mavi yakalı, işçi kesimi sembolize eden bi terimdir. proleter sınıfı temsil eder. ne demektir proleter? emekçi. yani sağda solda duyduğumuz proleter sınıf vs. özünde, yıllardır duyduğumuz emekçiden, işçiden başkası değil. evet, işte o tuzlada tersanelerde ölenler, yeri gelince davul çalıp, halay çekip grev yapanlar.. onlar.
beyaz yakalı ise, tepedeki adam, yönetici demektir.. mi? aslında tam da öyle değildir. en azından günümüzde bu kavram değişmiştir. üç otuz paraya sabahtan akşama kadar masada kafa patlatan 'emekçi' de; herkesten izole, kendine ait klimasının bulunduğu odasında oturarak ya da iş gezilerine çıkarak, 'muhakkak ki' kayda değer işler yapan yönetici de beyaz yakalı olarak adlandırılmakta(ydı). bu beyaz yakalılar sınıfına bizler de giriyoruz(buradaki insanların büyük çoğunluğunun mühendis olduğunu düşünerek yazıyorum bunu) ve yeni mezun olan 'beyaz yakalı adayları' için iyi ve tatmin edici bir iş bulmanın ne kadar zor olduğu herkes tarafından biliniyor. bakın yapmaktan zevk alacağı işten bahsetmiyorum bile sadece hayatını düzgün yaşaması için uygun maddi ortamı sağlayacak bi işten bahsediyorum.
gerek stajlarla gerekse şu anda sektörünün lideri olan bir firmada içinde bulunduğum ortamda edindiğim tecrübelerle bu alt sınıf beyaz yakalı diyebileceğim insanların, yani bizlerin, deliler gibi bir yalanı yaşadıklarını görüyorum. hayır x yaşında hayatı anladığını sanan geri zekalılar familyasından değilim. rahat bir ofiste oturdukları için mutlu olduklarını sanan, eğlenceleri, boş zamanları her şeyleri standardize edilmiş, gerçek anlamda bir hobileri olmayan, zavallı plaza insancıklarına bakıyorum ve bunu görmek çok zor olmuyor. okurken homurdanıp ben öyle değilim diyenler çıkar, tabii ki öyle değilsin herkes öyle değil zaten. küsürat vereyim ki attığım belli olmasın ama %91.8 i böyle. bu tanımlama, "her gün starbucks'tan kahve içtiğim zaman diyorum ki işte şimdi babamdan daha büyük bir adam oldum ve bakıyorum da.. mutluyum" diyen adamlara.. 52. çift ayakkabısının üstüne 53.sü için mağaza mağaza indirim gezen ve ay sonunda da "yine mi ekstre" diye dert yanan iş kadıncıklarına.
ve azımsanıcak işler yapmıyorlar, gerçekten çok çalışıyorlar, dört(rakamla 4) telefonu olan ve hiçbiri de susmayan insanlar var. ne acı ki büyük patronların* gözünde bok sineği konumunda olduklarından bir haberler. işte bu, toplumun elit kesiminden olduklarını sanan, ona göre yaşamaya çalışan, aslında ağız büzdükleri o emekçilerden farkı olmayan insanlar için yapılmış açık mavi yakalı tanımı. bu insanlar proje, süreç, performans, toplantı kelimeleriyle yaşayan, çok çalışan ve en büyük savunucularının insan kaynaklarındaki ayşe, fatma, hayriye olduğuna inandırılmış insanlar. ve şu anda tekrar ediyorum sektöründeki lider firmadaki, çalışanına en çok değer vermesiyle ün yapan şirketteki gözlemlerim bunlar.
bu çarpıklığı yazabildiğim kadarıyla, bu kadar anlatabildim ama var olan düşüncelerimi bi yapıya oturtmamı sağlayan o tokat gibi yazıyı ekliyorum. herkese ve özellikle üniversite sınavından yeni çıkan ve meslek seçecek olan arkadaşlara bir de iş hayatına adım atmaya çalışan kişilere tavsiye ediyorum.
kapitalizm ne zaman bir tehditle karşılaşsa, hızla reforme olarak ayakta kalmayı başardı. zaten bu sayede marx’ın, kâr hadlerinin sürekli düşmesinden kaynaklanacak krizlerin kendisinin sonunu getireceği öngörüsünü yanlışladı. günümüzde sendikalardan boşalan yeri ‘insan kaynaklarının çalışanların haklarını koruduğu’ ilüzyonuyla doldurdu
geleneksel işgücü kategorizasyonudur; sanayi proleteryasına ‘mavi yakalılar’ denir. daha çok hizmet sektöründe çalışan iyi eğitimli, mavi yakalılara nazaran iyi para kazanan, hâlihazırda yöneticilik yapan yahut pozisyonu gereği doğal olarak ‘geleceğin yönetici adayı’ konumunda bulunan büro çalışanlarıysa ‘beyaz yakalı’ diye adlandırılır.
sanayi toplumunda, 20. yüzyılda iş yaşamını betimleyen manzara buydu. sanayi-sonrası bilgi toplumunda, yani 21. yüzyılda ise tablo değişmeye başladı. dünya ekonomisindeki küreselleşmeyle beraber artan şirketler arası ve bireyler arası rekabet yönetici olmayan beyaz yakalıları, yani bu insanların çoğunu, insan kaynakları uzmanı saide kuzeyli’nin deyişiyle ‘açık mavi yakalı’ bir hale getirdi. ücret artışları eridi ve çalışanların reel alım gücü zayıfladı, iyi bir işe girmek gitgide keskinleşen bir rekabetin konusu oldu, çalışanların sosyal hakları şirketlerce budanmaya başladı.
‘plaza emekçileri’
ancak tüm bunlar olurken yine de, türkiye üzerinden örneklemek gerekirse, yakalarının rengi açık maviye kaçmış levent-maslak hattının ‘plaza emekçileri’nde bir sınıf bilinci oluşmuyordu (hâlâ da oluşmadı). business week türkiye dergisinde barış ince imzalı güzel bir yazı yayımlanmıştı. yazıda mevcut durum isabetli bir biçimde tasvir ediliyor: “yeni ‘işçiler’ işçi olduklarının farkında değiller. çünkü klasik tanımı ile bir işçi gibi yaşamıyorlar... cebindeki az parayla da olsa bir kredi kartı sahibi olan çalışan, bu kart ile plazanın yakınındaki alışveriş merkezinden giysi satın alıyor, şirketin verdiği yemek kartı ile lüks kahvecide oturuyor, çıkışta arkadaşları ile nezih restoranlara gidiyor... iş tanımları, kariyer planları eskiden anladığımız tarzda bir kimlik oluşumunu engelliyor”.
90’lı yıllar dünya ekonomisinde bir takım yapısal değişimlere sahne oldu.
bu değişimler örgütlü emek mücadelesini, sendikal hareketleri zayıflatıcı nitelikteydi. dünyada hizmet sektörü tarım ve sanayi sektörlerinin aleyhine sürekli bir büyüme içindeydi. nihayet 2006’da, ılo’ya göre hizmet sektörünün küresel istihdamdaki payı yüzde 40’a çıkarak, payı yüzde 39’un altında bulunan tarımı tarihte ilk kez geride bıraktı. söz konusu pay gelişmiş ülkelerde ise yüzde 72’nin üzerinde. bu sektörün ekonomide başat hale gelmesiyse kısa dönemli, esnek zamanlı ve atipik istihdam biçimlerini öne çıkardı. bu tür işler örgütlülüğe ve kolektif emek mücadelesine pek elverişli değiller. daha da önemlisi; sanayi sonrası toplumda ‘bilgi’nin ön plana çıkması bireysel yetenekleri ve yaratıcılığı önemli hale getiriyor.
bu bir yandan çalışanlar arasında rekabeti artırarak dayanışma duygusu ve sınıf bilincini köreltirken, diğer yandan da sanayi toplumuna özgü sendikacılığın ‘eşit işe eşit ücret’ gibi geleneksel taleplerini anlamsızlaştırıyor.
örgütlü mücadele
buraya kadar çizilen tablo işverene karşı örgütlü mücadele konusunda, proleter olduklarının farkında olmayan plaza proleterlerinden fazla bir şey beklenmemesi gerektiği izlenimi uyandırmış olabilir. ama siyasi tercihlerini ‘emek’ten yana konumlandıranlara “türkiye’de güzel şeyler de oluyor” dedirtebilecek bazı gelişmeler yaşandı geçtiğimiz aylarda. ‘ıbm türk’ şirketi çalışanı 258 kişi tez-koop-iş sendikasına üye oldu. sendika da ıbm türk çalışanlarının grev ve toplu sözleşme hakkını alması için 26 mart’ta
çalışma bakanlığı’na yetki başvurusunda bulundu. çalışanların sendikaya üyelik bilgilerini onaylayan bakanlık, konuyla ilgili 11 haziran’da şirket yönetimini bilgilendirdi. çalışanlar açısından buraya kadar her şey yolunda gitti. ancak ıbm 17 haziran’da sürece itiraz etti. şirket, sendikalı çalışanların kanunun öngördüğü yeterli sayıda olmadığını ve sendikanın faaliyet gösterdiği iş kolu olan ‘büro çalışanları’ statüsünde bulunmadıklarını savunmaktaydı. taraflar mahkemelik oldu.
tez-koop-iş’e üye olan ıbm personelinden iki kişiyle buluşup olan bitene dair bilgilenmek için beşiktaş’ta bir kafenin yolunu tutuyorum. arkadaşlardan biri şirketin satış grubunda, diğeriyse teknik grubunda çalışıyor. kimliklerinin açıklanmasını istemedikleri için onlardan ali ile veli diye bahsedeceğim.
soru ve yanıtlar
“neden sendikalı oldunuz?” sorusuyla başlıyorum. satış bölümünden ali anlatmaya başlıyor: “artan hayat pahalılığına rağmen beş yıldır maaşımıza zam yapılmıyor. tüfe verilerine göre son beş yılın kümülatif enflasyon oranı yüzde 56, ki reel fakirleşme oranımız bunun da iki katı. zam almayışımıza gerekçe olarak, sektördeki 12 firmada verilen ücretlere ilişkin bir pazar araştırması yaptıklarını ve ıbm çalışanlarının ortalamanın üzerinde maaş aldığını tespit ettiklerini söylediler. iş kanunu’na göre bu yapılan hukuksuzluktur. oligopolistik bir yapı kurulamaz”. anlatmaya devam ediyor ali... haklarının sürekli törpülendiğinden bahsediyor. kendisinin özel emeklilik hakkına sahip olduğunu ama 2005 sonrasında işe girenlere artık bu olanağın sağlanmadığını söylüyor. bunun dolaylı olarak şirkete de zarar verdiğini çünkü çalışanların firmaya sadakatini azalttığını, insanların 100 ytl fazla maaş için işten ayrıldığını, giderken de birikimlerini rakip firmaya götürdüklerini belirtiyor. keza ıbm’in diğer ülkelerdeki şirketlerinde çocuklu çalışanlara kreş yardımı yapılırken burada yapılmadığını dile getiriyor: “bir çocuğum var ve kreş yardımı almadım. niye almadığımı da bilmiyorum”.
burada veli söze giriyor. çokuluslu şirketlerle sermaye küreselleşirken
emeğin de küreselleşmesinin zorunlu olduğunu, diğer ülkelerdeki ıbm çalışanlarının üye oldukları sendikaların enternasyonal bir konfederasyon oluşturduklarını ve türkiye’deki sendikalı ıbm personelinin web sitesine (http://www.bilisimsendikasi.org ) dünyanın dört bir yanındaki ıbm emekçilerinden destek mesajları yağdığını söylüyor. eve dönünce siteye giriyorum ve gerçekten de fransa’dan, belçika’dan, meksika’dan gönderilmiş dayanışmacı selamlarla karşılaşıyorum. bu arada sohbetimiz sırasında şirket politikalarına karşı çıkan yöneticilerin görevlerinden alınıp yerlerine yurtdışından yönetici getirildiğini de öğreniyorum. “çokuluslu bir şirkette dışarıdan eleman getirilmesi doğaldır” diyor ali: “aynı imkânlar bizlere de tanınsın istiyoruz. buraya sömürge muamelesi yapılmasın istiyoruz. yurtdışından yönetici getirilmesine milliyetçilik temelinde değil, eşitlik temelinde karşı çıkıyoruz”.
ali, beyaz yakalı proleteryanın olası toplumsal dönüştürücü gücüne dair son zamanlarda epey düşünmüş. önce ‘profesyonelleşme’ adı altında unvanların ortadan kaldırıldığını, insanlara “sen müdür olmayacaksın ama işinde uzmanlaşıp çok para kazanacaksın” dendiğini söylüyor. müteakip aşamadaysa “şirketimiz küresel planda maaşlara zam yapmama kararı aldı, her bireyin teker teker performansını ölçeceğiz” deniyor. ali isyanın bu noktada başladığını söylüyor: “kariyer yok, maaş artışı yok, sıkışma başlıyor. beyaz yakalılardaki örgütlenme tek başına savunulamayan bireysel hakların kolektif biçimde savunulmasıyla başlayacak. tarihsel olarak mavi yakalılarınkinin tam tersi yönde gelişecek örgütlenme. onlarda toplu hak mücadelesinden örgütlenme çıktı”.
ali’nin öngörüleri üzerine düşünüyorum. kapitalizm ne zaman bir tehditle karşılaşsa, hızla reforme olarak ayakta kalmayı başardı. zaten bu sayede marx’ın, kâr hadlerinin sürekli düşmesinden kaynaklanacak krizlerin kendisinin sonunu getireceği öngörüsünü yanlışladı. 1929 bunalımının ardından keynes’çi politikaları, 2. dünya savaşı’ndan sonra ise sosyal devleti geliştirdi. günümüzde sendikalardan boşalan yeri “insan kaynaklarının çalışanların haklarını koruduğu” ilüzyonuyla doldururken, bir yandan da sosyal politikalara karşı neo-liberal saldırılarını sürdürüyor. her ne kadar amaçları bu olmasa da, aliler ve veliler’in mücadelesinin günün birinde sınıfsız bir dünyanın yolunu döşeyip döşeyemeyeceğini merak ediyorum...