Yıllar, nehre düşmüş yapraklar gibi mecburi yolculukların pençesindedir, çoğu zaman. Bazen hiç başlamamak hayalleriyle avunmak da vardır. Ama yolculuk başlamıştır bir kere ve ucunun nerede olduğu meçhuldür. Bazen kıyılara tutunmak, bir yerden karaya çıkmak ihtimali geçer yürekten. Fakat ayrılık yaydan fırlamıştır ve vedanın sine dağlayan pençeleri yakadan düşmeyecektir. Gerçi şair: 'Kavuşması olan vedanın olmaz elemi / Ayrılık vaktinde yaşasam da cehennemi' diyerek kendince tesellide soluklanma niyetindedir; lakin gidenlerin hiçbirinin geri dönmediği yolculukta akıbetin meçhuliyeti, teselliyi ölçmekte insanı acziyetiyle baş başa bırakmaktadır.
Güneş; omuzlara ayrılık acısını, gönüllere gurbet sızısını ve dudaklara veda tasasını bırakarak batmışsa, ay mütebessim çehresiyle bu tabloya kendi rengini katar. Ve o an, 'Ölüm ile ayrılığı tartmışlar / Elli dirhem ağır gelmiş ayrılık.' diyen gönül ehline teşekkür edesiniz gelir. Ayrılık gündeme göktaşı gibi düşmüş ve gidenin ardından kalanlar: 'Durmadan aylar geçer, yıllar geçer gelmez sesin / Hasretin kalbimde de lakin sen neredesin?' demeye hazırlanmaktadırlar. Gidenin kalbi cam kırıklarıyla dolu ise, kalanın da gözlerini Seyhan doldurmuştur sanki.
Ayrılık hüzzam bir şarkının en lirik bestesini sıralar mısralara. Onda fettan haykırışların sığ kahkahaları yoktur. Tabloyu yaşanılır kılmak için dudaklardan taşan zoraki tebessümlere beyhude aldanmayalım. O tebessümlerde, gülerken ağlamanın asaleti gizlidir hep.
Ayrılık başlı başına bir çığlıktır. Onu bir trenin düdük sesi, bir otobüsün egzos gürültüsü veya limandan ayrılan bir gemiyi uğurlayan martıların üzüntüsü örtemez. insanlar çok şey için: 'yazılmaz, yaşanır.' derler; ama bunu ayrılık kadar hak eden başka ne ola ki!
Yolculuk başlamıştır, karanlıkta mecalsiz sallanan eller, öylece havada kalmıştır. Gözyaşları zoraki tutunur kirpiklere, dudaklar depremdedir belki de. Dokunsan ağlayacak gibidir bazıları. Bazılarına dokunmaya da gerek yoktur. 'Güle güle git!' demesi kolaydır sadece. Oysa gülmek, kimin nasibi olsun ki bu hengamede.
Bizim payımıza hüzün düşmüştü yine. Şair: 'Hüzün ki, en çok yakışandır bize!' derken neyi kastetmişti, sorusu cevabını buluyordu gözlerimizde: 'Uzun satırlar yazdık acılar üstüne / Kısa satırlarda kaldı mutluluk / Onu da parantezlere bıraktık / Noktalar koymadık, virgülle geçiştirdik / Anlatamadığımız dertleri, üç ünlemle bitirdik / Yazamadığımız şeyleri soru işaretlerine bıraktık / Mesela dedik, kurduğumuz hayallere / Umut dedik ihtimallere / Sevda dedik, uzattık boynumuzu pamuktan ipliklere / Can bıraktık.'
Şair: 'Dağlarda gül hüznü var, vakti gelmiş vedanın.' derken zaman ayrılığı büyütüyordu. Veda, herhalde gönle vurulan en ağır darbedir. Acıyla imtihan edilmiş, ızdırapla beslenmiş, kahırla sulanmış bir gönlü ancak bir veda yerle bir edebilir. Yaşarken farkına varamadığımız nice mütevazı ayrıntı, ayrılırken koskoca bir dağ olup bağrımızın başına oturuverir. Sonra acı bir tebessüm bırakırsınız şehrin nar tanesi ufuklarına, bin hatıranın nasıl da filizlendiğini görürsünüz arkada kalan manzaranın çakır gözlerinde.
Uykusuz, annesiz ve sevdiklerimsiz kaldığım; ama yetişecek çiçeksiz kalamadığım günler hey! Anadolu'nun zeytin karası gözlerindeki mağlubiyetten utanıp, bakışlarımı usulca üzerlerine çevirdiğim güzel insanlar hey! Yangınlarla çevrili bir coğrafyayı bakışlarındaki durulukla serinleten gonca güller hey!
Hangi yöne baksam, gözlerim aşina bir hatıra ile doluyor.
Hangisinden başlayıp, hangisinde durup biraz ağlayayım? Hangisinin gözlerinden devşirdiğim hüzünleri anlatayım? Hangisinin ayaklarına kapanayım? Hangisinin gözyaşlarından dem vurayım? Hangisinin gönlüne sığan koskoca sevdaları anlatayım?
Ne gönlümde takat, ne de kalemimde mecal var!
Yangınlarımızı alıp düştük yollara. Bir 'off!' çektik önümüzde uzayan mesafelerden ürkerek. Yaşatmak için yaşamak düşüyor bize.
Hoşça kal hakan'ım! Son gemi kalktı limanından dün akşam...