaz sorudur. kafayı bu tür bir soruya yormak 10 u 3 e tam bölmek kadar sonuçsuz ve anlamsızdır.
    2 ...
  11. 36.
  12. 35.
  13. 34.
  14. allah'a, herşeyin yaratıcısına olan inancın zayıflılığından kaynaklanan kendini bulma ve evreni soruşturma kaygılarının doğurmuş olduğu sorucuk.
    sen nasıl yaratıldın? güneş sistemi ve milyarca galaksi nasıl ki sanki programlanmışçasına görevlerini hiç hata yapmadan yapıyorlar? güneş neden bir gün de batıdan doğmuyor? yürüdüğümüz zeminin altındaki fokurdayan magmanın neden yeryüzüne çıkıp dünya'yı bir felaketin eşiğine sürüklemiyor?
    kainatta olan biten herşeyden haberdar olan ve dünya'yı aksatmadan döndürebilen bir yaratıcımızın olduğu kuşkusuz.
    ancak cemalini göremeden iman ettiğimiz bir yaratıcıya inanmak çoğu insana tuhaf gelebilir.

    ne dersen de, senin onun varlığını anlamak için üstün bir zekaya ihtiyacın yok.
    kendinde birazcık anlama kabiliyeti varsa,
    sokağa çıktığın anda bile çevreni biraz gözlemleyerek bunu anlayabilirsin.

    kısacası,

    allah'tan önce ne vardı gibi boş sorularla beynini meşgul edeceğine kendini boşuna yoramayacağın konularda bilmeden yorum yapmamanı öneririm.

    sonuçta,

    dünya'daki 6.5 milyar insanın nefes alıp vermesine, ve her 1 dakika içerisinde yeni bir insanın doğması veya bir insanın ölmesine takriben bütün olayları geniş ayrıntısına kadar düzenleyen eşsiz kudret sen doğmadan da önce vardı. bunu bilsen sana yeter. *
    1 ...
  15. 33.
  16. Üzerinde gereğinden fazla düşünüldüğünde delirmeyle son bulacak olan soru.Çünkü O, bizi yaratırken '' Peki Allah nasıl oldu '' sorusuna cevap bulamayacak şekilde yarattı.Derseniz ki madem '' Allah nasıl oldu '' sorusuna cevap bulamayacak düzeyde yaratıldık, peki neden bu soru hakkında düşünebilmemiz de engellenmedi ? Çünkü, inananlar ve inanmayanlar ahirette farklı yerlere gidecek...
    0 ...
  17. 32.
  18. allah -sonsuz bulunduğundan, -sonsuz - 1 cevabı verir.
    cevap; sonsuzun yanındaki bir ihmal edilir ; -sonsuz
    0 ...
  19. 31.
  20. kafa allahı alamamışsa bu sorunun cevabını hiç alamaz.*
    2 ...
  21. 30.
  22. 29.
  23. kimseye sorun olmaması gerek soru. eğer ben varsam varımdır yoksam zaten yokum bunu problem edecek bir durumda değilim yok olduğum için. yani allahtan önce bir şeyin olmaması ya da olması diye bir şey yok. eğer var olmayı istersek zaten varızdır, çünkü istemeği yaratmışız. istemeği yaratamasak var olmazadık, çünkü o zaman da yokuz demektir. **
    1 ...
  24. 28.
  25. (#7803940)

    dikkatlice okunduğunda, sorulmasında bir mantık olmadığı çok net anlaşılacak soru. inanıyorsanız ve kafanız birazcık çalışıyorsa, gayet tatminkar bir yanıttır.

    inanmıyorsak zate olmayan bir varlığın öncesi, sonrası olamaz. dağlara, göğe, evrene bakıp tüm olayı hz. muhammed'e akıl veren tevrat okumuş farisi ve diğerlerine yükleyebiliyorsak eğer..
    1 ...
  26. 27.
  27. 26.
  28. aslında hoş bir soru.

    bu soruyu önce bir dinlinin gelip cevaplaması lazım. allah somut olarak dokunulabilir durumda mıdır diye? dokunulmaktan kasıt birisinin dokunması değil. onun birşeylere temaz anlamında dokunması onun dokunduklarının ona temasıdır.

    eğer allah dokunan bir şey ise somut ise o zaman öncesi olmalıdır. yok değil ise idean ibaret ise (idea burada tamamen ilkel yunan filozoflarının kullandığı anlamdadır) o zaman öncesinde yine bir şey olmalıdır. çünkü bir tanımlama aslında bir şeyin bizim ona atfettiğimiz şeyler ondan çıkarıldığında geri kalan herşeydir. bir masa bizim onun için belirttiklerimizi çıkardığımızda nedir? odur. buradaki o ideadır. manadır. sözün ruhu diyesim var. işte o şeyin o her sonradan katılan tanımı alındıktan sonra kalanı asıl maddenin bir yansıması evrende. işte o yansımada sonuçta bir şeyin yansımasıdır ve o yansıma da bir ideadır. bu durumda yansımasının da bir aslı vardır. platonun belirttiği sırtı ateşe dönük insanların ateşin önünden geçen şeylerin gölgelerine isim vermesi gibi. ateşin önünden geçen asıl tanrı nedir? o aıl şeyin öncesinde ateş nedir niyedir mağara nedir niyedir bunları da tanrı mı (allah) koymuştur. belki de herşey tanımın maddeden bağımsız olarak koyduğu soyutluluğun farkındalığı ile ilgilidir.
    2 ...
  29. 25.
  30. 24.
  31. 23.
  32. varaka bin nevfel vardı. ya nasıl yapsak da bir meşgale bulsak diye muhammed ile tartışırlardı.

    suriyenin el-ilahını buldular. o el-ilahın özelliklerini alıp, mekkede inanılan allah isimli tanrının adı birleştirdiler.
    1 ...
  33. 22.
  34. Bu sorunun temelinde "zaman" ve "ezel" kavramlarının yanlış değerlendirilmesi yatmaktadır. insan, zaman ve mekân içerisinde yaşadığı için her hâdise ve hakikati zaman ölçüsüne göre değerlendirmekte ve ezel kavramını da zaman içinde düşünmekle yanlış bir kıyas yapmaktadır. Bu soru böyle yanlış bir kıyasın neticesidir.

    "Zaman", mahlûkatın yaratılması ile başlayan ve içerisinde "olaylar zincirinin birbirini takip etmesi", "mahlûkatın birbiri ardınca akıp gitmesi" gibi hadiselerin cereyan ettiği mücerred bir kavramdır. Bütün mahluklar, bu zaman nehrinin içerisinde daima hareket etmekte ve akıp gitmektedirler. Mevcudatın yaratılması, değişimi, yaşlanması ve ölümü hep bu nehir içerisinde cereyan eder.

    "Geçmiş, şu an ve gelecek" olmak üzere üçe ayrılan zaman, nisbî yani göreceli bir ifadedir. Yaşadığımız an, bir an öncesine göre gelecek idi, bir an sonrasında ise geçmiş olarak isimlendirilecektir. Bu ve benzeri bütün nisbetler ve izafetler mahlûkata göredir. Yâni, "asır, sene, gün, dün, bugün, yarın..." ancak mahlûkat için söz konusudur.

    Ezel'e gelince, ezel zaman itibariyle bir sonsuzluk demek değildir.

    Ezelde "geçmiş, şu an, gelecek, mekân ve mahlûk" yoktur. Zihin ezel hakkında bir zaman silsilesi tasavvur edemez. Zaman "devir, asır, yıl, ay, gün, saat, saniye, an..." gibi birimlere taksim edildiği halde, ezel için böyle bir taksimat yapılamaz. Ezel için bir başlangıç noktası da tasavvur edilemez.

    Ezel, mutlak varlığın ancak mekân ve zamandan münezzeh olan Allah’a mahsus olmasından ibarettir. Bu gerçeği, Peygamber Efendimiz (asm.) "Allah vardı; beraberinde başka birşey yoktu."(1) hadîsi ile beyan buyurmuştur.

    O halde Cenâb-ı Hakk'ın ezelî olması demek, O'nun kıdemi demektir. Yâni, “yegâne ve tek bir" olan O Vâcib-ül Vücud'un“evveliyetine bir başlangıç olmadığı” manasındadır.

    Cenab-ı Hakk’ın ezeliyeti, devam ve bekası hâdiselerin zaman içerisinde akışı şeklinde düşünülemez. O’nun kıdem ve bekâsı hakkında zaman, boyut, silsile, geçmiş zaman, şu an ve gelecek söz konusu değildir. Öyleyse, zaman kavramı maziye doğru hayâlen ne kadar uzatılırsa uzatılsın Cenâb-ı Allah'ın ezeliyeti ile mukayese edilemez. Zamanın başlangıcından geriye doğru hayâlen gitsek ve şu kâinat gibi milyarlarca kâinat daha yaratıldığını düşünsek bu hayâli ve vehmî zaman yine Cenâb-ı Hakk'ın ezeliyeti ile beraber olamaz ve O'nunla kıyasa girmez. Zira, böyle bir mukayese, Kadîm'i (evveli olmayanı) hâdis (sonradan yaratılan) ile, mahlûku Hâlık ile, sonu olanı, sonsuzla mukayese etmek demektir.

    Bu açıklamalardan anlaşılacağı gibi; Cenâb-ı Hak Kadîm'dir, ezelîdir; zaman ise mevcudatın yaratılması ile başlamıştır. Mevcudat yaratılmadan önce zaman yoktu ki, Allah hakkında böyle bir soru sorulabilsin.

    Bu soru ancak şöyle sorulabilir:

    "Ezelde Allah vardı. O'nunla beraber hiçbir şey yoktu. O halde ezelde Allah ne yapıyordu?"

    Bu soruya cevap vermeden önce şunu ifade edelim ki, ezelde bir şey yapmak Cenâb-ı Hakk'a -hâşâ- vâcib olmadığı gibi, birşey yapmamak da O'nun için bir noksanlık değildir. Zira O, mahlûkatı yaratmasa da sonsuz kemâldedir. Yâni, mevcudatı yaratmakla kemâlinde bir artış, yaratmamakla da bir noksanlık olmaz.

    Bu kısa açıklamadan sonra, söz konusu soruyu iki maddede cevaplandıralım:

    1) Cenâb-ı Hak ezelde, kendi Zâtını, ulûhiyyetine mahsus izzet ve azametini, cemâl ve kemâlini bizzat müşahede ediyordu. Kudsî Zâtını ulûhiyetinin şanına uygun bir surette hamd, tenzih ve takdis ediyordu.

    Allah’ın zâtını kemâli ile bilmek ancak O'na mahsus olduğu gibi, kendisini kemâliyle takdis ve tahmid etmek de yine O'na mahsustur.

    Marifetullah'ta en ileri mertebede olan Peygamber Efendimiz (asm.) mi'râc mucizesi ile Allahü Azîmüşşân'ı bizzat gördüğü halde O’nu hakkıyla bilmek ve lâyıkıyla takdis ve tahmid etmekteki aczini şöyle itiraf etmiştir:

    "Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Ben seni lâyıkı vechi ile bilemedim. Sana hakkıyla şükredemedim. … "(2)

    Diğer bir hâdis-i şeriflerinde ise "Sen kendini sena ettiğin gibisin." buyurmuştur.(3)

    2) Cenâb-ı Hak mukaddes varlığına, kudsî sıfatlarına ve esmâ-i ilâhiyesine tecelligâh olacak eşyanın hakikatlarını, mahiyetlerini, plân ve programlarını, manevî miktar ve suretlerini ezelde dâire-i ilminde takdir ve müşahade etmekteydi. (4)

    O Zât-ı Zülcelâl, lütuf ve keremi ile dâire-i ilmindeki bu mahiyetlere harici vücud giydirmeyi irâde buyurdu. Ve "kün" emrini verip mevcudatı halk etti. Bu halk ve icad mahlûkat için bir ihsan, lütuf ve ikram idi. Yoksa, mahlûkatı yaratmakla O Zât-ı Akdesin kemâlinde bir artış olmamıştır.

    Şu hususu önemle belirtelim ki, Cenâb-ı Allah'ın gerek kendi zâtını müşahede etmesi, gerekse ilmindeki eşyanın mahiyetlerini takdir ve tanzim etmesi zaman içinde değildir. Yâni bunlar bir zaman silsilesi içerisinde düşünülemez. Ezeldeki bu müşahede, bu takdir ve tanzimi insan aklı idrak edemez. Bunun hakikatine ne bir melek-i mukarrebin, ne bir nebiyy-i mürselin idrâk ve marifeti kavuşabilir. Bu hakikat, ancak Allah’ın malûmdur.



    Dipnotlar:
    ---------------------------------------
    (1) Buhârî, Megâzî, 67, 74, Bed'u'l-Halk 1, Tevhid 22; Tirmizî, Menâkıb, 3946.

    (2) Elmalılı Hamdi Yazır, H.D.K.D., Cilt 2, S:405.

    (3) Ebu Davud, Salat 340, (1427); Tirmizi, Da'avat 123, (3561); Nesai, Kıyamu'l-Leyl 51, (3, 248-249)

    (*) Merhum Elmalılı Hamdi Efendi'nin ifadesiyle, Allahü Azîmüşşân ezelde "inayet-i ezeliyesini, yani âlem-i takdir, halk ve icad fiillerini isdar ediyordu. Diğer bir tabirle "kün" emrini veriyordu. Âlemin yaratılması bunu takip etti. Binaenaleyh halk ezelî, mahlûk zamanî oldu."
    5 ...
  35. 21.
  36. 20.
  37. 19.
© 2025 uludağ sözlük