iÇiMDE bir kafes var...
Kalın demirleri paslanmış, çoktandır açılmayan kapısının menteşeleri çürümüş...
Demirlerin arasına benden öncekilerin tutam tutam saçları sıkışıp öyle kalmış...
Aslında ben kafesin içinde değilim...
Çıkmak istesem de...
Kafes benim içimde...
Barınağın ana kapısının gıcırtıları geldiğinde, köpekler bir anda yerlerinden fırlayıp, kafalarını aralıktan uzatıp bakarlar kapı tarafına...
Almaya mı geldiler?..
Her birisinin bir öyküsü vardır, biz bilemeyiz...
Belki önce bir sıcak kucak, oynadıkları bir ev, başlarını okşayan insanlar, ayak ucuna kıvrılıp yattıkları bir sevimli çocuk...
Sonra atıldıkları sokaklarda aç dolaşmak... ışık gelen her pencereye umutla bakmak... Benzer kapıların önünde biraz oyalanmak...
Gülümseyen birisi olursa peşine takılıp bir süre gitmek...
Çöplüklerde ekmek kırıntısı aramak...
En sonunda hayvanları boyunlarından yakalamaya yarayan kocaman demir kıskaçlarla gelen belediyenin adamları...
Ve içi baygın ya da ölmüş köpeklerle-kedilerle dolu kamyonetin içinde işte bu barınağa geliş...
(.........)
Barınağın ana kapısı her
gıcırdadığında köpekler bu nedenle başlarını uzatıp aralıktan bakarlar, Beni almaya mı geldiler,diye...
Ama kimse gelmez...
Ve ben aslında yazar-mazar değilim, yıllardır bir barınak kafesindeyim...
Asla çıkamam...
Nereye gitsem, ne yapsam, bir kaplumbağa gibi sırtımda kafesim...
Kimi zaman toplumda bir kapının açıldığını, bir umut sesinin geldiğini duyduğumda, sevinip uzatıyorum başımı...
Sonra umutsuzca dönüyorum köşeme...
içimdeki kafesin içindeyim...