''recep abi. yıllarca hem hasta olarak hem ziyaretçi olarak geldim gittim bakırköy'e. hayır oralıyım zaten. orada nice senin gibi güzel abilerle ablalarla konuştum. teller arasından sigara alışverişi yaparak nice sohbetlerimiz oldu. fakat şu yazılardan sonra seninle hiç tanışmamış olsak da hiçbiri yerini tutmadı. diyalogda değildik biz. sadece benzer ruh hallerindendi. ama tanımış gibi oldum seni be abi. yine de için rahat olsun. oralarda hâlâ senin yolundan senin aklından varız. bir de şerefsiz itler nedense o tel örgüleri kaldırıp duvar falan koydurtmuş. duvardan mı atlasam ne yapsam da ulaşsam bizim dostlara bilemedim. buralarda olsan kesin sağlam söverdin can yücel'den bayrağı devralarak. velhasıl abim.. gittiğin yerde üsküdar var mı bilmem ama oralarda mutlu olmaya bak. kitapta yakaladığım hikâyeni yazmadan evvel sana yazmak istedim. kopan gönül frenlerinden selâm ederim..''
bakırköy ruh ve sinir hastalıkları'nda görev yapmış olan psikiyatrist dr. lâtif ruhşan alpkan'ın orada tanıdığı insanlardan anektod tadında kısa kısa yazdığı hikâyelerden biridir (bkz: bakırköy akıl hastanesinden anılar). copy paste değil, alınteri olarak aktarıyorum efem:
''bakırköy'de ilk günlerim. raşit tahsin pavyonu'nda konuşlanmış olan birimimizin iç bahçede de birkaç servisi vardı. yemek dönüşü birimimizin asistanları (nezih eradamlar, faruk bayülkem, şahap erkoç, cem ilnem vd.) buralara uğrar vizite yapardı. ben de onlara takılıp çevreyi keşfediyordum. 38. servisteki pinpon masasını o günlerde fark ettim. ve artık her öğlen mutlaka uğrar oldum.
kısa bir süre sonra 38. servisin hastaları bana devrolmuştu. bembeyaz saçlı, üç numara tıraşlı, renkli gözlü, göbekli, elli yaşlarında bir hasta devamlı burnunu çekiyor, sigarasını emzik gibi hiç ağzından düşürmüyordu. ilk ''şiiri sever misiniz?'' diye sordu. ''sevmez miyim hiç!'' dedim. başladık şiir sohbetine. inanılır gibi değil, Recep Güngör adlı bu hasta birçok şairimizin onar-on beşer şiirini ezbere biliyordu. yahya kemal'i, faruk nafiz'i, nazım hikmet'i, orhan veli'yi, necip fazıl'ı, ümit yaşar'ı, bekir sıtkı'yı... daha önemlisi, kendisi de şairdi:
artık her öğlen 38. servise gidiş sebeplerime bir de recep güngör katılmıştı. ona sorarsanız, o kara sevdalı bir âşıktı. ancak doktorların onu şizofren sandığını söylüyordu. şizofreni şiiri bunu anlatır:
aşkımın şiddetinden koptu gönlün freni
doktor beni sanıyor hâlâ şizofreni
üsküdar taburculuk hasretiyle derinden
kalbimi hoplatıyor bakırköy'ün treni
ta uzaktan marmara aşkla çekiyor beni
hayretle karşılarım beni deli göreni
taburcu olmak için kullanmalı dümeni
aşkımın şiddetinden koptu gönlün freni
doktor beni sanıyor hâlâ şizofreni
o hasta olduğunu kabul etmezdi. şizofreni hiç değildi. kendini melankolik şair olarak tanıtırdı.
alem mesut yaşar, bilmez elem keder nedir
şairin ruhu bir harap mabet viranedir
hulasa şairin ömrü bir içli senfoni
kalbinde bir misafirdir gitmez melankoli
onun şiirlerini dinleyebilmek için sigara ikram etmem gerekiyordu. ben saymadım ama günde 16 paket sigara içtiği rivayet edilirdi. ne kadar sigara, o kadar şiir...
akıllıdır aslında deli denilen başlar
bakırköy'de mevsimler geçer ve artar yaşlar
deli denilen velidir, taburcu edilmelidir
bitsin artık yetişir, bu bitmeyen tıraşlar
dostluğumuz ilerledi. benim hatırıma ''gelmeyecek mi o latif renkler'' nakaratlı bir şiir bile yazdı. ama o aslında bir istanbul ve özellikle üsküdar şairiydi.
her tarafımı sarmış çepeçevre duvarlar
beni saran duvarlar gönlüme dar geliyor
bende bitmeyen bir istanbul hasreti var
aklıma hep istanbul, hep üsküdar geliyor.
bakırköy'de yıllar geçti. o da ben de defalarda yer değiştirdik. ama ne zaman karşılaşsak ayaküstü şiir sohbeti yapardık. tabiî sigara talebi de hiç bitmedi. bir sigaraya bir şiir.
gelen ve giden sarhoş
bu dünya sarhoş dünya
eğer bir aşk varsa
insan için hoş dünya
mal yalan ve mülk yalan
hayallerle oyalan
bu dünya fani dünya,
yalan dünya, boş dünya.
hastanede yeknesak yaşamı sürdü gitti bir süre daha. artık dışarıyı çok özlediğini söylüyordu her gördüğümde. taburcu olmak istiyordu. taburculuk üzerine çok şiiri vardı.
üsküdar gözümde tütüyor burcu burcu
artık beni taburcu edin taburcu
elimde gazete yıldızıma bakıyorum
burcum da yay burcu
üsküdar'daki odamda hayalimin bir ucu
aklımda tek bir kelime taburcu
elimde gazete yıldızıma bakıyorum
burcum da yay burcu
istiyorum ki bütün yıldızlar desin taburcu
ben bir acayip âlemde yolcu
bir otobüs seferinde düşüncelerimin ucu
türkçede en sevdiğim kelime ta...bur...cu.
kimsesi yoktu. belki vardı da arayanı yoktu. 1993 aralık ayının ilk günleri duydum ki şair firar etmiş. hastanemizden izinsiz ayrılmış. bakırköy'e veda etmişti. yıllar önce bir şiirinde dediği gibi:
ey hatıralar bahçesi tek belde bakırköy
ayrılmadayız bak yine son bir kere senden
gezsem bile her ülkede, her beldede köy köy
bahçen gibi bahçeyi asla bulamam ben
sunmaktayım artık sana son kere vedamı
bilmem ki zaman sadece hülya mı, rüya mı
istanbul'a hürriyete artık gidiyorken
binlerce selam sana ''sessiz otobüs''ten! (95 numaralı otobüs hattı)
acaba nereye gitti? yıllardır hastanedeydi. onun tanıdığı istanbul da üsküdar da değişmişti. kimbilir başına ne gelecekti? içim burkuldu.
gözlerimde hicran başucumda mum
can evimde bir dost gibi karanlık
asabım perişan ve ruhum mağmum
yolcuyum bir meçhul diyara artık
arkamda kesildi her ses ve nefes
talihim cismime dedirtmede pes
dertliyim derdimi anlamaz herkes
sırrını söylemez her ruha ruhum
acı haberi birkaç gün sonra duydum. Eyüp'te bir araba çarpmıştı şaire. Yunus'un dediği gibi:
''`bir garip ölmüş diyeler
üç günden sonra duyalar`''
bir gün son saat çalar
son yolculuk başlar
kalpler kederle dolar
gözlerden akar yaşlar
anlatır bir hayatın
gerçek felsefesini
mezarda görünen
üstü yazılı taşlar
bakırköy'den bir şair geçmişti: recep güngör öztolon (şairin tam ismi). üstü yazılı bir mezar taşı bile yok. kendi el yazısıyla şiirlerini kaleme aldığı iki şiir defterinden biri bende kaldı ondan hatıra. diğeri yağmur'da (taylan) olmalı.''