***
Kalbimizi kıranları sevdiğimiz doğru değil; onları sevdiğimiz için kalbimiz kırabiliyorlar. Ötekilere içerliyoruz, öfkeleniyoruz veya hiç umursamıyoruz. Ama asla kalbimizi kırmayı başaramıyorlar.
Küçük şeylerle mutlu olmayı ancak büyük acılardan, kayıplardan sonra öğreniyoruz. Elimizde kalanlarla, payımıza düşenlerle yetinmeyi, onlarda teselli bulmayı, hayatın bize getirdiklerine sarılmayı pekâlâ mutluluk addediyoruz. Öyle de hissediyoruz. Peki, "bunu baştan, başımıza henüz bir şeyler gelmeden ve gelenlere üzülmeden yapsak" derseniz olmuyor, daha doğrusu onun adı kendini kandırmak oluyor. Anketlerde yaşlıların gençlerden "mutlu" olduğu sonucu kuvvetle muhtemel ki bu gerçekten çıkıyor.
Kuvvetli kişilikler zor âşık olur ama yalnızca onlar gerçekten âşık olur; zayıflar ise bağlanır.
insanlar, dostlarının düşüncesizliklerine, yanlışlarına, haksızlıklarına anlayış gösterebiliyor da, aksine, yaptıklarında bir hata, bir adaletsizlik, bir zaaf bulamadıklarında tahammül edemiyorlar.
Kendimizi sevebilmeyi başkalarının bizi sevmesine bağlamak ne acıklı. Bizi sevsinler diye çabaladıkça sevilecek bir insan olmaktan çıkıyoruz çünkü.
Yaşlılık gurbettir. Bir daha asla geri dönülemeyecek olan gençliğin gurbeti.
Toplum dışında kaldığı için yabanileşen, insanlığa zarar verebilecek hale gelen insanlar vardır. Kalabalıklar içindeyse, o kalabalıklarla hareket eden herkes tehlikeli olabilir.
Ancak bir mucizeye tanık olduğunda inanmak, inanç değildir; artık onun adı bilmektir.
Daha en baştan, kadınlar hayranlık duyacakları, erkekler kendilerine hayran olacak birilerini mi arıyorlar? Eğer öyleyse bu denklemde bir yanlışlık var; kadınlar değerleri bilinmediği için mutsuz, erkeklerse sıkılıyor çünkü.
Duygusal birinden söz edildiğinde, bundan o kişinin başkalarının sıkıntılarına, üzüntülerine, hassasiyetlerine duyarlı olduğu sonucunu çıkarmayın hemen. Duygusallık denen şey, tamamen o insanın arzularının tatminine dönük olarak ve yalnızca kendi hissiyatını önemsemek şeklinde tezahür ediyor çoğunlukla. Şöyle bir etrafınıza bakın, "çok duygulu" denen birisi vardır mutlaka. Sürekli onu düşünmek zorunda bırakır sizi ve yalnız kendine değil çevresindekilere de habire sorun yaratır.
Müziği öyle yahut böyle, az ya da çok, o tür veya bu tür herkes seviyor. iş yazıya gelince değişiyor ama. Sıkıcı bulmaktan, hoşlanmamaktan, neredeyse patolojik bir çizgiye kadar uzanıyor yazıya karşı duygular. Müzik gibi yalnızca duygulara hitap etmeyip, zihni de çalışmaya zorladığı için mi acaba? Düşünmekten, az da olsa beyinsel bir efor sarf etmekten bunca çekinmek, zihni tembelliğimizin ne denli ağır bastığının ölçütü adeta.
insanlar ikiye ayrılıyor; gidip bir yerleri gezip gördükleri için mutlu olanlar ile yaptıklarından, yarattıklarından dolayı bahtiyarlık duyanlar.
Bazen hiç sorunsuz gibi devam eden bir arkadaşlıkta, bir taraf hiç farkında değilken, öte yandaki bir şeyleri biriktirip duruyor. Sonradan o birikenler bambaşka bir vesileyle patladığında, diğeri onun kendisini nasıl gördüğünü ve niçin kızdığını hayretle anlıyor.