bir ben yitirmedim galiba belleğimi bir de
şiir yazanlar, ne kadardılar ve nerdeydiler
hatıralar üretiyorum telgraf tellerinden
akşamüstleri yine fesleğenler suluyorum
bekle demiyorum kimseye, unutma demiyorum"
--spoiler--
Odan dağınıktır, tütün kokuyordur
Okusan da dilsizdir kitaplar
Bir fotoğraf düşer ansızın
Cam kesiği gülüşlerdir kanayan
Pencerende solgun bir ayışığı
Mahçup bir duruşla bakarsın
Susarsın.
Sükût iyi gelir belki.
--spoiler--
"uçurum diyordun bir aşk uçurum özlemidir
bırakıyorum öyleyse kendimi sesinin boşluğuna
tutunabileceğim tüm umutları görmiyeyim için
gözlerimi bağliyorum geceyi mendil yaparak
(gözlerim bir yerlerde daha bağlanmıştı, bunu
unutmuyorum unutmuyorum unutmuyorum hiç)
bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor
kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri
bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda
üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum
ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlıgım
bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte
Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
Her sözcük dilimin ucunda küfre dönüyor çünkü
Bir gök gürlese bari diyorum, bir sağnak patlasa
Bitse bu sessizlik, bu kirli yapışkanlık bitse
Ama bir tufan az mı gelir yoksa yine de
Yırtılan ve parçalanan bir şeyler olmalı mutlaka
Hiç durmadan yırtılan ve parçalanan bir şeyler.
duyguludur, coşkuludur, "sitemkar değildir" de denemez ama yerin dibine sokmak da değildir niyeti, sever insanları. aşıktır kimi zaman, erkektir ama ağlayabilir de utanmadan. insandır o, insan gibi olanlarından...
"Beklenmedik bir anda terk edilmişsindir bütün sevdiklerince. suçlamak istemesende hiç kimseyi, üzünçle yanmaktadır yüzün. adını bile koyamadığın bir boğunç dolmaktadır yüreğine ve usulca ağmaktadır gözlerinin peteğine ağulu bir hüzün."
günlüğü eksik tutulan güz
usulca çekilmiş de kıyıya
bütün gürültülerden uzakta
eğiriyor suların köpüğünü
belli ki duymuyor dağların
uğuldayan yalnızlığını.
Ahmet Telli - Saklı Kalan
Bak şimdi sana ne anlatacağım sözlük. Anlatacağım hikaye Adıyaman'ın Gerger ilçesinin kıyılara köşelere sıkıştırılmış bir köyünden kopup geliyor. Şiir heveslisi, okuduğundan çok şiir yazan değilde yazdığından çok şiir okuyan bir öğretmen bu köye atanır. Köyde -çoğu anadolu köyü gibi- bakkal bulunmamaktadır. sigarayı üflemek, ekmeği yemek, gazeteyi okumak isteyen kasabaya inmek mecburiyetindedir. Bu şiir meraklısı şair ruhlu öğretmenimizde bir minibüs eşliğinde bu isteklerini karşılamak için kasabayla köy arasında sürekli yol tutar. Gel zaman git zaman öğretmenimizle minibüsçü ahbap olurlar. Memleketin dertleri başta olmak üzere bir çok konudan muhabbet ederler. E muhabbeti edenler arasında şiir seven bir kimse varsa; o muhabbet mutlaka içinde biraz şiir barındırır. Öğretmen minibüsçüye ahmet telli nin bir kaç şiir kitabını ve kendi sesinden şiir kasetlerini verir. Birkaç gün içinde şiirin kokusunu içine çekmiştir minibüsçümüz. Minibüsün sağına soluna ahmet telli şiirlerini yazar; ön kaput yukarıdan aşağı "gidersen yıkılır bu kent" der, arka sağ tekerin üstü "hüznün isyan olur" diye tatlı tatlı çıkışır. Sonuç olarak minibüsçümüz, içine çektiği şiir kokusuna o eşsiz tadını veren aşkı bulmak ve şair olabilmek için neyi var neyi yok satar, göçer istanbula. Şöyle der öğretmene " Büyük aşklar yolculukla başlar- ve serüvenciler düşer bu yollara ancak" diyor ya senin şair, bende aşka serüvene ve şiire gidiyorum öğretmen. Şoför saçlarına aklar inmiş,yaşı altmışa merdiven dayamış bir köylüdür ve daha önce istanbula gitmemiştir. istanbulun Varoşların da büyüyen bir çocuk için amerika neyse minibüsçü içinde istanbul odur. Bu göç üzerine minibüsçünün eşi ve çocukları düzenlerini bozduğu için tehditler savururlar öğretmene. Bir müddet sonra -üç aşşağı beş yukarı altı ay kadar- minibüsçü geri döner istanbuldan köyüne. Öğretmene söylediği ilk şey ise şu olur " Senin şu şairin bana bir minibüs borcu var hoca" Yıllar sonra imza ve söyleşi için gittiği Besni de ahmet telli, şair ruhlu hocamız ile karşılaşır. Hikayeyi dinlediğinde o tatlı bıyıklarının altından gülümser; artık bir süreliğine kıpkırmızı ve kekemedir.