akçaköylü tahir

entry1 galeri15
    ?.
  1. burdur'un yeşilova ilçesine bağlı akçaköy'de 29'un yaz ortalarında doğmuşum. ayı-günü bilinmez lakin, elif anamla bu mevzuyu konuştuğumuzda "köyde orak mevsimiydi. orak biçerken bir sancıdır saplandıydı böğrüme de apar-topar eve getirdilerdi beni." demişti. öyle zahmetsiz olmuşum ki az daha gecikselermiş yolda doğacakmışım. o vakit, haziran ortaları olması gerekir.

    kimi yaz geceleri, tarla dönüşü kayrak taşı döşeli sofada kurulan yer sofrasında ailecek sıcak çorbamızı kaşıkladıktan sonra beyaz kireç badanalı kerpiç evimizin verandasındaki divanda beni kucağına alır, kurtuluş savaşı günlerini anlatırdı babam. aslına bakarsanız anlatmazdı; adeta yeniden yaşardı.

    adım tahir. kurtuluş savaşında vurulup da köyüne dönemeyen amcamdan mirastır bana bu ad. ona, yiğitliğine, yurtseverliğine, kısacası adına yaraşır bir yeğen olmaya çalıştım ömrüm boyu. Kendim olamadığıma, kendim gibi yaşayamadığıma sitem etsem de zaman zaman, saman alevi gibi hep geçici olmuştur bu hissiyatım. Onun er meydanında kazandığı savaşı ben, gücümün yettiği-dilimin döndüğünce bildiklerimi anlatarak yetiştirdiğim öğrencilerimle cehalete karşı kazanmaya çalıştım.

    pörtlek gözlerim, çelimsizliğim, aslında büyük bir adama aitmiş de çocuk bileklerime sonradan ulanmış gibi duran rapat ellerimle ona çok benzediğimi söylerdi, veli babacığım. bazı zamanlar yaşlı gözleriyle bana sarıldığında, o çok benzediğim amcama sarıldığını hisseder ama hiç ses etmezdim. 36'da ilkokula başladım. babam sağdı o vakitler fakat iki yıl geçmeden göçüp-gitti. daha dokuzuma varamadan onu da kaybettim. sonra Osman dayımın yanına burhaniye'ye gittik. Osman dayım bana dokumacılığı öğretti. Cihan harbi başlayıncaya kadar orada kaldık. Harp başlayınca dayımı askere aldılar.

    O askere gidince el kapısı dar geldi anamla bize, tası-tarağı toplayıp akçaköy'e, baba ocağına geri döndük. zor günlerdi elbet! karnım uğunup-guruldayarak yarı aç yattığım geceler saymakla bitmezdi o vakitler. Buna mukabil mutluyduk. Ayaklarında çarıklarla, çapalarla-yabalarla, çakaralmaz tüfeklerle, ninelerin yaşlı omuzlarında taşıdıkları top mermileriyle, dayıların-amcaların yiğitçe akıttıkları kanlarıyla ve türlü türlü kahramanlıklarla istilacılardan temizlenmiş vatan topraklarında, yeni kurulmuş bir cumhuriyeti şanına yaraşır biçimde yaşatmanın heyecanı vardı kalplerimizde. Üstelik, yarıda bıraktığım okuluma da yeniden başlamıştım.

    42'de memleketi kasıp kavuran sıtma salgını beni de kıskıvrak yakalamıştı. Yün yorgan altındayken bile ayazda kalmış it gibi tir-tir titrediğim, zehir gibi kinin tabletlerini çiğnediğim günleri nasıl unuturum. Çevremdeki toraman çocuklar, hastalıktan sapır sapır dökülürlerken çelimsiz halimle hayatta kalmayı başardığımda anladım ki bünyem görüntüm gibi zayıf değildi. Yıllar geçtikçe, yaşama ve zorluklarına karşı vücut direncimin kudretini daha da iyi anlayacaktım.

    ilkokulu bitirdikten sonra, elleri öpülesi öğretmenlerimin de çabalarıyla 'Isparta-gönen köy enstitüsü'ne yazıldım. Oradaki ilk günümü hiç unutmam:

    iki katlı, kiremit çatılı, o güne kadar benzerini hiç görmediğim kocaman bir binaydı. O kadar kocamandı ki; bir ucundan-diğerine yüz adımda ancak ulaşılıyordu. Binanın hemen yanında, sınıf sobaları için odun ve kömürün depolandığı, yine kiremit çatılı yüksek bir sundurma vardı. Hemen karşısında da yatakhanelerimizin bulunduğu büyücek bir yurt binası.

    Enstitü'nün iki basamakla çıkılan geniş giriş sahanlığının sonunda iki kanatlı, iki adam boyunda, demirden, dövme menteşeli ve üzeri işlemeli gri bir kapısı vardı. Aslında kapı denemezdi ona, bir pencereydi benim için. bilmediğim bir dünyaya; garba açılan bir pencereydi. Ben, Şolohov, Tolstoy ve Gogol ile kısacası dünya edebiyatı'nın klasikleri ile o kapının ardında tanıştım. Bir de nazımla. Gerçi nazım'ın kitapları yasaklandığı için orada yoktu ama dilden dile dolaşan şiirlerini duydukça içim ürperirdi. Mutlaka edinmem gerektiğini düşünerek sorup-soruşturmaya başladım; "nasıl ve nerede bulabilirim" diye. Nihayet çivril'in bir köyünde yedi kitabını buldum ve onların içerisindeki tüm şiirleri, kitap harfleriyle defterime yazarak defalarca ve her defasında daha büyük bir heyecan duyarak okudum. o dönemlerde bursa kapalı cezaevi'nde yatıyordu nazım.

    Tutuşuyorduk bizler; okuma, öğrenme ve öğretme aşkıyla. Kim kaybetmiş ki bizler bulacağız diplomalı öğretmenleri; herkes ne biliyorsa onu anlatır, gösterir ve öğretirdi bilmeyene. Misalen ben; dokumacılığı öğrettim el becerisi olarak, Ahmet kerpiç karmayı-duvar örmeyi, pınar resim yapmayı, çoban hüsrev kaval çalmayı kendi bildiği kadar.

    Dünya klasiklerinin en hararetli takipçileri enstitülü gençlerdi. Öyle ki, giysilerimizin ceplerini bile kitap sığsın diye kocaman yaptırırdık. Kız arkadaşlarımız, koyun-kuzu gütmeye giderlerken torbalara azık yanında kitap da katarlardı. ilk şiirlerimi bu yıllarda kaleme aldım ben ve geldi arkası...

    50'lerden sonra başlayan ve 80'lere değin süren baskılar, zulümler, sorgular, soruşturmalar, yasaklamalar, tutukluluk ve sürgünler... lakin, hiçbiri de yıldırmadı beni ; kuşandım keskin bir kılıç gibi kalemimi. yazdım ha! yazdım inadına. bir çoğu dünya dillerine çevrilen romanlar, şiirler, çocuk kitapları, oyunlar ve öyküler; ardından, değer bulunan yurtiçi-yurtdışı birçok ödüller.

    Adım; akçaköylü tahir... kurtuluş savaşında vurulup da köyüne dönemeyen amcamdan mirastır bana bu ad. ona, yiğitliğine, yurtseverliğine, kısacası adına yaraşır bir yeğen olmaya çalıştım ömrüm boyu.

    Bu şiir kendi sesimden sizlere bir armağan olsun isterim. dinleyin isterim ve duyun beni, neler düşünür-hissederim dünyaya ve gerçeklerine dair;

    http://www.biyografim.net...un-yol-siir-fakir-baykurt

    edit: yazım kuralları.
    3 ...
© 2025 uludağ sözlük