gayba mektuplar

entry1 galeri
    ?.
  1. o akşam erhan çok konuşmuştu. zaten yorucu geçen günlerimin sıkıntısı yetmiyormuş gibi bir de erhanı dinliyordum. kız arkadaşından bahsediyor, onu kendisine bağlayamadığını anlatıyordu. yardımcı olmak adına elimden gelen her şeyi yaptım. güven aşıladım ona. ona "güven" kelimesini anlattıkça benden bi parça kopuyordu sanki. ama olsun dedim kendime. en azından birimiz yıkılmamalıyız. anlattıkça anlattım erhana. mutlu oldu ben anlattıkça. erhan basit olarak tanımlayabileceğim bi adamdır. basit şeylerle mutlu olup, basit şeylerle mutlu etmeye çalışır. ama şimdiye kadar bana karşı hiç işe yaramadı bu taktiği. neyse öyle bitti o akşam. derin düşüncelerle kafamı koydum yastığa. aklımı kaçırmamak için bi an önce uyumaya çalıştım.

    sabah kalktığımda içimdeki boşluk bırakın kapanmayı, büyümüştü. hayatımda eksik vardı o kesin. bir iş,para,gerçek bi dost,sevgili... hepsi olabilirdi. iş yerine vardım. her zamanki gibi temizlikçi adam en son benim masamı temizledi. yaklaşık yarım saat kaybettim onu beklerken. açtım bilgisayarı. son tahsilat listesini düzenlemeliydim. bu arada beklediğim çok önemli bir de mail vardı. new holland'dan mail almak her şirket çalışanına nasip olmazdı zira. i̇lk mail beni alıp yere çalmıştı resmen..

    "18.07.2009
    from:buse güneş
    to:tuna özufacık

    "özledim bebeğim...""

    ..

    şoktaydım. gözlerimden yaşlar akmaya başladı. ne iki sıra önümde çalışan rıza abi, ne de her an içeriye girebilecek patron umrumdaydı. tek umrumda olan unutulmamış olmak, iz bırakmaktı. anında cevap attım, sanki bilgisayar başında beni bekliyormuş gibi... "ben de.."

    iş çıkışı koşar adımlarla lüx sakarya otobüs biletlemi almak için şirkete gittim. "üzgünüm efendim sadece en arka sıra var" dedi adam, sanki çok umrumdaymış gibi. kalkmasına 3 saat vardı otobüsün. geçmedi üç saat. yola çıktıktan bi kaç saat sonra topkek getirdi adam. sabah kahvaltısıyla durduğum geldi aklıma. saldırdım keke.

    vardığımda kimsenin karşılama törenine katılmamış olması beni şaşırtmadı. hemen abisini aradım. geçen gelişlerinde iyi ilişkiler kurmuştuk allahtan.

    -abi merhaba tuna ben, busenin arkadaşı.
    -ne var, ne istiyorsun ulan saat 2:30 bee!
    -abi kusura bakma sabah görüşelim. nerde bulurum sizi?
    -evime gel...

    adresi verdi kapadım. saat gerçekten de 2:30 olmuştu. farkında değildim. başımın döndüğünü farkedim bulduğum ilk banka koydum kafamı.

    kalktığımda saat 09:12'ydi. adrese doğru koşar adımlarla yürümeye başladım. ilk defa geldiğiniz bi yerde adres sorup bi yere ulaşmaya çalışmak,hele de aceleniz varsa, çok boktan bi durum. sora sora bulamadım "bağdat sokağı"nı. aradım yine abisini. anlattı neyse. bu sefer iyice dinledim.

    zili çaldım. ince bi ses "kim o" dedi. malum cevabı verdim tabii. buseydi kapıdaki. üstünde gecelik vardı, bazen belgesel izleriz. bir ceylan olur front screen'de arkada da binbir çeşit doğal varlık. gördüğünüzde tanrının adaletine, birliğine inanırsınız, işte o tarz bi görüntüsü vardı buse'min. sarıldım. meleklerin kokması gerektiği gibi kokuyordu. kusursuz...

    abisi geldi arkadan. donla yatmıştı hayvan herif. aklıma garip şeyler geldi. siktirettim hemen o düşünceleri. buse ellerini çeneme getirdi. konuşmaya çalıştığı açıktı. konuşamadı. ben girdim lafa.

    -olması gereken oldu. sus. anı yaşa meleğim.

    daha tek kelime etmemişti. ellerimle göz kapaklarını indirdim. tekrar sarıldık. bi beş dakika sonra tekrar normale döndü ortam. içeri geçtik. kanepeye oturduk. (abartmıyorum dostlarım en az 1 buçuk saat gözümüzü kırpmadan özlemden, sevgiden, içimizdeki boşluktan bahsettik). abisi çıktı çok geçmeden. işi varmış. ne hayvan adamdı lan bu? bi münasebetimiz vardı hiç bişe yoksa. bi hoşgeldin de demedi. ayrıca eli daha da kıllanmıştı...

    buse bana sakaryayı gezdirdi. bi köprüden bahsetmişti bana istanbulda. romantik bi köprüden. tam zamanıymış söylediğine göre. oraya götürdü beni. hava kararmıştı. "elzemli" otobüsü köprüye yaklaştıkça şaşırmaya başladım. milyonlarca kelebek şuursuzca dans ediyordu. kendinde değildi hiçbiri belli. sadece o anı düşünüyorlardı. bizim gibi...

    köprünün ortasına oturduk. sırası gelen kelebekler üstümüze sapır sapır yağıyordu havadan. saniyede 2-3 tane ölü kelebek düşüyordu kafamıza. buse omzuma yasladı kafasını. saçı nergis kokuyordu. kelebek sayısı giderek azalıyordu ve bu romantik ortam bitmeden buseye gerekli soruları sormam gerektiğini anladım.
    -buse evlenelim. sen ve ben olalım sadece...
    -şşşş. sus. kelebekleri izle ve lütfen bana bu soruyu sorma.
    -istemiyorsun değil mi. söyle hadi? senin için senelik bi eğlenceyim ben öyle mi buse?
    ayağa kalktı. kelebek sayısı artık sayılabilecek kadar azalmıştı. köprünün bariyerine yaklaştı. titanic benzeri bi sahne yaşayacağımızı düşündüm tek ayağını koydu. köprüye. sonra diğerini. destek aldığı tek yer elleriydi. müdahale etme gereği duymadım o an. ellerini havaya kaldırdı...
    -var oluşum senin şerefine armağandır. seni bekleyeceğim cennette...

    son kelebekte ölmüştü artık. son ölüm hep en acısı olmuştur. ama bu farklıydı. havaya baktım. beni bekleyen çooook büyük bi karanlık vardı. karanlık yıllar. ve bilinmezlik..
    0 ...