"her aşk kaybedilmeye değer, en güzen anında bitirmişse eğer" diyebilen bir şairdir. demesi, kabullenmesi, yaşaması bile zorken adam birde bunu gitmiş yazmış.
anısı biz olalım bu sokakların
öpüşmediğimiz tek saçak altı
hiçbir otobüs durağı kalmasın
biz yürüyelim kent güzelleşsin
gürültüsüz sözcükler bulalım
yeni sevinçlere benzeyen
biz gelince bir yağmur başlar
yüzün çizilir buğulanan camlara
bir uzun karartma biter
akasyalar köpürür birdenbire
ve her avluda adınla anılan
çiçekler sulanır akşamüstleri
bir arkadaş evine uğrarız yolüstü
bir fincan kahve içeriz, ısıtır bizi
başını sessizce omzuma koyarsın
gülüreyhan olur soluğun
biz kalırız kuşlar dönüp gelir
her balkonda bir menekşe sesi
belki yeniden güzelleştiririz
adları değiştirilen parkları
perdeleri hiç açılmayan evlerde
ışıklar yanar çocuk sesleri duyulur
tanıdık sevinçlerle dolar yeniden
kendi sesini kemiren alanlar
anısı biz olalım bu sokakların
ve hiç durmadan yağmur yağsın
biz gürültüsüz sözcükler bulalım
sarmaşıklar fısıldaşsın yine
gidersek birlikte gideriz
yeni sevinçler buluruz hüzne benzeyen
türk şiirinin yaşayan yüzakıdır. pek sevemedim şiiri ama derdini hiç dolandırmadan bu tip şairleri ve şiirleri seviyorum. toplumcu gerçekçiydi yanlış bilmiyorsam. bir de ahmed arif var o daha başka bi dünya.
geçen seneki fuarda tanışma fırsatı bulduğum koca yürekli şair.
...
Anladım ayaklarımın altındaki dünya değil
Çocuk sevinçleri ipinden koparılmış uçurtmalar
Bulutu ve suyu izliyor soluk bir sonsuzluk
Anladım yüreğimdeki rüzgarla sürükleniyorum ...
dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen
ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu
şu samanyolu hani avuçlarından dökülen
kum taneleri var ya onlardan birindeyim
yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor
bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte
çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum
dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorsun
sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı
kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum
kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahcup
ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için
bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar
ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa
bir daha doğmamak için doğmak diyorsun
ölümlülerin işi bir de mutlu olanların
onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar
bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa
çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan
susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit
ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse
kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
bir kaza olsa adı aşk oluyor artık
aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tansık
seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada
kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak
yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin
sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen
hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun
adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada
esirgeyensin bağışlayansın, biad ediyorum.
dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir, bir gök gürlese bari diyorum, bir sağnak patlasa... bitse bu kirli ve yapışkan sessizlik, hiç gitmesem... oysa ne kadar sakin sokaklar, kent ve bütün yeryüzü... ipince bir su gibi sızıyorum gecenin tenha göğüne...
sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz... belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün...
sımsıcak konuşurdun konuşunca
ırmak gibi rüzgar gibi konuşurdun
yayla kokuşlu çiçekler açardı sanki
çiğdemler güller mor menevşeler açardı
sımsıcak konuşurdun konuşunca
hâlâ koynumda resmin
dağları anlatırdın ve dostluğu
bir ceylan gibi sekerdi kelimeler
sesini duymasam çölleşirdi dünya
dağlar yarılır ırmaklar kururdu
bulutlar çökerdi yüreğime
hâlâ koynumda resmin
gün akşam olur elinde kitaplar
ve bir demet çiçekle çıkıp gelirdin
bir kez bile unutmadın "merhaba" demeyi
ve en yanık türküleri nasıl da söylerdin
bir dostun vurulduğu gün
hâlâ koynumda resmin
kaç mevsim kırlara çıkıp
çiçekler topladık mezarlar için
belki ürküttük tarla kuşlarını
belki kurdu kuşu ürküttük
ama aşkı ürkütmedik hiç
hâlâ koynumda resmin
ve hâlâ sımsıcak durur anılar
sımsıcak ve biraz boynu bükük
ne varsa yaşanmış ve paylaşılmış
yasak bir kitap gibi durmaktadır
ve firari bir sevda gibi
şimdi duvarlarda resmin
15. altın portakal şiir ödülünün verildiği şair. çağdaşı olduğumuz için kendimizi şanslı hissetmemiz gereken nadir sanatçılardan. nice ödüllere layıksın.
"Yaralı bir nidâyız yaşadığımız bu dünyada.."
her satırında bana rastladığım, geçmişten tanıdık izler taşıyan mısraların sahibi.
"burada yağmur yağıyor
aralıksız yağıyor günlerdir
ama sen yine de şemsiyeni
almadan gel ilk otobüsle
buğulanan camlara usulca
yüzünü çiziyorum ki yüzün
bir yağmur damlası olup
düşüyor yapraklarına gülün
güller de bozamıyor bu uzun
karanlık sessizliğini kentin
anılarını yitiriyor sokaklar
bezirgânlaşıyor bulvar ışıkları
tarih de kekemeleşiyor bazen
ki o zaman aşktır tek bilici
aşksa yürümek gibi bir şey
duyabilmek kuşların gelişini
anısı bizsek eğer bu kentin
unuttuğu türküler bizsek
acıyı rehin bırakıp bir güle
anımsatmalıyız bunları bir bir
sonra yürümeliyiz seninle
sokaklara caddelere çıkmalıyız
belki bir aşktır bu kentin
belleğini geri getirecek olan
burada yağmur yağıyor ama sen
şemsiyeni almadan gel yine de
özletiyor bu çılgın sağanak seni
sırılsıklam özletiyor biliyor musun"
aykırı anlamlar arayıp durma güz bitip sular köpürür de kapanmaz gülüşünün açtığı yara uçurum olur zaman her gece..her gece yeni bir savaş baslar acı ses olur, ses deli yağmur ..sığındığım her yer adınla anılır ben girerim sokağı devriyeler basar bir de gülüşün eklenir kimliğime...a.telli
ahrazlaşırsın, gölgelenir nesneler
her telaş ıssızlık taşır biraz
kabahatli bir çocuk gibi çıkarsın
sokağa, ki sokak puslu, alıngan
kalbinden daha tenhadır dünya
tenhadır sığındığın bütün kıyılar
odan dağınıktır, tütün kokuyordur
okusan da dilsizdir kitaplar
bir fotoğraf düşer ansızın
cam kesiği gülüşlerdir kanayan
pencerende solgun bir ayışığı
mahçup bir duruşla bakarsın
susarsın. sükût iyi gelir belki.
Dünyanın cesur ulusları yoktu, cesur insanları vardı.
Onlar, aşkın ve hayatın havarileri, büyük serüvencilerdi.
Onlar, bu ihtiyar cadının maskesini parçalamak ve
yeryüzü denilen cenneti bize sunmak istediler. Bütün
ömürleri bu kavgayla geçti. Ne adları vardı onların, ne
ulusları, ne dinleri ne de anıtları.
Ama biz onlar için ölüm fermanları hazırlayıp görkemli
mangalar kurduk. Savaşlar açtık peşpeşe. Kentleri ele
geçirip vahşi bir hayvan gibi avladık. Nerde
görülürse kurşuna dizdik ve süslü kemerler yaptık
onların kafa derilerinden. Biz cellattık ve tarih suratımıza
tükürürken, bir kez bile bağışlanmayı istemedi onlar..
Derler ki, son büyük serüvenci yaralıdır hâlâ...
.